Makale

Muhammedü'l-Emin

Muhammedii’l-Emîn

İlhami Ayrancı

Şu ihtiyar dünyamızın uzun tarihinde, Peygamber (S.A.S.) Efendimizin sahip olduğu güvene mazhar olmuş ve bunu hiçbir hâl ve durumda yıkmamış kaç örneğe rastlanabilir?
"Bu devirde babana bile güvenmeye çeksin" gibi sakat mantığın egemen olduğu bu "sosyal yara"nın tedavisi ancak, O’nun yüce ahlâkının öğrenilmesi ve tatbikiyle mümkündür!

Günümüz insanının en çok ihtiyaç duyduğu, aradığı şey "güven"dir eminim! İşimizin, eşimizin, oturduğumuz evin, bindiğimiz, kullandığımız arabanın, gittiğimiz yolun, birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın, dostlanmızın, satın aldığımız eşyanın, alışveriş yaptığımız kimsenin... güvenli olmasını, dolayısıyla güvende olmayı istiyoruz. Nesnelerin güvenli olmasının yolu, insanın güvenli olmasından geçer. İnsanın, kendisini güvende hissetme ihtiyacını anlamak hiç de zor değil. Hayatımızın güvenli olmasını istemek kadar tabiî ne olabilir ki?
İnsanımızı huzurlu kılabilmek için güvenilir, kendisiyle barışık fertlerden müteşekkil, huzurlu bir toplum meydana getirmek gerekmektedir. Çünkü; ürkek, herşeye ve herkese kuşkuyla bakan tedirgin insanın huzurlu olmasını bekleyemeyiz.
Her alanda olduğu gibi bu konuda da "el-Emin" (Özüsözü doğru, asla yalan söylemeyen, güvenilir kimse) lâkaplı, düşmanlarının bile kendisinden emin oldukları Peygamber (S.A.S.) Efendimizi örnek olarak alabiliriz. İslâm dininin bütün zorluklara, zorbalıklara ve zulme rağmen hızla yayılmaya devam ettiği, bu daveti kabul edenlerin inançlan uğruna doğdukları yerleri bile terkederek hicret ettiklerini gören müşrikler, Hz. Peygamber (S.A.S.)’in de hicret edeceği gece ona suikast düzenlemek niyetiyle evinin etrafını sararlar. Durumdan haberdar olan Peygamberimiz, Hz. Ali (K.V.)’yi çağırarak yatağında yatmasını ve kendisine emanet olarak verilmiş müşriklere ait malları sahiplerine iade ederek arkalarından yola çıkmasını ister. Bütün bunları şunun için söyledim: Bir şeyin emanet olarak verilmesi için kıymetli (ve belki pahada ağır, yükte hafif) olması gerekir. Ve insan emanetini ancak en çok itimat ettiği kimseye verir. Müşriklerin, "atalarının dini" olarak tanımladıkları batıl inançları dışında yeni bir dine çağıran Peygamber Efendimize suikast planlamaya varan düşmanlıklarına rağmen, emanetleri konusunda hâlâ O’nu tercih etmeleri onun da; kendisinin canına kastetmeyi planlayanların bile emanetlerini sahiplerine ulaştırmak için yerine bir vekil bırakması, bize insanlararası ilişkilerimizi gözden geçirerek, hayatımıza çeki-düzen vermemiz bakımından önemli ipuçları vermektedir. Şu ihtiyar dünyamızın uzun tarihinde böylesi bir güvene mahzar olmuş ve bunu hiçbir hal ve durumda yıkmamış kaç örneğe rastlayabiliriz? Öte yandan böylesi kritik bir durumda Hz. Ali (RA)’nin O’nun yatağına yatması da efendimize bağlılığının bir nişanesidir.
Bu arada hemen Peygamber Efendimize "el-Emin" lakabının peygamberliğinden çok önce verildiğini hatırlatmalıyım. Ayrıca bu konuyla ilgili birkaç olay daha nakletmek istiyorum. Ebu Davud’un bize naklettiğine göre; Abdullah Ibn Ebi’l- Hamsa namında bir Mekke’li, bir gün Muhammed (A.S.) Efendimizle şehrin bir caddesinde kendisini beklemesi için sözleşti. Sonra da bu sözünü üç gün sonra hatırlayabildi ve derhal buluşma yerine koştu ki, burada Efendimizi kendisini beklerken buldu.(1)
İlâhi tebliğin açıkça duyurulması emrinden sonra(2) Peygamberimiz (S.A.S.) Mekkelileri Safa tepesine çağırmış ve orada olanlara: "Şayet ben sizlere şu tepenin ardında şehri istila etmek isteyen bir düşman ordusu gelip karargâh kurmuş desem bana inanır mısınız?" diye sormuş, onlar da:
"Sen asla yalan söylemezsin. Senin söyleyeceğin her şeye inanırız" cevabını vermişlerdi.(3)
25 yaşlarındayken ticaret vekilliğini yaptığı (ortağı), Hz. Hatice validemizle yaptığı izdivacında da, otuzbeş yaşında yaptığı "Kabe Hakemliği" diye bilinen Hacerü’l Esved’in Kabe’deki yerine konulması konusunda anlaşmazlığa düşen kabileler arasında yaptığı hakemlikte de (Hacerü’l-Esved’i yere serdiği kuşağının üzerine koydurmuş, kabile reisleri de kuşağın kenarianndan tutarak gereken yere birlikte getirmişler, taş yerine bizzat Resûlüllah (S.A.S.) tarafından konulmuştu) inisiyatif sahibi kişiliğiyle güvenilir yanının önemli olduğu izahtan varestedir.
Necran Hristiyanları kendisinden İslâm’ı öğretecek bir öğretmen istediklerinde onlara; "sizlere güvenilir, gerçekten güvenilir, gerçekten güvenilir birisini göndereceğim" buyurmuştu.
Bütün sahabenin Allah’ın Resulünün gözünün içine baktığı ve kendisini göndermesini istediği bir anda O, Ubeydullah b. Cerrah’ı seçmişti.
Bu olayı da okuyucularımıza ve özellikle İslâm’ı tebliğ etme, topluma rehber öncü olma durumunda olan din görevlilerimize hatırlatmak istedim. Allah Resulünün bir davetçide aradığı temel vasıf, sınırsız bir güvenilirlik olmalıydı!...
Peygamberimizin güvenilirliği konusunda bir kitaplık çapta (belki çok daha fazla) söz söylenebilir. O’nun sünnetini gözden geçirdiğimizde ümmetine bıraktığı mukaddes mirastan birisi de, aksini düşünmenin bile mümkün olmadığı bir "güven"dir. Yalan konuşan, sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden kimse münafıklık alameti taşıyor demektir. Nifakın olduğu yerde sükûn yok olur.
Kâinatın Efendisinin doğum yıldönümünü anarken, imanımızı da ilgilendiren bu konuya eğilmenin büyük yararlar sağlayacağını düşünüyorum. "Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin" gibi sakat mantığın egemen olduğu bu "sosyal yara"nın tedavisi ancak, O’nun yüce ahlâkının öğrenilmesi ve tatbikiyle mümkündür. Bu böylece bilinmelidir.

KAYNAKLAR
1- Sünen 40/90 (Kitab’ül Edep bab, da.)
2- K.K. 26/2,4
3- M. Hamdullah. İslam Peygamberi, I.C. İrfan Yay. İst. 1980. sh. 96