Makale

BİR GARİP DÖNEM GENÇLİK

BİR GARİP DÖNEM
GENÇLİK

Abdulbaki İscan/Ahmet Arslan

Her yönüyle oldukça zengin birikime sahip geçmişimize zaman zaman hasretle bakmak, zaman zaman da geçmiş üzerinde yoğun bir şekilde durmak, hem bu günümüzden duyduğumuz sıkıntıyı, hem de gelecekten duyduğumuz endişeyi belirtiyor olsa gerek. Geçmişe özenle bakmamız daha iyi yarınlar, daha güzel bir dünya istememizdendir belki de. Belki de bir türlü gerçekleştiremediğimiz, bununla birlikte hayallerimizden de eksik etmediğimiz güzel günlerin hasreti bizi geçmişten ders almaya itiyor. Bugün yaşanılan hayatın bizle- re tattırmadığı, bizi mahrum bıraktığı kıymetler belki de özlenen şeyler. Özlemlerimizi başarılarla dolu bir mazinin kırıntılarından gönlümüzde büyüttüğümüz fidanların esintisi olarak da niteleyebiliriz. Cahiliyye devrinin gençliğini hangi Müslüman özleyebilir, sıkıntılarla dolu bir buhran dönemini kim arzulayabilir ki?
’Şu andan geriye doğru insanın ilk yaratılışına kadar geçen zaman gibi basit bir anlam ifade etmeyen, fakat her insanın hasret duyduğu bu büyük zamanın şu veya bu parçası olan geçmiş; genellikle insanın hayatında geçmişle karşılaştırılan kısım olan bugün ve içinde bulunduğumuz andan itibaren sonsuza kadar uzanan zaman dilimi olan gelecek’ (Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Prof. Dr. Erol Güngör, S. 30). tanımlamalarına göre geçmişi hasretle yad etmenin sebebini yaşanabilir bir dünya olarak izah etmek mümkün. Yaşanabilir bir dünyaya sahip olmak ise bu günümüzün dinamikleri ve geleceğimizi teslim edeceğimiz gençlerimizi millî kültürümüze ve çağın gereklerine göre eğitmekten geçiyor. Prof. Dr. Erol Güngör’ün dediği gibi "Madem ki bir zamanlar bizim hayatımıza hakim olan ve dünyanın o durum içinde hakikaten yüksek bir seviye ifade eden kıymetlerimiz, yeni dünyanın şartlarına uymayacak bir halde kalmıştır, şu halde bizi bir millet olarak yaşatabilecek Batı medeniyetinin temel kıymetlerine bir an önce kavuşmaya çalışmalıyız. Ancak onun mahallî renklerinden uzak objektif kıymetlerini kazandığımız takdirde modern bir millet haline gelebilir ve bu millete ait kıymetlerin yeni nesillerde şuurlanmasını temin edebiliriz" (aynı eser, S. 261).
Geride bıraktığımız yüzyıl büyük imparatorlukların yıkılmasına, dünya savaşlarına, yeni ideolojilerin kurulmasına, bir kısımlarının iflaslarına şahit olduğu gibi, teknolojik ve kültürel anlamda da birçok değişime sahne oldu. Bununla beraber yaşanan bu olayların insanlar üzerinde çok büyük etkiler meydana getirdiğini söyleyebiliriz. Giderek kültürel farklılıkların azaldığı dünyamız, aynı zevklere sahip kültür ve tarih mirasını reddeden, eskiye ait olanın değerden düştüğü bir mekan haline geldi. İnsanlar bu yüzyılda birçok çatışma ve yıkımı ibretle izlerken, aynı zamanda bu yıkılışlardan, çöküşlerden ve bunların neden olduğu olumsuz sonuçlardan da ister istemez etkilenmek durumunda kaldı. Tedirginlik, hayal kırıklığı, yabancılaşma, kültür çatışması ve kimlik bunalımı özellikle genç nüfusu büyük oranda etkisi altına aldı.
