Makale

BALKANLAR’DAN İZLENİMLER -6- TUNA NEHRİ KONUŞSAYDI

BALKANLAR’DAN
İZLENİMLER -6-

TUNA NEHRİ KONUŞSAYDI

HALİT GÜLER / Başkan Yardımcısı

Kırcaali’den, ilçe statüsünde bir yerleşim merkezi olan Mestan- lı’ya geçtik. Aslına bakılırsa esas hedefimiz Mestanlı idi. Çünkü, Mestanlı’da Türkiye Diyanet Vakfınca finanse edilen İmam-Hatip Lisesi vardı. Yolumuz buralara düşmüşken Filibe ve Kırcaali’yi de görmemezlik edemezdik.
Doğruca İmam-Hatip Lisesi’ne gittik. Okul tatil olmasına rağmen girişte Müdür ve arkadaşları tarafından karşılandık. Türk Belediye Başkanı Sabahattin Ali ile öğle yemeğinde beraber olduk. Okul Müdürü yemekte şunları söyledi:
"Okulumuz Türkiye Diyanet Vakfı tarafından tefriş edilmiş ve şu gördüğünüz şekle kavuşturulmuştur. Okulumuzda 96 öğrenci bulunmaktadır. Bu öğrencilerden 16’sı mezun olunca geriye 80 öğrenci kalmıştır. Bu sene 69 öğrenci daha almayı düşünüyoruz. Şimdilik müracaat eden olmadığı için kız öğrenci alamıyoruz, ilerde kızların da müracaat edeceklerini ümit ediyoruz." İmam-Hatip Lisesi nin bitişiğinde bir de cami bulunuyor. Sanki tatbikat camii gibi. Caminin cemaat tarafından bizzat tamir edildiğini görmek bizi duygulandırdı. Tamamlanan minare külliyeye ayrı bir güzellik kazandırmış. İmam-Hatip Lisesi ile camiyi, yalnız okulun bahçesinde değil, gönüllerinde de birleştiren soydaşlarımızdan izin isteyince: “Hemen gitmek olur mu? Durun bakalım daha yeni geldiniz. Size doyamadık. Sizde Anavatan kokusu var." diyerek boynumuza sarıldılar. Bu samimi gayretin yalnız Mes- tanlı’ya değil, bütün Bulgaristan’a faydası dokunacağı inancıyla soydaşlarımızın nasırlı ellerini sıkarak izin aldık.
Mestanlı’dan Kırcaali’ye dönerken çevrenin güzelliğine doyamıyarak bu güzellikle bir müddet beraber olmak için bir çeşmenin başında durduk. Herşey çok güzeldi. Filibe Müftüsüne burada veda ettik. Doğrusunu söylemek gerekirse müftüden ayrılmak, bu muhteşem manzaradan ayrılmak kadar zor olmadı.
Rahat bir yolculuktan sonra akşam karanlığı bastırmadan Sofya’daki otelimize ulaştık. Akşam yemeğini Lübnan lılara ait bir lokantada yedik. Daha çok Müslüman yabancıların uğradıkları temiz bir yer.
Filibe’deki Osmanlı eserlerini, Kırcaali’deki Medreseyi, Mestanlı’daki İmam-Hatip Lisesi’ni ve çeşme başındaki çaylı manzarayı düşünerek uykuya varmak daha tatlı oluyor.
Sabahleyin aynı tatlılıkla kalktık. Saat 09.30 da otelden ayrıldık.
Daha çok yeşil olmada birbirleriyle yarışan dağları, tepeleri, vadileri ve düzlükleri zevkle seyrederek, yolumuza devam ettik.
Gözlerimi ayıramadığım tabiattan zihnimi ayırarak şunları düşünmeye başladım:
Balkanlar’da soydaşlarımız çeşitli baskılarla ve cazip tekliflerle göçe zorlanmışlar. Bunun neticesinde onların büyük bir kısmı buraları terk etmiş. Terk etmişler ama, tarihi eserlerimizi beraberlerinde götüremedikleri için camilerimiz, medreselerimiz, türbelerimiz, köprülerimiz ve şehitliklerimiz buralarda kalmış. Sahip çıkanları olmadığı için kaderlerine terkedilmiş. Kalanlarda yıkılmak ve yok olmak üzere. Bu topraklar 500 sene bizim hükümranlığımızda kalmış. Şimdi de kalsın gibi bir düşüncemiz yok. Bu 500 senelik zaman içinde biz Balkanlar’a hep iyilik yapmışız ve hizmet etmişiz. Medeniyet götürmüşüz ve kültür seviyesini yükseltmişiz. Osmanlıdan Balkanlar ın insanı memnun, tabiat memnun, hava ve su memnun. Tuna Nehri memnun. Vardar Ovası memnun. Şardağ memnun...
Osmanlılardan çok Balkanlar’a hakim olan, bu topraklarda, onlardan fazla kalan ve kalmaya da devam edecek olan Tuna Nehri dile gelse de bir konuşsa. Tarihçilerin bile yazmadıklarını ne güzel anlatacak. Tuna Nehri bir konuşabilse... O zaman dünya Balkanlar’a ait daha çok şey öğrenecek.
