Makale

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

Doç. Dr. Ali SARIKOYUNCU / Osman Gazi Üniv. Öğr. Üyesi

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi sonrası Sultan Alparslan, emrindeki Türk Beylerini Anadolu’nun fethi için görevlendirmiştir. Bu fetih hareketlerinin sonucunda Anadolu’da birçok Türk beyliği kurulmuştur. Bu beyliklerden birisi de Oğuzlar’ın Üçok koluna mensup olan Kayılar’ın kurduğu ve daha sonra büyük bir imparatorluk haline gelen Osmanlı Beyliği’dir.
Osman Bey’in 1299 tarihinde Söğüt’te, bağımsızlığa kavuşturduğu Osmanlı, önce beylik, sonra sultanlık, en sonunda da imparatorluk ve “Cihan Devleti” olmuştur. Bu devlet Fatih Sultan Mehmed’in yönetiminde İstanbul’u fethederek çağ açmış ve çağ kapamıştır. 1526’da Belgrat’ın fethiyle ta Avrupa’nın içlerine kadar sokulmuştur. Hükümdarları ise (Kanuni Sultan Süleyman], bir mektubuyla Fransız Kralı Lui’yi, Alman imparatoru Sarlken’in esaretinden kurtaracak kadar siyasi güç ve kudrete sahipti. Kısaca Milli Sairimiz Mehmet Akif’in veciz ifadesiyle,

Donanma, ordu yürürken
muzafferen ileri,

Üzengi öpmeye hasretti
garbın elçileri.