Yeni yeni ortaya atılan fikirler, yeni bilgiler, hayat görüşleri ve değer yargıları, gençlerin kendi kimliklerini oluşturma sürecinde oldukları bir dönemde, onların üzerinde varlığını iyice hissettirdi. Gençler içinde bulundukları dönemin bir yandan oldukça çekici, öbür yandan da beyin yıkayıcı faaliyetleri içerisinde bocalarken, kendi geleneksel kültürlerinden kopmaya, onlara yabancılaşmaya başladılar. Sorgulamadan, anlamadan, herhangi bir eleştiriye dahi gerek duymadan bu çekiciliğe kendilerini kaptırdılar. Önlerine sunulanı tereddütsüz kabul etmek durumunda kaldılar.
İçinde bulundukları ortama ve bu ortama bağlı olarak gelişen özelliklere göre çeşitli gençlik gruplarının olmasından dolayı genç nüfus üzerinde belirgin bir şekilde meydana gelen bu etkilenmeyi her kesim üzerine yaymak elbette doğru değil. Köy ve şehir ortamında yaşama şartlarındaki farklılık bizi köy ve şehir gençliği gibi bir ayırıma götürüyor. Şehirleşme hareketlerinin yoğun olarak görüldügü ülkelerde bile geçiş halindeki toplumların oluşturduğu ne köy, ne de şehir özelliği göstermeyen yeni gençlik grupları ortaya çıkıyor.
Konuya gençlerin uğraşıları yönünden bakınca, çalışan gençlik, okuyan gençlik, geliri az ya da geliri çok olan gençlik, üniversite gençliği gibi ayırımlar yapmak gerekiyor. Ancak günlük hayattan alınan kesitlerin ortaya koydukları pek de iç açıcı görünmüyor. Hemen hemen bütün dünya ülkelerini tesiri altına alan çağın getirdiği bu problemler normal olarak bizim gençliğimizi de etkiliyor. Bu oluşum, kimi zaman hayatı anlayış tarzı, kimi zaman bir düşünce tarzı, kimi zaman yeme, içme, giyim ve davranış tarzı şeklinde kendini gösteriyor. Aile içi yaşantıdan tutun da çevre ile ilgili diyaloglara, arkadaşlık ilişkilerine kadar bu etkileşimi gözlemlemek mümkün. Sonuç alarak da bu etkileşimin tesiriyle genç ile başta ailesi ve daha önceki kuşaklar arasında çatışma, huzursuzluk ve sonradan kapatılması mümkün olmayan uçurumlar meydana geliyor.

GENÇLİĞİN TANIMI
Konu ile ilgili hemen hemen bütün kitaplarda gençlik, psikolojik ve sosyolojik değişme çağı, çocuklukla olgunluk arasında bütün hayata şekil veren bir geçiş dönemi olarak anlatılıyor ve bu devrede bilhassa psikolojik ve sosyal gelişimin ön planda olduğu belirtiliyor. UNESCO’nun bir yayınında gençlik için üç ayrı tanımlamada bulunuluyor:
- Gençlik, 15-25 arasındakilerden meydana gelen bir yaş grubudur.
- Genç, öğrenim yapan, hayatını kazanmak için çalışmayan ve kendine ait bir konutu bulunmayan kişidir.
- Genç, geniş bir hayal gücüne sahip olan, cesaretin çekingenliğe ve macera isteğinin rahatlık duygusuna üstün geldiği insandır (Doç. Dr. Birsen Gökçe, Gecekondu Gençliği, S. 16).
Gençliği bir yaş değil, bir hal olarak tanımlayanların yanında Aristo gibi gençliği “ölçü tanımamak, ihtirasla hareket etmek ve her- şeyde aşırılığa kaçmak” gibi tamamen duygusal kavramlarla değerlendirenlerde görülüyor.
Çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık gibi insan hayatının belli başlı dört çağdan oluştuğu dikkate alındığında ise bu çağların her birinin kendine has özellikleriyle diğerlerinden ayrıldığı farkediliyor. Bununla bebarer her insanın kesin olarak şu yaşta çocukluktan ayrılıp, bu yaşta gençliğe girdiği ya da şu yaşta olgunlaştığı konusunda kesin bir kanaate varmanın güç olduğu kabul ediliyor (aynı eser, S. 16). Bununla birlikte insan gelişiminin çok yönlü bir konu olması ya da biyolojik, psikolojik ve sosyolojik gelişimin aynı yıllara rastlamaması nedeniyle çeşitli ülkelerin bilimsel ve mesleki disiplinlerin ve uygulamaların gençlik tanımı ve yaş konusunda farklı düşüncelere sahip olduklarını ortaya çıkarıyor.
