Makale

İTHALAT KAVRAMI

İBRAHİM URAL
Din İşleri Yüksek Kurulu Başuzmanı

İTHALAT KAVRAMI

Ülkelerarası ticarî ilişkiler ithalât ve ihracât kelimeleriyle ifâde olunmaktadır. Tarif olarak ithalât, bir ülkeye başka ülkelerden mal ve emtia sokulmasıdır. İthalât işlemleri, bazı istisnalar dışında, yurda sokulmak istenen mallara gümrük resmi ve vergisi ödenmesiyle tamamlanır. Yurda dışarıdan getirilen malların fiatı hesâb edilirken malın bedelinden başka, taşıma masrafları, sigorta ve komisyon harcamaları da ithalat fiyatının içine girmektedir. Ülkelerin ihtayaçları çok çeşitlidir ve bunların çoğu başka ülkelerden mal getirmek (ithâletmek) suretiyle karşılanır. Ülkelerarası ticâretin çok eski bir tarihi vardır. Islâmi-yetin doğup, yayıldığı Arabistan yarımadası, Uzakdoğu ile. Ortadoğu arasındaki ticaretin önemli merkezle-rindendi. Ülkeler iktisadî yarışta kendi kendilerine yeterli olma mücâdelesi verirken, ihracâtı artırma ve ithalâtı azaltmaya gayret ederler. İthalatın ihracattan fazla olması, dış ticaretteki bilançonun açık vermesine yol açar. Neticede ödemeler dengesi bozulur. Yöneticiler, develüasyona başvurarak dış satımı artırmaya çalışırlar.
ithalat konusu, dış ödemeler dengesini yakından ilgilendirdiğinden hükümetlerin dış politikasıyla da yakından ilgilidir. Ülkelerin ticaret ve iktisad bakanlıkları ihtiyaçları, döviz imkânlarını ve mübadele durumlarını dikkate alarak programları hazırlar. Buna "ithalat rejimi" denir. Bu programın esasları kararname ve yönetmeliklerle belirlenir. Dış ülkelerden mal getirilirken, bu malın bedelini ödemek için Merkez Bankasından döviz talep edilmezse, bu tür iç satıma "bedelsiz ithalat" denmektedir. Bedelsiz ithalatın karşılığı, ticarî transfer hesaplarında kaydı bulunmayan dövizlerle ödenir. Dış ticâret deyimi ithalat ve ihracatı kapsamaktadır.
İslâm İktisad tarihinde, İslâm Dünyasıyla Uzakdoğu Asya ülkeleri arasındaki dış ticâretin önemli bir yeri vardır. Bununla ilgili bilgiler yalnız halk kitaplarındaki bilgilerden ibaret değildir. Marco Polo’nun seyahatnamesinde, Süleyman adlı bir tacirin hatıratında, Sirâflı kaptan Ibn Şehriyâr’ın Hindistan’la ilgili eserinde bu konuda bilgi verilmiştir. Fransız müsteşrik Claude CAHEN "İslâmiyet" adlı eserinde buna dikkat çekmiş, bu bilgilerin gerçekliğini kabul etmiştir. (Sh. 157). Emevîler ve Abbasîler döneminde Basra Limanı önemli bir ithalat merkeziydi. Fatımîler devrinde ise, Mısır’ın Kızıldeniz sahilindeki liman şehirleri ithalat merkezleri olarak gelişti. Cidde limanı Mısır’dan ve Habeşistan’dan getirilen ithal mallarının artıp, yoğunlaşmasına paralel bir gelişme göstermiştir. Cidde şehri hakkında kitap yazan Abdül-kuddûs el-Ensârî de bunu vurgulamaktadır. Klasik çağda İslâm Dünyasının ithalâtı sadece gayr-ı müslim ülkelerden getirilen mallardan ibaret değildi, islâm ülkeleri arasındaki ticaret de önemliydi. Claude CAHEN bu konuda şunları söylüyor:
"Dış ticaretin yanında bölge içi ticâret, yani tüketim mallarının -besin maddeleriyle endüstri mamullerinin- sürekli değiş tokuşu ve üreticinin mallarının büyük alıcı merkezlere taşınması işi vardı. Tahıl ve bazı madenler yukarı Mezapotamya’dan Bağdad’a getiriliyor, tüm Mısır’ın çeşitli yiyecek maddeleri Kahire’ye gemiyle taşınıyordu..." (A.g.e.,sh. 157)