Osmanlı imparatorluğu, Kanuni Sultan Süleyman (15201566) devrinde kudretinin en yüksek mertebesine ulaştı. İmparatorluğun toprakları ise, Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Afrika’ya kadar üç kıtaya yayıldı. Osmanlı Beyliği’nin cihan devleti haline gelmesinde Osman Bey, Orhan Gazi, I. Murat, Yıldırım Bayezit, Çelebi Mehmet, II. Murat, Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezit, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman birbirleriyle yarışırcasına çalıştılar. Orduların basında seferlere çıktılar. Daha önemlisi Osmanlılar’ın kuruluş, yükseliş ve nihayet cihan devleti oluşlarında; devletçe uygulanan şuurlu bir siyaset, disiplinli ve güçlü bir ordu, idarecilerin idare edilenlere karşı adilâne davranışları, hoşgörüye dayanan dinî bir anlayış, sistemli ve düzenli bir toprak ve iskân siyaseti, çökmekte olan Bizans’a komşu oluş, Anadolu’da birleştirme ve Avrupa’da fetih siyaseti, Alperen ve Ahilerin tam desteğini kazanma, fethettiği yerleri dini, ilmi, askeri, harsi, içtimai, idari, mali ve adli müesseseleri götürme gibi faaliyetler yanında; Karamanlılar gibi bazı Türk beyliklerinin direnmeleri hariç tutulursa, aynı duygulara ortak olan Anadolu Türk beyliklerinin ekserisi su veya bu sebeple Osmanlılar’ın yanında yer almış ve zamanla da bütün varlıklarını Türk birliğini kurma yolunda olan Osmanlı hakimiyetine terk etmişlerdir.
Söğüt’te canlanan, dini, insani ve milli değerlerle beslenen şuur sayesinde, İstanbul ve nice küffar toprağı fethedilmiş; Söğüt’teki ruhun zamanla küllenmesi üzerine ne yazık ki, İstanbul’dan Viyana fethedilememiştir. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman Devri’nde kudretinin zirvesine erisen Osmanlı imparatorluğu XVI. asır sonlarında gerilemeye başladı. Gücüne güvendiğinden, Avrupa’da başlayan teknik gelişmeleri yakından takip edemedi ve onları ülkesine taşıyamadı.
Bu sebeple, Osmanlı Devleti’nde bir gerilemeye ve bozulma başladı. Bunda Koçi Bey .Risalesi’nde de belirtildiği gibi saray, bürokrasi, adliye ve silahlı kuvvetlerin bozulması ile Avrupa kıtasının yeni kesifler dolayısıyla zenginleşmesi, Osmanlı Devleti’nin güçlü devletlerle çevrilmesi ve iç isyanlar da etkili oldu.
Böylece belirtilen nedenlerin sonucu olarak, Osmanlı Devleti 1699 Karlofça Andlasması ile ilk defa toprak kaybetti. Gerilemeye başladıklarını anlayan Osmanlı Devlet adamları, bu gidisi durdurmak için çareler aramaya başladılar ve bir dizi ıslahat yaptılar. Ancak yapılan ıslahat daha çok askerî ve malî konularda olduğu için pek faydalı olamadı.
Her geçen gün Osmanlı Devleti büyük topraklar kaybediyor, Devlet’in başkenti İstanbul’a doğru geriliyordu. Bu sebeple; Osmanlı yöneticileri bu durum ve artan Rus baskısı karsısında, Devlet’in devamı için ne olursa olsun Batı’ya bağlanmak yolunu çare olarak seçtiler.
Osmanlı Devleti’nin bu tutumu, emperyalist bir politika güden Batı için, kaçırılmaması gereken büyük bir fırsatttı. Bu fırsatı en iyi şekilde kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirmek isteyen Batı, 1838 ticaret sözleşmeleri ile ise başladı. 1840 Londra Antlaşması sonrasında, İngiliz ve Fransız nüfuzu Osmanlı ülkesinde kesin olarak yerleşti. Zira, 1838 Tanzimat Fermanı ile başlayan, 1856 Islahat Fermanı ile te’kit edilen, Reşid, Fuad ve Ali Pasalar’ın vefatlarına kadar sürüp giden ve Osmanlı tarihinin son derece önemli bir bölümünü teşkil eden Tanzimat Devri başlamıştı.
Bu devrin en önemli özelliği, Osmanlı Devleti’nin devamı için Batı’ya bağlanmak eğilimi, yani Batı’nın diplomatik, askerî, kültürel ve ekonomik yardımı temin edilmedikçe Devlet’in devamına imkân bulunmadığı görüsünün hakim olması ve bir himayenin temini için her türlü fedakârlığa katlanmak gereğinin benimsenmesidir. Bu dönemde, Batı’ya verilen tavizlerin Osmanlı Devleti’nin sosyo-ekonomik ve sosyo kültürel yapısını yıktığını ve bütün Osmanlı toplumunun ekonomik ve kültürel yönden, dolayısıyla politik ve askeri bakımdan bağımlı bir yarı sömürge haline gelmesine sebep olduğunu, hiç bir şekilde saklamak mümkün değildir.
