Makale

ŞEYTAN, ŞEHVET VE TÜRKLER

ŞEYTAN, ŞEHVET VE TÜRKLER

"Tanrım, biz Hristiyanları, şeytandan, şehvetten ve Türklerden koru." Avrupa’da din reformunu gerçekleştiren ve Protestan mezhebinin kurucusu olan Martih Lut-her’in dilinden düşürmediği bu dua, asırlar boyunca islâmiyetin amansız kılıcı ve hem Hristiyanlığın hem de Avrupa kültür ve uygarlığının baş düşmanı olarak tanınan Türklere ve İslâmiyete karşı çağdaş Avrupalının bilinçaltının nasıl doldurulduğunu ortaya koyuyor... Çünkü, Avrupalı Batı kültürünün, ruh ve özünü Hristiyan değerlerden aldığna inanıyor.
Tarihin derinliklerinden gelen ve bilinçaltına işlenmiş bu önyargı ve düşmanlığın, Batı dünyasının Türklere karşı politikasını ve tutumunu asırlarca etkilediği bir gerçek... Ancak, tarih köprüsünün altından hayli sular akıp Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üstünde yükselen laik ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin, uygarlık anlayışını Batı’nınkiyle özdeşleştirmesi ve Avrupa kurumları içinde yer alması üzerine, Türk aydınları ve yöneticileri, Türkiye’nin Batılı ve Avrupalı kimliğinin artık kabul edildiği zehabına kapıldılar. Nasıl ki Türkiye, Batılılara dinden tamamen soyutlanmış bir gözlükle bakıyorsa, onların da Türkiye’ye aynı anlayışla yaklaşmaları doğaldı.. Türk elit kesiminin bu inancı, soğuk savaş döneminde dünya politikasının demokrasi-komünizm çatışmasında odaklaşması nedeniyle, Hristiyan-Müslüman ayırımının arka plana itildiği ve NATO çerçevesindeki stratejik rolünün Türkiye’ye siyasal ağırlık kazandırdığı ortamda daha da pekişti.
Ancak son yıllarda, Avrupalı ülkelerin, Türkiye’nin AT üyeliğine karşı gitgite katılaşan olumsuz bir tavır içine girmeleri, din faktörünün bu tutumda ne ölçüde etkili olduğunun sorgulanmasına yol açtı.

BOŞNAKLAR HRİSTİYAN OLSAYDI..
BOSNA- Hersek’te yaşanan insanlık faciası, Batılı ülkeler açısından din faktörünün uluslararası ilişkilerde nedenli önemli bir role sahip olduğunu ortaya koyduğu gibi, Türkiye açısından da ibret verici olmuştur. Kanımca, Batı dünyasının, Hristiyan Sırpların sürdürdükleri vahşet ve katliama göz yumması ve Müslüman Boşnakların feryatlarına kulaklarını tıkamasının temel nedeni, sorunu bir Hristiyan-Müslüman savaşı olarak algılamasından ve Müslümanlığa karşı beslediği önyargılardan doğmaktadır. Bir an için düşünelim: "Eğer roller değişse ve Müslüman Boşnaklar, Ortodoks Sırplarla, Katolik Hırvatlardan on binlerce kişiyi katletseler, iki milyonluk bir kitleyi sürüp yurtlarına el koysalar ve 400 bin kişiyi de açlık ve soğukla ölüme terk etseler, Avrupa ülkeleri ve ABD ne yaparlardı?" Bu sorunun tek bir cevabı vardır: Derhal askeri müdahalede bulunarak kıyımı önlerler, yoğun insani yardımla vahşetin kurbanlarının yaralarını sararlar, suçluları da yargılarlardı... Bu da, dinleri, ırkları ve inançları nedeniyle insanlara farklı muamele yapılmasını reddeden, sözde evrensel değerlerin şampiyonluğunu yapan Batı dünyasının, din konusunda ne denli ikiyüzlü ve bağnaz olduğunun kanıtıdır.
Evet, tükenmeye yüz tutan hayvan türlerini bile koruyan Batı dünyası, Boşnakları ölüme mahkûm etmiştir. Çünkü onlar Müslümandır. Üstelik petrolleri de yoktur.