Klasik İslâm çağında ihracat ve ithalât arasındaki ilişkileri mukayese edebilmek için yeterli istatistik veriye sahip değiliz. Corci Zeydan’ın "İslâm Medeniyeti Tarihi" adlı eserinde de bu konuda geniş bilgi yoktur. Müslüman tacirler ve ithalatçılar gemilerle Hint Okyanusuna açılıyorlar ve alışverişlerini para ile (altın-gümüş) yapıyorlardı. Çin, Hindistan ve Cava bellibaşlı ticaret merkezleriydi. Demir, kereste, silâh, ipekli kumaş, baharat, kürklü elbise İslâm Dünyasının bellibaşlı ihtâl, mallarıydı. Yabancı ülkelerden getirilen mallar islâm Ülkesine girdiğinde, belirli bir gümrük vergisi ödendjkten sonra satışa arz ediliyordu. Fıkıh kitaplarının "Âşir" bahsinde bu verginin ayrıntıları yer almaktadır, islâm Dünyasında "âmil" denilen ve zekât toplamakla görevli bulunan personelden başka, gümrük vergisiyle görevli personel de hizmet veriyordu. Muhtesip ve şıhne adıyla bilinen görevliler iktisadî hayatı denetliyorlardı. Şurası bir gerçektir ki, Ortaçağ islâm Dünyasında kazanç ve ticaret hayatını olumsuz olarak etkileyen katı bir sistem mevcut değildi. Bu konuda Andre Miguel şu görüşleri ifade etmektedir:
"Gümrük, ayak bastı, duhuliye, kira ve koruma vergileri sadece imparatorluk sınırlarında değil; aynı zamanda eyaletten eyalete, şehirden şehire, toplumun her kesiminden eşit şekilde toplanmaktaydı... Kesin olan bir şey var: Vergi ve gümrükle aşinalığı olan Akdeniz ve Asya ticareti, büyük dünya ticaret yollarının güzergâhında kurduğu geniş imparatorlukta, çeşitli tatsız vergilerin yükünü böylece telâfi ediyordu." (İslâm ve Medeniyeti, sh. 102)
Dış ticaret ve ithalat faaliyetleri Ortaçağ boyunca İslâm Dünyasında canlılığını korudu. Cidde, Basra, Sa-vakin, İskenderiye, Dimyat ve Beyrut limanları dönemin en canlı merkezleriyli. Dünya ticaret yollarının değişmesine yani onaltıncı asra kadar İslâm Dünyası kültürel ve entellektüel canlılığını korumuştur. Haçlı Seferleri sırasında bile İslâm Dünyasının bu dinamizmi devam etmiştir, islâm Medeniyeti içe kapanık, kapalı bir havza olarak gelişmiş bir uygarlık değildir. Tam tersine, Dünya ticaret yollarının kesiştiği ana merkezler üzerinde yayılmış evrensel bir kültürdür. Selçuklu Devleti, dış ticaret ilişkilerinde o kadar serbest davranıyordu ki, yabancı tüccarlara her türlü devlet güvencesini veriyordu. Bu konudaki araştırmalarıyla tanınmış olan Prof. Osman Turan’ın çalışmaları sosyal güvenlik uygulamaları tarihi açısından da önemlidir.
Ondokuzuncu asırdan itibaren bazı İslâm Ülkelerinin Batılı Devletleri taklide yönelmesi, bazı ülkelerin ise yabancı işgaline girmesi, İslâm Ülkelerindeki tüketim tarzlarını da değiştirmiştir. Tüketim için borçlanmaya yönelik iktisadî girişimler, yeni bir sosyo-ekonomik yapılanmanın da başlangıcı olmuştur. Yerli üretimi ve onu gerçekleştiren esnaf ahlâkını zayıflatan yeni ithalat anlayışı, yirminci asırda, biraz farklı şekilde, azgelişmiş ülkelerde "ithal ikamesi" kavramı altında empoze edilmek istendi. İslâm Ülkelerinin İstiklâllerini kazanma dönemi olan 1940-1970 yılları ve sonrası dönem; "ithâl ikamesi" anlayışının-adetâ-kalkınma yolu gibi gösterildiği zaman dilimidir. Bu dönemde Batılı ülkelerden makina ve teknoloji yerine mâmül madde ithâl edilmiş olması İslâm aydınlarınca tepkiyle karşılanırken, yeni bir kalkınma stratejisinin de temelleri atılmış oluyordu... Millî iktisat anlayışı bunun sonucudur.