Tanzimatçılar, Batı’nın kapitalist toprak ve ticaret düzenini, Osmanlı toprak ve ticaret düzeninin yerini almasına fırsat verip, köylü esnaf ve zanaatkarın dehşetli bir krizle karşılaşmalarına sebep olmuşlardır. Ayrıca, Batı’ya verdikleri gümrük imtiyazları yoluyla da’ henüz gelenekçı üretim metoduyla çalışan Osmanlı Sanayii’nin yıkımına zemin hazırlamışlardır. Avrupa’dan alınan ve şartları son derece ağır borçlarla da devlet mâliyesi iflasa sürüklenmiştir. Tanzimat’ın iç ve dış politikasının Batı’ya bağımlılığı, ekonomik bağımlılık sebebiyle daha da artmıştır. Özellikle Abdülmecit devrinde (1839-1861), bakanlık hatta hükümet değişikliklerinin bile isteklere göre yapıldığını söylemek acı da olsa bir gerçektir.
Osmanlı İmparatorluğu 1 870’lere kadar siyasî yönden ciddi bir buhranla karşılaşmadı. Fakat, 1870 Prusya-Fransa savaşında, Osmanlı Devleti’nin dış siyasetinin dayanağı Fransa’nın yenilmesi büyük sarsıntı meydana getirdi. Rusya bundan faydalanarak 31 Ekim 1870’de, 30 Mart 1 856’da imzalanan Paris Antlaşması’nın Karadeniz’de Rus donanmasının bulundurulmasını yasaklayan 13. maddesinin kaldırıldığını ilan etti. Osmanlı Devleti bu oldu bittiyi 13 Mart 1871’da Londra Konferansında kabul etmek zorunda kaldı. Ali Paşa’nın ölümünden (7 Eylül 1871) sonra, ülkenin yönetimi sık sık değiştirilen ve birbirlerine düşman olan sadrazamlara verildi. Bu idareciler döneminde devlet ciddi bir buhranla karşılaştı. Osmanlı yöneticileri Tanzimat’ın ilk yıllarında Avrupa’da bol bol buldukları kredileri 1872 yılından itibaren son derece ağır şartlarla bile bulamaz olmuşlardı. Zira Batı, kredi musluklarını kapamıştı.
Ayrıca; 6 Ekim 1875’te Osmanlı Hükümeti’nin aldığı borcun faizlerini bile zamanında ödeyemeyeceğini bildirmesi, Avrupa’da aleyhimize büyük bir tepki oluşturdu.
Bu sebeple; Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasına menfaatları gereği mecbur olan İngiltere ve Fransa’nın durumu 1877-1878 Osmanlı-Rus harbi öncesinde, 1853’lerdekinden tamamiyle farklı hale gelmiştir. Öyle ki, Batı 1856 antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü resmen garanti etmiş görünmesine rağmen el altından Rum, Sırp, Bulgar ve Ermeni ihtilalcilerini yönetmekten ve onlara yardım etmekten de geri kalmamıştır. Rusya bu komiteleri kurmak ve yönetmekte ne derece gayret göstermişse; Fransa, İngiltere ve Avusturya da o kadar çabalamıştır.
Büyük güçlerin bu çabalarının bir sonucu olarak 186 Herde Eflak-Boğdan’da Romen birliği kuruldu. Rusya, Avusturya ve İngiltere Ağustos 1875’de Bosna-Hersek isyanı ile harekete geçerek, Çar I. Nikola’nın 1853’te “Hasta Adam” dediği Osmanlı imparatorluğunun nasıl bölüşüleceği hususunda birbirlerine düşmelerine rağmen, parçalama ve paylaşmak konusunda müşterek faaliyete geçtiler. Böylece, “Sark Meselesi” yeni bir boyut kazandı. Zira büyük devletler için, sömürgeleri arasındaki irtibatı tem, i etmek gayesiyle stratejik mevkileri ele geçirmek veya kontrolleri altında tutmak son derece önemli idi.
Osmanlı imparatorluğu ise, geniş topraklara sahip oluşu, dünya ticaret yolları üzerindeki stratejik konumu, sanayinin can damarı haline gelecek olan petrol ve diğer yeraltı zenginliği olan maden bölgelerinin elinde bulunuşu, Avrupa’ya yakınlığı dolayısıyla, emperyalist güçler için son derece uygundu. Bu sebeple; XX. yüzyıl başlarında Osmanlı toprakları; İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Avusturya gibi devletlerin yarıştığı bir yer durumuna geldi. Emperyalistlerin bu yarışı, imparatorluğun zayıflamasıyla bölme ve işgal etme hareketlerine dönüşmekte gecikmedi.
Nitekim, 1911’de İtalyanlar Libya’yı (Trablusgarp] işgal ettiler. Arkasından Rodos ve Oniki ada da İtalyan işgaline girdi. Cezayir daha 1830 yılında Fransa tarafından işgal edilmişti. 1821’de ayaklanan Yunanistan, 1829’da bağımsız bir devlet olmuştu. 1878’de Bulgaristan’a özerklik verilmişti. Daha sonra Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan bağımsız birer devlet kurmuşlardı. Ote yandan 1878’de Kıbrıs da İngiliz yönetimine bırakılmıştı.
