Makale

İSLAM DÜNYASIĞNIN GERİ KALIŞ SEBEPLERİ

İSLAM DÜNYASIĞNIN GERİ KALIŞ SEBEPLERİ

Prof. Dr. Abdurrahman KÜÇÜK
Ank. Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi

Günümüzde İslam’ın meselelerinden bahsediliyorsa, İslam sorgulanıyorsa, bunun temelinde Müslüman ülkelerin geri kalmışlığı , gelişmiş ülkelerden yardım beklemesi ve dertlerine onlarca çare bulunması isteği yatmaktadır. 45 yüzyıl önce, Hristiyan Batı Dünyasında tartışılan benzeri hususların bugün tartışılmaması, kalkınmış olmalarına bağlanmaktadır. 3-4 yüzyıl öncesine kadar bazı Batılı ülkeler İslâm Dünyasındaki çizgiye ulaşmayı hedefliyor ve bunun için de Hristiyanlığın ilmi ve akli ölçüleri kabul etmesini istiyorlardı. Bunun altında da "Hristiyanlığı anlama" yatıyordu. Ruhban sınıfının "Kilise’nin takdim ettiği Hristiyanlıkla, düşünen kimselerin anladığı Hristiyanlık, birbirinden farklıydı. Şimdi, Batı’da bu manada bir mesele yok ise; ilim ve teknik bakımından ileri olmalarındandır. Bu ilim ve teknik bakımından ilerilik kalkınmışlık, akıllılıkla aynileştirilmektedir. Bundan dolayı gelişmiş ülkeler, geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelere akıl hocalığı yapmakta ve geri kalmış ülkeler kendi iç meselelerini çözümünün bile gelişmiş, ilerlemiş ülkelerden beklemektedir. Halbuki daha iki asır öncesine kadar İslam Dünyasının temsilcisi Türkler "Dünyaya düzen" veriyor ve Batı ülkelerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarına çözüm buluyorlardı. Bugün herşey tersine dönmüştür. Geri kalmış ülkelerin büyük çoğunluğu müslümandır ve model arayışı içindedir. Batı ise "Model üreten"dir. Bu durum iki anlayışın İslâm ve Hristiyanlık gibi iki dinin, iki blokun mukayesesine yol açmaktadır. Gelişmiş ülkelerin Hristiyan veya başka dinden geri kalmış veya gelişme yolunda olan ülkelerin ise Müslüman olması "İslam’ı sorgulama" noktasına getirmiştir. Kasıtlı olarak Müslümanların geriliğini İslam’a Batı’nın gelişmişliğini Hristiyanlığa bağlama gayretine girilmiştir. Bu anlayış, Hristiyan misyonerlerince de kullanılmış ve kullanılmaktadır. Bunun için Müslüman ülkelere şu veya bu şekilde, kalkınmalan için İslam’ı bırakmalan telkinleri yapılmış ve yapılmaktadır. Halbuki yeryüzünde mevcut dinler içerisinde açıkça ilmi teşvik eden ilim yapmayı farz sayan İslam’dan başka bir din yoktur.
Hristiyanlık-Kilise ve düşünceyi baskı altında tuttuğu sırada İslâm, bir "Güneş" gibi doğmuştur. Araplar arasında ilmi faaliyet artmış , Abbasiler ve arkasından Türklerle zirveye ulaşmıştır. Me’mun Bağdat’ta Beytu’l Hikme’yi kurdurarak tercüme ve inceleme faaliyetlerini başlatmıştır. Bunun arkasından Daru’l Ulûm ve XI. yüzyılda, Büyük Türk
Hükümdarı Alparslan’ın veziri Nizamül Mülk tarafından açılan Nizamiye medreselerinde, ilmi faaliyetler büyük bir şevkle sürdürülmüş ve çeşitli sahalarda Müslüman Türk, Arap ve diğer milletlerden çok sayıda bilgin şöhrete ulaşmıştır.
İslam Dünyasında ilim ve felsefe sahasında faaliyetler devam ederken Batı’da Hıristiyanlık "Doğma"ları tartışılıyordu. IX- XII. yüzyılda olgunlaşan İslam ilim ve felsefesi, Sicilya ve Endülüs yoluyla Batı’yı etkilemiş, böylece Batı’da ilim ve akli düşünce yolu açılmıştır. Bu gelişme, Papalığın afarozuyla karşılaşmıştır. Ancak Batı’da Müslümanlığın yaktığı ilim ateşi büyüyerek devam etmiş, kiliseyle düşünürleri karşı karşıya getirmiştir. Bu çatışmada düşünürler, ilim adamları galip gelmiştir. Bundan sonra Kilise onların doğrultusuna girmiş, istemeyerek ilmi gelişmeleri onaylamıştır. İslâm’da böyle bir çekişme olmamıştır. Çünkü İslâm, Yahudilikteki dünya, Hristiyanlıktaki ahiret anlayışına karşı, dünya ahiret dengesini getirmiş, ilim tahsilini dinin emri saymış ve çalışma şartına bağlamıştır. Çalışmanın olduğu, ilmi gayretin görüldüğü dönemlerde ilerleme tembelliğin dinin özünün tam kavranamadığı, rehavetin ağır bastığı dönemlerde gerileme olmuştur. Bunun sebebi İslâm değil, İslâmî iyi anlamayan Müslüman âlimler, aydınlardır.