İlim adamları tarafından ergenlik çağına giren gencin çocukluktan çıktığı, toplumda yeni bir çevreye girdiği; bu devrenin stres getiren geçici arzularla dolu, başkaldırmaya meyilli, bahar havası gibi değişken ve fırtınalı olduğu dile getiriliyor.
Toplumların geleceğinin önemli bir göstergesi olan gençlik, atılgan, hareketli ve idealist nitelikleriyle dikkat çeken sosyal bir grup olarak da değerlendirilebilir. Gençlik dönemindeki sahip olunan değerlerin, eğitim ve öğretim yoluyla kazanılanların sonradan değişmeyeceğini söylemek mümkün değil. Çünkü kişinin gelişmesi ve sosyalleşmesi ömrü boyunca sürüyor. Bedenin gelişmesi ise gençlik dönemi sona erince duruyor. Fakat ruhî ve manevî gelişmesi devam ediyor. Çoğu zaman gençlik döneminde takip edilen davranış şekilleri ve değer yargıları ferdin sosyalleşmesi ile birlikte terk ediliyor veya zenginleşerek yenileniyor. Onun hayatınının en önemli noktalarından biri, belki de birincisi olan bu devrede genç, kendisini bir şahıs olarak, yetişkinler içerisine katmak için hazırlamak gayreti içerisinde oluyor. Bu dönemde tenkitçi bir tavırla her türlü değeri tahlil ve tenkit ederek sorguluyor. Gençlerin yaşamlarının bu önemli kesiti bazı araştırmacılar tarafından "ikinci doğuş" devri olarak adlandırılıyor.
Ayrıca bu çağda gencin, sosyalleşmenin, çağına has hissi taşkınlıklar içinde, şahsiyetinin sınırlarını aşarak, düşünce yapısını olgunlaştırmanın, kıymet hükümlerine düzen vermenin, cemiyet içinde sivrilmenin ve toplumda söz sahibi olmanın çabası içinde olduğu da genel bilgi düzeyinde görülüyor. Tabi- ki bütün bu tutumlar gencin kişilik arayışı şeklinde özetleniyor.
Biyolojik, psikolojik, ve sosyal bir değişme ve olgunlaşma dönemi olan gençlik, çocukluk ile olgunluk arasında bütün hayata şekil veren bir geçiş dönemi; bir başka ifade ile gençlik, insan hayatında çocukluğun bitmesinden yetişkinlik safhasına kadar devam eden ve çeşitli merhaleler içerisinde kendini gösteren devreye deniyor.
Çocukluk dönemini geride bırakan genç, toplumda kendini gösterme, ısbat etme arzusu, beğenilme, takdir görme hissinin bir ifadesi veya sembolü olarak bir takım kötü alışkanlıklar da edinebiliyor. Çoğu genç bu yolla aile içindeki otoriteye, okul disiplinine, çevreden gelen baskılara, âdet ve geleneklerin sınırlamalarına karşı özgürlüğünü, kendine duyduğu güveni sanki sessiz bir şekilde ifade ediyor.
Şu da bilinen bir gerçek ki insan, çocukluktan olgunluğa kadar uzanan zaman diliminde hep kendine örnek alacağı, benzemeye çalışacağı bir model arıyor. Bulduğu modelin duygu, düşünce ve davranışlarını takip ederek onu taklit etmeye çalışıyor. Bu da gencin toplum tarafından beğenilmek istenmesi ve üstün görülme ve alâka görme, şahsiyetine kavuşabilme arzusundan kaynaklanıyor. Model seçiminde ise şahsî özellikleri ve ona hâkim olan duygular önemli rol oynuyor. Mesela kendine model olarak seçtiği bir kişinin giyimi, konuşması, yürüyüşü ve saç şekli gibi hususiyetleriyle onu taklit eden genç, onun içki, sigara, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklarını benimseyebiliyor. Yani genç, kendine model olarak seçtiği insanın iyi ya da kötü alışkanlıklarını aynen alabiliyor.
