Makale

TEVEKKÜL VE TEŞEBBÜS

TEVEKKÜL VE TEŞEBBÜS

İslâm Dininin inanç esasları arasında yer alan "Kadere İman" bahsi içinde işlenen tevekkül konusu, rızık ve kesble de bağıntılı olduğundan, İktisadî hayatla da yakından ilgilidir. Onyedinci asırdan itibaren Islâm Dünyasının gerileme sürecine girmesinin sebepleri sayılırken, müslüman fertlere ârız olan, yanlış tevekkül anlayışının rolüne de değinilmektedir. Emir Şekib Arslan "Müslümanların Gerileme Sebepleri" adlı eserinde, olayın psikolojik ve kültürel sebepleri üzerinde yoğunlukla durmaktadır. Sabri Ülgener, Amiran Bilgiseven, Ahmet Güner gibi sosyologların iktisâdî zihniyet tarihi araştırmalarında da inanç- ekonomi ilişkisi gündeme gelmiştir. Geçmiş asırlarda llm-i Kelâm bilginlerinin “inanç" ve "yönelme" açısından yorumladıkları bu konu, çağımızda farklı İlmî disiplinlerce İncelenmektedir. Çağımızda Ruh Sağlığı ve Psikiyatri gibi bilim dalları insan ruh sağlığının, kişinin kendisiyle barışık ve mutmain halde olmasıyla yakından ilgili olduğunu söylemen, Islâm’ın öngördüğü -gerçek tevekkül anlayışına yakın bir ruh halini tarif etmişlerdir. Fütüvvetnâmeler meslek ahlâkının belgeleridir.
Muhakkik bilginlerden Ibnü’l-Kayyim el-Cevziyye ahlâk ve tasavvufla ilgili olan "Medâricüssâlikîn" adlı eserinde tevekkül konusunda şunları söylüyor:
"Tevekkül kalble ilgili bir ameldir. Bazılarına göre tevekkül, tak- dîr olunana râzı olmaktır... O (tevekkül) beş adet işten oluşmaktadır: 1- Kul olarak yapılması gereken davranışları yerine getirmek. 2- Kalbin, yaratıcının takdiriyle ilgilenmesi. 3- Onun kazâ ve kaderine râzı olunması. 4- Onunla mutmain olunması. 5- Kendisine verilenlere şükredip, sabırlı olunması."
Bilginler ittifakla belirtmişlerdir ki; tevekkül sebeplere başvurmaya engel değildir. Aksi takdirde bu, tembellik olur. Çalışmayı terketmek Hz. Peygamberin Sünnetine karşı gelmektir. Hz. Peygamber (A.S) tevekkül sâhiplerinin efendisi olduğu halde, gereken bütün tedbirlere başvururdu. Ailesi için, bir yıllık gıda maddesi biriktirirdi. Yolculuk durumunda, gerekli bütün maddî ihtiyaçların temin edilmesine ihtimam gösterirdi. Onun arkadaşları da aynı şekilde hareket ederlerdi.
Islâm Kültür Tarihinde tevekkül, dinin özünde mev- cud olan gerçek anlayışıyla tarif olunmuştur. Ibn Manzûr "Lisanü’l-Arab" adlı eserinde (Ve-ke-le Md.) mütevekkil insanın, (kendisine takdir olunan) ömrü içinde, nzkına Allah’ın kefil olduğuna inanmış kişi demek olduğunu belirtmektedir. Ibnü’l-Kayyim, "el- Fevâid" adlı kitabında (sh. 113) şöyle söylemektedir: "Tevekkülün sırrı; kalbin yalnız Cenab-ı Hakk’a güvenip, bağlanmasıdır. Kalb yalnız O’na bağlı kalmak şartıyla, sebep ve vesilelere başvurmakta bir sakınca yoktur." Ibn Receb el-Hanbelî’ye göre, tevekkülün gerçeği kalbin bağlanmasındaki samimiyettir. (Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, sh. 316)
Ülkemizde yeterince bilinmeyen Ibn Ebi’d-dünya şükür ve tevekkül konularında birer risâle kaleme almıştır. Kitabü’t-Tevekkül’de belirtildiğine göre, Ahmed Ibn Hanbel’in oğlu Abdullah, babasına, oturduğu yerde rızık bekleyen kişilerin durumunu sormuş, büyük imam ise şu kesin ve veciz cevabı vermiştir: "Bu çirkin ve anlamsız bir şeydir. Bütün insanlara gerekli olan şey; Allah’a tevekkülle birlikte, kesb (kazanmak) yollarına koyulmaktır." (Sh. 29). Tevekkül, bir ruh hâli olarak, gelecek adına iyi emellerle dolu olmak ve arzu edilen şeylerin elde edilebileceği ümidiyle yaşamak mânâlarına gelen recâ kavramıyla da yakından ilgilidir. Endüstri ve iletişim çağında yaşayan insanlar için bu tür bir psikoloji içinde bulunmak, gerek ruh sağlığı ve gerekse toplumun geleceği için, çok önemlidir. Esasen müminin kulluk psikolojisi korku ile ümid arasındaki mutedil ve dengeci bir ruh hâlidir.