Gözümüzün takip ettiği harika tabiata zihnim tekrar takılınca bu derin düşüncelerden kurtulabildim. Hem bakışlarımla ve hem de düşüncelerimle dikkatimi yola verdim. Sofya’dan sonra ne kadar mesafe katettik bilmiyorum ama, bir müddet sonra kendimizi dalgın bakışlarla Kustendil Fatih Sultan Mehmet Camii’nin yanında bulduk.
Fatih Sultan Mehmet zamanında mı, yoksa Kanuni Sultan Süleyman zamanında mı yapıldığı pek bilinmeyen, lâkin Fatih Sultan Mehmet Camii olarak takdim edilen mabedin dıştan görünüşü, işlek bir cadde üzerinde olmasına rağmen, kelimenin kâmil manasıyla perişan ve yürekler acısı. Daha caminin içini görmeden bizde beliren kanaat bu oldu.
Zorlukla caminin içine girince perişanlığı hakkındaki kanaatimiz hiç değişmedi, üstelik daha da arttı. Caminin iç kısmının bir bölümünde iskele var. Güya iskele tamir etmek için kurulmuş. Kurulduktan sonra da caminin herhangi bir yerine ufacık bir taş olsun konmamış. O halde bu iskelenin işi ne? İşi camiyi gerçekten tamir ettirmek isteyen kimselerin yeni bir iskele kurmalarına da mani olmak. Göstermelik bir iskele. Demekki cami yıkılıncaya kadar iskele orada kalacak. Tarih boyunca İmparatorluklar kurduk, büyük işler başardık, Balkanlar da 500 sene kaldık, lâkin bu düzenbazlıklara hiç tevessül etmedik. Kiliselere, Havralara... dokunmadık. Biz onlara yapmadık, onlar bize niye yapıyorlar acaba?
Minarenin şerefesinin yarısı düşmüş, galiba diğer yarısının daha düşmesini bekliyorlar.
Görünen manzara o ki, Müslümanlar ezana hasret, medeniyetten anlayan ve kültüre değer verenler düşünceye hasret. Minare boyu karşı tepelerde yükselen camiye komşu çınarların gölgesi cemaate hasret. Sanat zevki ve ilmi gayreti olanlar insafa hasret...
Mabedlere böyle davrananların bu dünyada başlarına gelecek daha çok sıkıntılı işler var demektir...
Mihrabın önündeki demir iskele daha dayanıklı görünüyordu. Bu iskelenin demirleri bu kurnazlıkları düşünen insanların vicdanları gibi paslanmış. Ağaç iskele bir müddet sonra çürür ve çöker. Veya ağaçlarını yakmak için alır götürürler. Bu demirler paslanır ama, çökmez. Mihrap yok oluncaya kadar durur. Mihrap yok olunca da burası cami değil derler ve işi bitirirler.
Vaktiyle görkemli dini merasimlere ve kalabalık cemaatlere me- kanlık yapmış olan ulu mabed, şu anda tuvalet olarak kullanılıyor. Soydaşlarımız üzüleceğimizi bile bile bu camiyi bize gösterdiler ki, bir çaresine bakılsın diye. Kasabada Müslüman Türk nüfusunun yok denecek kadar azalmasının da caminin bu hale gelmesinde önemli rolü var. Caminin etrafında yuvalanan Bulgar satıcılar her türlü ihtiyaçları için camideki göstermelik iskelelerin arasına koşuyorlar. Halbuki vaktiyle bu camilerden yükselen adalet ve merhamet, bugün bu mabede bu çirkin muameleyi reva görenlerin dedelerini hainlerin, zalimlerin kanlı ellerinden kurtarmıştı. Bu camilerde Allah’a ibadette bulunan Osmanlılar, bu camiyi tuvalet olarak kullananların bu günlere ulaşmalarına sebep olmuşlardı. Bulgarlar, insafa gelipte bütün bunları ne zaman düşünebilecekler bakalım. Onların insafa gelmelerini beklersek daha çok zaman ve mabed kaybederiz.
Ey koca Fatih! İstanbul’u fethettiğin zaman bir tek kiliseyi, bir tek Sinagogu kapattın mı, yakıp yıktın mı? Doğrul da bir bak, senin sonsuz müsamahana ve eşsiz adaletine sığınan insanların torunları camileri ne hale getirmişler!..
Fatih Sultan Mehmet Camii’nin yürekler parçalayan durumuna üzülerek ve içimiz sızlayarak, yolumuza devam ettik ve Makedonya cihetindeki Bulgar gümrüğüne geldik.
Buralarda görülen manzara, Komünizmin gelişen ilim ve tekniğe rağmen hakimiyeti altına aldığı ülkeleri nerelerde tuttuğunun canlı örnekleri. Bu insanlarda kabahat yok. Kabahat kötülük yapmaktan, iyilik yapmaya fırsat bulamayan ye zaman ayıramayan Komünizm’ de...