Bununla birlikte toplum genelinde belki de gençlik problemlerinin ilk kültürel boyutunu gençlik davranışlarının doğrudan doğruya olumsuz olarak değerlendirilmesi oluşturuyor. İsyankâr gençlik, suçlu gençlik, sorumsuz gençlik, evde büyüklerine, okulda öğretmenlerine başkaldıran gençlik gibi kavramlar, toplumun bu yaş gurubundakilerin davranışlarını ölçü dışı görmeleri ve değerlendirmeleri sonucu ortaya çıkıyor.
Gerek şehirde, gerekse taşrada yaşayan, okuyan, okumayan, yurt içinde, yurt dışında bulunan gençlerimizi zor günlerin beklediğini tahmin etmek hiç de zor değil. Onların karmaşıklıklar içindeki problemlerini anlamada olduğu gibi, onları çözmede de gençlerin içinde bulundukları psikolojik şartları göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bunun için de temel şartın onlarla sağlıklı bir iletişim kurmak olduğu ve bu iletişimin ne kadar sağlıkIı olursa, problemlerin teşhisinin ve çözümünün de o derece kolay olacağı açık. Bu iletişim vasıtasıyla gençlerimizin gerek aileleriyle, gerek çevreleriyle, gerekse bir önceki kuşaklarla daha rahat, daha mantıklı iletişim kurabilecekleri muhakkak.

KÜLTÜR. DİL VE GENÇLİK
Toplumların tarihî değişme süreci içerisinde dünden bugüne, bu günden yarına uzanan akışlarında, millî kültürü temsil bakımından dil ve gençliğin birbirine paralel olarak fonksiyon ve görevleri bulunuyor.
İnsanların birbirieriyle anlaşmalarını sağlamak üzere küçük ses birliklerine dayandırarak oluşturdukları kelime ve şekiller dünyası olan dil, aynı zamanda insan varlığının toplum içerisindeki binlerce yıllık yaşayışının zaman süzgecinden geçirilmiş anlam ve özünü de ihtiva ediyor. Bu bakımdan dil, yapısının ve görevlerinin ayrıntılarına doğru inildikçe insan, toplum ve millet varlığına hükmeden çok yönlü ve anlamlı bir sistem olarak karşımıza çıkıyor. Her dil o dili konuşan toplumun tarih sahnesine çıkışı ile birlikte varlık kazanmaya başladığı, yapı ve işleyişindeki şekillenmeyi, duygu ve düşünceleri karşılayabilme güç ve zenginliğini o toplumu oluşturan milyonlarca insanın asırlarca devam eden birlikte katkıları ile elde edilebileceği için hem sosyal yapının gerçek bir aynası durumunda, hem de sosyal bir kurum niteliğinde görülüyor. Bu özelliğinden dolayı toplumun fertlerine sosyal bir akrabalık bağı ile bağlanan dil ile toplum arasındaki bu bağ, onu toplumun yapısına yön ve şahsiyet veren kültür ile de bağlantılı kılıyor. Bir milletin manevî varlığını duygu ve düşünce birliğini oluşturan değerler bütünü şeklinde özetleyebileceğimiz kültürün, sahip olduğu topluma göre kendine mahsus bir çekirdek yapısı ve özü bulunuyor. Kültürde meydana gelecek boşluklar ve çöküntüler millet ve devlet varlığını içinden kemirerek geleceği tehlikeye sokuyor.
Aynı zamanda kültürün en iyi koruyucusu, ifade vasıtası ve insanların düşüncelerini ifade yolu olan dil, kültürün meydana gelmesinin ve geliştirilmesinin de aracı sayılıyor.
Bütün bir toplumun ortak malı olan dil ile millî kültür arasındaki bağlantıda gençliğin vazgeçilmez bir yeri ve temsil görevi bulunuyor. Millî kültür değerlerinin nesilden nesile özü bozulmadan geliştirilerek aktarılmasının manevî vasıtasını dil, maddî vasıtasını da gençlik olarak tanımlamak mümkün. Gençlikteki yenileşme ve değişme arzusu, ancak millî kültür kaynağından beslendiği, yani millî özellikleri koruduğu takdirde özünü kaybetmeden yenilenerek yol alabiliyor ve üreteci olabiliyor. Aksi halde, taklitçilik yolu ile yavaş yavaş kendi benliğinden uzaklaşıyor. Bu da idealizmden yoksun bir kültürsüzlüğü beraberinde getiriyor ve gençlik elinde olmadan bir kültür boşluğuna doğru sürüklenmeye başlıyor.