Bu şekilde, Osmanlı topraklarını yağmalama kargaşası içinde yeni kurulan balkan ülkeleri, daha önceleri tebaası bulundukları devlete karşı savaş açtılar. 1912 yılında başlayan bu savaşta Osmanlı Devleti yenildi.
Balkan Savaşındaki bu yenilgi imparatorluk için ayrı bir tabiisizlik oldu. Zira, Osmanlı Devleti’nin milletlerarası plândaki zayıflığı tamamen ortaya çıktı. Bu durum ise emperyalist güçlerin [Almanya, İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya ve İtalya] iştahını kamçıladı. Bu bakımdan bu devletler, Osmanlı toprakları üzerinde daha önce tespit ettikleri nüfuz bölgelerine bir an evvel sahip olmak istediler. Ancak nüfuz bölgelerinin tespitini ikili görüşmelerle yaptıkları ve eşit olmadığı için bu devletler birbirleriyle çıkar çatışmasına girdiler. Bu da onları bloklaşmaya götürdü. Neticede Avrupa’daki emperyalist devletler ikiye ayrılmıştı. Esas olarak İngiltere ve Fransa bir yanda, Almanya ve Avusturya diğer tarafta idi. Daha sonra İtalya’nın, Almanya ve Avusturya ile; Rusya’nın ise, İngiltere ve Fransa ile birleşmesiyle Üçlü İttifak ve İtilaf adlarıyla anılan iki blok meydana geldi. Bu bloklaşma ve diğer tarihî sebepler i. Dünya Savaşı’nın çıkmasına sebep oldu. Osmanlı devleti bütün gayretlerine rağmen itilaf Devletleri ile anlaşma elde edemeyince, 1890’lardan itibaren yoğun ticari ve askerî münasebetler tesis ettiği Almanya ile 2 Ağustos 1914’te anlaşma imzaladı. Belirtilen bu gelişmeler sonunda, Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na Almanya’nın müttefiki olarak girdi.
I. Dünya Savaşı’nda Türk Orduları Kafkas ve Galiçya cephelerinde Ruslarla; Makedonya’da Fransızlar ve Yunanlılarla; Çanakkale’de Fransa, İtalya, İngiltere ve sömürgeleriyle; Irak, Suriye ve Filistin cephelerinde ise; İngiliz askerleriyle savaştı. Sonunda Osmanlı imparatorluğu itilaf Devletleri karsısında müttefikleriyle beraber yenilgiye uğramış ve 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kalmıştı.
Gerçi Osmanlı imparatorluğumun duraklama ve çöküş dönemlerinde basta II. Osman olmak üzere, IV. Murat, II. Selim, II. Mahmut ve II. Abdülhamit gibi sultanlar, bu kötü gidişatı durdurmak için birtakım tedbirler aldılar. Fakat sonuç değişmedi. Belki biraz geciktirilmiş oldu. Özellikle bu padişahlardan II. Abdülhamit’in ince siyaseti 33 yıl boyunca Balkanlarda, Hristiyan kiliselerinin Türk Devleti aleyhine birleşmelerine fırsat vermemişti. II. Meşrutiyetçiler bunu kavrayamadıkları için kendi yaydıkları hürriyet, eşitlik, kardeşlik sloganları altında, Balkan ırk ve dinlerinin Türkiye aleyhine birleşmesine sebep oldular. Nitekim o birleşenler, Balkan Savaşı’nda Çatalca’ya kadar geldiler.
II. Abdülhamid’in Batı sömürgecilerine karşı olarak çıkardığı İslam Birliği ve Asya’ya yakınlık politikası ise, Devletimizin son büyük siyaseti olarak, Türkiye’yi 33 yıl savaştan ve bölünmekten koruyan sebepler arasındadır. Bu Padişahın İslam Birliği Siyaseti, Milli Mücadele döneminde dahi, İslam Âleminin ordumuza ve milletimize maddî-manevî yardımlarını sağlayan en büyük destek olmuştur.
1919 yılına girildiğinde Osmanlı Devleti’nin elinde sadece Anadolu eyaleti toprakları kalmıştı. Bu toprakların bir kısmı da Mondros Antlaşması’na dayanılarak İngilizler, italyanlar, Fransızlar ve Yunanlılar tarafından işgal edilmiş durumdaydı. Bu emperyalistler inanıyorlardı ki, uzun yıllar devam eden savaşlar sonunda yorgun ve fakir düsen Türk Milleti, bu istilaya karsı duramaz ve Türk toprakları da kolaylıkla paylaşılırdı. Fakat bunun böyle olmadığı kısa zamanda anlaşılacaktı. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın “Milli İntibah” diye tanımladığı Türk Milleti’ndeki uyanış, işgalci güçleri büyük bir hayal kırıklığına uğratacaktı. Nitekim Müdafai Hukuk Cemiyetleri, Çeteler, Erzurum ve Sivas Kongreleri, gönüllüler derken millet kudretli bir liderin etrafında toplanıvermiştir. Ordu yokken meydana getirilmiştir. Kadınlarımız cephelere mermi taşımış, çocuklarımız vuruşmalara katılmış, başta müftülerimiz olmak üzere tüm hocalarımız vazifeye koşmuşlardır.
Türk Milleti, Mehmet Akif’in;