Recâ (ümid) sadece bir temenni ve dilek değildir. Temenni; herhangi bir tasavvur ve düşüncenin gerçekleşmesi konusunda kesinlik bulunmayan iyimser bir beklenti olmasına mukabil, recâ, istenilen amaca ulaştıracak bütün vesileleri değerlendirip, sonunda İlâhî rahmeti istemektir. İnsan, sâhip olduğu şeyleri kaybettiği ya da başarıya ulaşamadığı ve bunun ızdırâbını ruhunda duyduğu zaman büyük bir ümitsizliğe düşer. Bu durumda, onu kurtaracak, sebeplerin sebebine yönelmektir. Ümid ve tevekkül imanlı gönüllere yeni bir yaşama sevinci aşılamakta, hayat mücâdelesi için yeni bir dinamizm kazandırmaktadır. Ümid, Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetinin tecelli etmesi için bir vesileyse, insan, hiçbir halde bu vesileyi elden bırakmamalıdır. Çağımızın hastalığı olan stres, genellikle iş ve çalışma hayatıyla ilgili yoğun çatışma ve hırs ortamının sonucu olarak görülmektedir. Bu tür katı ve olumsuz şartlarda süren üretim hayatının verimli olması mümkün değildir.
Islâm’ın zühd ve takvâ anlayışında asıl olan; helâller ve haramlar konusunda hassas olmaktır. Yoksa dünyanın meşru nimetlerini terketmek veya kötü elbise giymek değildir. Verâ hâli ise şüpheli şeyler konusunda bile titiz ve ihtiyâtlı olmaktır. Kimi bilginler, zâhitliği darlık ve sıkıntı zamanlarında bile dinin emirlerini gözetmek, endişe içine düşmemek, tevekkül hâlinde olmak, zenginlik ve genişlik zamanlarında ise başkaları için yaşamak şeklinde tanımlanmışlardır.
Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, mal ve servetin zühde de, tevekküle de engel olmadığını şöyle açıklamaktadır.
"Eğer dünya malını Hakk ın rızasını kazanmak için omuzlamışsan bunda bir sakınca yoktur! Zira Hz. Resûl: "İyi insan için iyi mal ne güzeldir", buyurdu. Geminin içindeki su geminin batmasına sebeptir. Geminin altındaki su ise onun (denizde) hareketine vesiledir."
Muâsır araştırıcılardan Abdullah Bedrân tevekkül konusunun yanlış anlaşılmasını ve bunun sakıncalarını şöyle açıklıyor:
"Tevekkül konusunda kavram kargaşası içinde olan bazı müslumanlar vehim içine düşmüşlerdir. Gerçek tevekkülle, işleri kendi hâline terletmeyi biribirine karıştırmışlardır. Oysa ki. gerçek tevekkül bütün sebeplere ve güçkaynaklarına başvurmaktadır. Bu ise gerekli bütün sorumlulukları yerine getirmeyi zorunlu kılar. Cenâb-ı Hakk’a güvenip, bağlanmakla birlikte, hiçbir gevşekliğe ve tembelliğe düşmeden çalışmak tevekkülün özüdür." (Kitabüt-Tevekkül. sh. 28.