DÜŞMANLIĞIN BÖYLESİ!
BATI dünyasındaki Türk imajında "fikr-i sabitler" vardır ve değişim zor olmaktadır. Time Dergisinin uzun süre Türkiye muhabirliğini yapmış olan David Hotham, "Türkler" adlı eserinde, Batılıların Türklere, Avrupalı olarak bakmadıklarını vurgulamakta ve "Avrupa ile uzun süren aşk serüveninde, Türkiye’nin en büyük sorunu, din unsurundan kaynaklanmaktadır" demektedir. Avrupa’da hâlâ, "İstanbul’un Müslüman Türklerin eline düşmesini büyük bir felaket olarak gören insanlar olduğunu" belirten Hotham, şu ilginç anıyı nakletmektedir: "Türkiye, 1949da Avrupa Konseyine alındığı zaman toplantılara katılan Türk delegesine, Avrupalı bir temsilci, tam bir ciddiyet içinde: ’Ben Türklerin kuyruklu olduğunu zannederdim’ demiş." (1) "Bu kadarı da fazla...." dememek ve bu sözlerin ciddiyetinden kuşku duymamak zor... Ancak, tarihçi Felix Val-yi, "islâm’da ihtilaller’’ adlı eserinde, Batı’nın Türklere karşı olan bu tür yanlış saplantılarını çok iyi anlatmaktadır.
Avrupalı ülkelerin, yakın tarihte, "Müslümanlığın, insanlığın ilerlemesini engelleyen bir din olduğu inancı ve Türklerin de Hristiyanlığın en büyük düşmanı oldukları görüşüyle her ne pahasına olursa olsun, Hristi-yan halkların, Osmanlı Türklerinin yönetiminden kurtarılması politikasını benimsediklerini" belirten Valyi, Avrupalı aydınlar arasında Müslümanlığa hoşgörüyle yaklaşanların da bulunduğunu, ancak bunların, bütün "kin ve gayızlarının, dünya yüzünden silinmesi gerektiğine inandıkları Türkler üzerinde odak-laştığını" yazmaktadır. Valyi’ye göre, "Yeryüzünde Türkler kadar kötülenmiş ve nefret edilmiş olan başka bir millet yoktur." (2)
MODEL TÜRKİYE
BATI dünyasında, çoğulcu demokrasinin ve sanayi toplumunun sadece Hıristiyan Kültür ve değer yargıları ortamında gelişip boy atabileceğine ilişkin derin bir inanç vardır (3). (Japon demokrasisine de bu ilkenin bir istisnası olarak bakılır). Ünlü sosyal bilimci Max Weber de "Protestan Ahlâk ilkeleri ve Kapitalizmin Özü" adlı eseriyle, bu görüşe, akademik bir temel kazandırmıştı (4). Oysa, Türkiye örneği bunun tam tersini kanıtlamaktadır. Türkiye, tarihiyle, bir İslâm ülkesi olarak laik ve demokratik bir modelin dünyadaki tek başarılı uygulayıcısıdır. Batılı iktidar odakları da, İslâm Dini’ni, laiklik ilkesi, çoğulcu demokrasi ve piyasa ekonomisiyle bağdaştıran örnek bir ülke olarak değerlendirmeye başladıkları Türkiye’nin, Müslüman ülkelere model teşkil ederek dünya barış ve istikrarına yapacağı katkıların önemini artık kavramışlardır. Hıristiyan kökenli olmamasından dolayı dün horladıkları Türkiye’yi, şimdi bu sözünü ettiğimiz nitelikleriyle övmekte ve başarısı desteğe layık görmektedirler. Ancak, unutmayalım ki, Türkiye’nin bu örnek olma görevini yapabilmesi ve bununla birlikte uluslararası konjonktürün kendisine sunduğu harika fırsatları değerlendirebilmesi için, iç dengelerini süratle sağlığa kavuşturması gereklidir. Bu da, her şeyden önce, hükümetin, TBMM’nin ve siyasi partilerin, bir "milli mutabakat" çerçevesinde güç birliği oluşturmakta gösterecekleri siyasi irade, özveri ve cesarete bağlıdır.
Milletimiz de, liderlerin "iaklakiyyat" ile zaman harcamalarından bıkkınlık duyuyor ve onlardan Türkiye’nin karşılaştığı dev sorunlara çözüm üretmek için güçbirliği yapmalarını bekliyor. Mehmet Akif’in dediği gibi: "Bunaldı milletin afaki (ufku) bir sabah ister."

(1) The Turks, Davit Hotham.
(2) Revolutions in İslâm, Felix Valyi.
(3) The Spirit of Democratic Capitalism, Michael Novak.
(4) Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism, Max Weber.