Kim bu cennet vatının uğruna olmaz ki feda,
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda.

mısralarında ifadesini bulan bir mücadele sonunda, 9 Eylül 1925’de düşmanı denize dökmüştür.
Bu zafer, Avrupa’nın Hasta Adam dediği bir Türk Devleti’ni bile hiç kimsenin yıkmaya gücünün yetmeyeceğini, onu ancak yine kendi içerisinden yetişen taze bir filizin yeşererek onaracağını, Türk’ün istiklâl ve hürriyetinin nesillerden nesillere, kendi kurduğu bir devletten diğerine devredilip gideceğini ispatlamıştır.
T.B.M.M.’nin 30 Ekim 1922 tarih ve 307 sayılı kararı üzerine, 1 Kasım 1922’de Osmanlı İmparatorluğu ve saltanatı tarihe mal edilmiş oluyordu. Başka bir ifadeyle 622 yıllık Osmanlı hanedanının yönetimi son buluyordu.
Dört yıllık zorlu bir mücadelenin sonunda düşman yurttan atılmıştı. Ote yandan 24 Temmuz 1923’te Lozan’da Yeni Türk Devleti’nin varlığı ve bağımsızlığı tanınmıştı. Ayrıca 6 Ekim 1923’te Türk kuvvetlerinin İstanbul’a girmesiyle de vatanın bütünlüğü fiilen gerçekleşmişti. Artık yeni kurulan siyasi rejimin 23 Nisan 1920’den beri kaydettiği gelişme çerçevesinde, en uygun devlet şeklini bulmak ve ilân etmek zamanı gelmişti. Bunun için 1921 Anayasası’nın bazı maddelerini genişleterek ta’dil eden 29 Ekim 1923 tarihli ve 364 sayılı kanun ile son adım atıldı. Bunun birinci maddesinde hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait bulunduğu, idare şeklinin halkın kendi mukadderatını tayin esasına dayandığı, Türkiye Devletinin hükümet seklinin Cumhuriyet olduğu yer almaktaydı. Bu kanunun kabulünü takiben Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir.

Ahmet Kabaklı, Temellerin Du- rusması 14. Baskı, 1st. 1980.
Ali S A RIKO YUNCU, Milli Mücadele’de Zonguldak ve Havalisi, Kültür Bakanlığı Yayını, Ank. 1992.