Osmanlı bilginlerinin büyüklerinden olan Taşköprü- lüzâde tevekkülün şükür ve sabırla ilgisine değinmekte ve olayın psikolojik yorumuna şöyle girmektedir:
"Bundan sonra sözkonusu bilgi verimli bir hale dönüşür ki, verilen o nimetlere şükür, ferahlıktır. Nitekim marifet dahi şükürdür. Fakat ferahlık halinin şükür olması için bazı şartlar gereklidir. Nimetin kendisine değil, asıl o nimeti verene şükrederek ferahlık duyulmalıdır. Bütün nimetlere karşı mal ve servet olduğu için- sevinç duymak hiçbir şekilde şükür sayılmaz... Bu yönden şükür o grup salih kişilerin şükrüdür ki, Ce- nab-ı Hakk’a ibâdettir...
Bundan sonra sözkonusu ferah (sevinç) halinin gereğiyle amel etmek vardır ki, bu amel ya kalb ile olur. Bütün yaratıklara iyilik yapmayı kalbinde duygu olarak beslemektir. Ya da, lisan ile olur. Hak Teâlâ’ya şükrü açığa vurmak buna delalet eder."
(Mevzûâtü’l-Ulûm, c. 2, sh. 646-647)
Ebu’l-Feth el-Bustî’nin zühd ve tevekkülle ilgili olan meşhur Kaside-i Nûniyye’sindeki şu satırlar tembelliği ve pasifiz- mi açıkça yermektedir
"Hayır işlerinde gevşekliği bırak; onun ardından koş! Tembel kişilerin hayrât ile mesûd olması sözkonusu değildir."
Ondokuzuncu asırdan itibâren Batı Medeniyetiyle tanışan Osmanlı aydınları, Avrupa’nın sosyoekonomik yapısıyla yeterince ilgilenmişler, bu konuda romantik ve duygusal bir özenti içinde olmuşlardır. Ancak Ahmed Midhat Efendi farklı bir tutum izlemiştir. Batı Ülkelerini gördükten sonra: "Avrupa’da Bir Ce- velân" ve "Sevdâ-yı Sa’y ü Amel" adlı eserlerini yazan A. Mitahat, Avrupa’nın sınıflararası mücâdeleye dayanan toplum yapısını ve modayla lüksün tahrik ettiği üretim anlayışını eleştirmiştir. Kendisi, buna karşı sadeliği ve mütevâzi tüketim tarzını savunmuş, artan fazla servetin dinin öngördüğü hayrât yolunda harcanmasını tavsiye etmiştir. Ekonomi ve Politika konusunda ilk eseri o neşretmiştir. Yirminci asırda Ba- tı’da işçilerin ve fakirlerin durumu bir hayli düzelmişse de, günümüzde globalleşme ve yeni dünya düzeni sloganları altında yaygınlaştırılan hayat felsefesi, aynı maddeci ve bencil anlayışın özelliklerini taşımaktadır.
İktisat tarihlerinde Osmanlı İktisadî fikriyyatının Prens Sabahaddin ile veya Mâliye Nâzırı Câvid Beyle başladığını iddiâ edenler hata etmişlerdir. A. Midhat, Ahmed Nazmi ve Mehmet Âkif bu konuda ilk önce hatıra gelmesi gereken isimlerdir. Mehmet Akif’in şu mısraları Islâm’ın gerçek anlayışının ızdıraplı ve samimi ifâdeleridir:
"Sus ey divâne! Durmaz kâinatın seyr-i mûtadı Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryadı? Bugün sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı; Evet, sen kendi ikdamınla kaldır git de bîdâdı. Cihan kânun-ı sâyin, bak, nasıl bir hisle münkadı! Ne yaptın? "Leyse li’i-insâni illâ mâ sea" vardı!..."
Kadere iman bahsi içinde yeralan rızık ve tevekkül konusunun kulun fiilleri ve teşebbüs hürriyeti açısından incelenmesi ve İslam Akaidi’nin yanlış yorumlarından korunması gerekir. .