Batı, XVIII. yüzyıldan itibaren üstünlüğü ele geçirmiş ve İslam Dünyasını geride bırakmıştır. Bu başarıyı batı, mevcut Hıristiyanlık anlayışına rağmen elde edince Müslümanlara da, ilerleme için İslâm’dan uzaklaşma tavsiyesinde bulunmuştur. Bazı aydınlar, Batının geçirdiği merhaleyi bilmeden, İslâm’la Hristiyanlığı karşılaştırmadan Batı’yı bütün müesseseleriyle aynen taklit etmeyi benimsemiştir. Halbuki onlar, sıkıntının kaynağının İslam değil de Müslüman geçinenler olduğunu farkedememişlerdir. Çünkü İslâm Dünyası Türk hakimiyetinde zirveye varmıştır. Varılan bu zirvenin rehaveti ağır basmaya başlamış bazı iç ve dış tesirler entrikalar bünyeyi zayıflatmış tembellik dönemine girilmiş ve sebep olarak da İslam görülmüştür. Bu anlayış İslam’ın yetersizliğini iddia edip, Batı’yı herşeyiyle taklid edelim diyen "herşeyiyle Batılılar gibi olalım" diyen aydınlar ortaya çıkarmıştır. Dinden ve değerlerden kopuk bu zümrenin takdim ettiği reçeteler hastalığı iyi edememiş ve yarayı daha da derinleştirmiştir. Bu son dönem Osmanlı Sadrazamlarından Said Halim Paşa, İslâm Dünyasının geri kalmasını ve Osmanlı Devletinin başına gelen felaketleri son dönem devlet adamlarına ve onların yanlış teşhislerine bağlamaktadır. O İslâm Aleminin geri kalmasını ve buhranların sebeplerini İslam’ın yanlış anlaşılması ve yanlış tatbik edilmesinde Batı ile aradaki amansız düşmanlık ve savaşlarda halk ile aydın arasındaki uçurumda görmektedir. Said Halim Paşa halk ile aydın arasındaki uçurumu açıklarken halkın, aydına güvenmediğini ve tehlikeli bir unsur gördüğünü; aydının da, kendini halka kabul ettirmek için çeşitli metodlara başvurduğunu ve neticede sürtüşmenin doğduğunu belirtmektedir. Bu hal devam ettiği müddetçe aydın grup hiç birşey getirmeden mevcudu yıkmakla uğraşmış, ilerleme sonuçsuz kalmıştır. Mütefekkir tabakanın milletine karşı olan vazifelerinde yanlış kanaatler beslemesi, Müslüman ülkelerin geri kalış sebeplerinden sayılmıştır. (Said Halim Paşa, Buhranlarımız 63,91-92,177-185)
Mehmed Akif de, Müslüman milletlerin geri kalmışlığını halka yol gösterecek edimlerin yokluğunda ilim ve fen eksikliğini de görmektedir. (Fatih Kürsüsünde)
İlmi teşvik eden yüzlerce ayete ve hadise rağmen Müslüman ülkeler geri kalmışsa, yeniden silki- nilmeli, Batı ile aradaki açık, kısa zamanda kapatılmalıdır. Bunda da görev, öncelikle ilim adamlarına din adamlarına. İslam bilginlerine düşmektedir. Batı’nın metodundan, tekniğinden ve ilminden istifade edilerek, ona kendi damgamız vurularak, yeni üretimler icatlar yapılarak, 300 yıllık açık kapatılmalıdır.
Merhum Erol Güngör’ün benim de katıldığım şu tesbiti bunun çözümü olmalıdır. "İslam davasının asıl yükü fikir adamlarının omuzlarına yükleniyor. Müslüman aydınlar ve din adamları, alimler, mütefekkirler, sanatkarlar bu sorumluluğun şuuruna ermek zorundadırlar. Medeniyeti politikacılar meydana getiremez. Medeniyet, âlimlerle sanatkarların işidir. Yeni bir İslâm Medeniyeti de elbette ilim, fikir ve sanatta öncülük edenlerin omuzlarında yükselecektir. Eğer onların gayretleriyle Müslümanlar arasında bir silkinme ve kalkınma olursa, siyasi hedefler kendiliğinden ele geçecektir.
Bu gayeye ulaşmak için, İslâm aydınlarını kendilerini yıpratan, enerjilerini büyük ölçüde boşa çıkaran siyaset çekişmelerinden mümkün olduğu kadar uzakta kalmaları, günlük hadiselere tepeden bakarak kalıcı, köklü çözümler üzerinde kafa yormaları gerekiyor. (E. Güngör İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, sf. 248249)
* * *