Günümüzde sayısı elliyi geçmiş bulunan İslâm Ülkesinin birbiriyle olan dış ticâreti (ithalât ve ihracât oranı) % 10 düzeyindedir. İslâm Ülkelerinin toplam ithalâtının yüzde yetmişini yatırım malları ve dayanıklı tüketim malları teşkil etmektedir. Mısır ve petrol ihracatçısı olan yirmi kadar İslâm Ülkesinin bol miktarda gıda maddesi ithâl ettikleri, Türkiye ve Pakistan’ın petrol ithâl ettikleri, Afrika’daki islâm Ülkelerinin ise hem petrol ve hem de gıda maddesi ithâlcisi oldukları bilinmektedir. Afrika’daki kıtlık ve kuraklık sebebiyle bu kıtadaki İslâm Ülkelerinin 1984-1993 yılları arasında bol miktarda gıda ve tahıl satın aldıkları kamuoyunca bilinen gerçeklerdir, islâm Kalkınma Bankasının onuncu yılına ait raporda kaydedildiğine göre, İslâm Ülkelerinin pek çoğunun ithalatının oranı, ihracatına göre 1/3 nisbetinde fazladır. Bu durum dış ticâret açığı bulunduğunun tipik ve somut göstergesidir. Petrol zengini ülkelerin durumu ise istisna teşkil etmektedir.
Son yıllarda İslâm aydınlarının zihinlerini meşgul eden bir soru; Batı’dan yalnız teknolojik ürün mü, yoksa teknoloji mi ithâl edilmelidir? konusudur. 8 Mayıs 1993’te İslâm Konferansına bağlı teknik ünitenin İstanbul’da yaptığı toplantıda, İslâm Ülkelerinin bilimsel ve teknolojik araştırmalarla ilgili meselelerinin tartışılması, gelecekteki atılımlar için ümit vericidir. Türkiye, Mısır, Pakistan ve Iran gibi teknoloji konusunda öteki İslâm Ülkelerinden ileri durumda olanların bu konuda öncülük etmesi beklenmektedir.
İslâm Dininin ticareti ve ithalâtı teşvik eden anlayışı, karaborsayı önlemekte önemli bir faktördür. Intikârı yani karaborsacılığı yasaklayan pek çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Fıkıh kitaplarında başka ülke ve diyarlardan mal getirip, depolayanların karaborsacı sayılmayacağı belirtilmektedir. Sahabeden Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Abdurrahman ibh Avf gibi zâtların ithalatçı tüccar olarak iktisadî hayata katkıda bulundukları malumdur. Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde, Hz. Osman’ın Şam civarından üçyüz deve yükü bir kervanla gıda maddesi getirttiği ve bunları Medine halkına ta-sadduk ettiği menkabe kitaplarında geçmektedir.
Tarihimizde yabancı ve yeni teknik ürünlere, icad ve keşiflere karşı Islâmiyetin muhalif bir tavır takındığı, hattâ dinin terakkiye engel olduğu iddiaları son yüzelli yıldan beri münevverlerimizi etkilemiştir. Osmanlı dönemindeki bazı siyasi olaylara dayanılarak varılan bu sabit fikir, İslâm Dini’nin kaynaklarına ve İslâm bilginlerinin çoğunluğunun anlayışına aykırıdır. III. Selim ve II. Mahmud devrindeki askerî ve teknik yeniliklerin Şeyhülislâmlığın onay ve referansıyla uygulandığı tari-hen sabittir. Demiryolu, telgraf, telefon, denizaltı, keşif uçağı vb. teknik yeniliklerin Osmanlı döneminde yakından izlendiği ve ithal olunduğu bilinmektedir. Padişah Abdülaziz’in, kendi devrinin en mühim gücü olan deniz kuvvetleriyle yakından ilgilendiği ve Osmanlı Donanmasını dünyada ikinci sıraya yükseltiği (birinci İngiltere idi) bir vakıadır.
Ziya Paşa’dan Muallim Naci’ye, Mehmet Akif’ten Peyami Safa’ya kadar dinî-millî düşünceye bağlı münevverlerimiz Batı’nın iktisadî, ilmî ve teknolojik değer ifade eden mal ve ürünlerinin alınmasını, ama yerli üretimin de korunup, desteklenmesini öngörmüşlerdir.
İslâm Kültür ve Medeniyeti aydınlarımızca yeterince bilinmedikçe, pek çok tartışma sürüp, gidecektir.