Gençliği millî kültürümüze bağlı olarak yetiştirmek için, önce kendi millî değerlerimizi tanıtmamız, tarihimizi, örf ve ananelerimizi öğretmemiz, yani gençliğe millî şuuru vermemiz gerekiyor. Atatürk’ün de dediği gibi: "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin durumu ne olursa olsun, en evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, millî ananelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etme lüzumu öğretilmelidir.”
“ Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa devletin varlığı ve milletin birliği ile bağdaşmayan bütün zararlı unsurlarla mücadele lüzumunu millî fikirleri, zıt fikirlere karşı fedakârca ve heyecanla savunma zarureti öğretilmelidir."
Millî varlığı geleceğe taşımak ve onu “Ebed-Müddet" kılabilmek için toplumda fertlerin ve sosyal grupların ortak irade sahibi olmalarını sağlamanın son derece gerekli olduğu açık. Bu ortak iradenin eksikliği, milletlerin tarihini müzelere hapsediyor ve kolayca eritilebiliyor. Zamanın, çağın farkına varmadan kö- rükörüne geçmişi taklit kadar, millî kültür kaynağından koparak yabancılaşma, top- lumları bugün ve yarına taşıyacak olan gençliğin yetiştirilmesi, eğitilmesi ve topluma kazandırılması için en önemli bir ilke olarak karşımız-

KUSAK ÇATIŞMASI
İnsanın en dinamik ve en akışkan dönemi olan gençlik devresinde kişi sürekli gelişim ve değişim istiyor. Toplumsal hayat içerisinde kültürel faaliyetler yoluyla hayatı öğrenmekte olan genç, normal olarak da bunları sürdürürken kimlik ve kişilik sorunlarıyla karşılaşıyor. Gençlik bu dönemde toplum, birey etkileşimi sonucu bir taraftan kültür aracılığıyla kendi kimliğini oluştururken, diğer taraftan da kültürün sağladığı imkânlardan yararlanarak şahsiyet sahibi oluyor.
Ekonomik ve teknolojik yapı değişmeleri köyden şehire göçe ve hızlı bir kentleşmeye yol açtığı için bu hareketlenmenin doğal sonucunda da işsizlik, yoksulluk gibi sosyal problemlerin yanısıra, var olan değer yapılarının da yitirilmesi ve yabancılaşma ile karşı karşıya kalan gençlik ile önceki kuşak arasında çatışma ortaya çıkıyor. Böylece üyesi olduğu toplumdan uzaklaşan genç, içinde yaşadığı kültüre ters düşebiliyor.
Gençlik, çağı yakalama düşüncesiyle kendi kültüründen olmayan, başka medeniyete ait değerleri taklit yolunu seçerek, onların giydiği gibi giyinip, dinlediği müziği dinleyebiliyor. Bu gün dünyada söz sahibi ülkelerde insanlar, manevî boşluk, maddecilik ve faydacı normların gerektirdiği yalnızlaşma, aileden kopup ayrı yaşama, topluma karşı aykırı davranışlar içinde ya kendini uyuştururak, çevrenin monoton ilişkilerinden kurtulma ihtiyacı duyuyor, ya da garip giyinişlerle veya müziklerle dikkatleri çekmeye çalışıyor.
Teknolojinin gelişmesi, sosyo-ekonomik şartlar ile yakından etkilenmiş, şehirleşme, endüstrileşme ve modernleşme gibi kavramlar ve bu kavramların doğurduğu ilişkiler günlük hayatın bir parçası halim aldığı günümüzde, modernleşme ile sosyal değişme farklılaşmayı meydana getiriyor. Farklılaşma yeni faaliyetleri oluşturan geleneksel yapının çözülmesine yol açarak, inanç ve değerler sistemini değiştiriyor. Böylece bir takım sosyal dalgalanmalara zemin hazırlanarak ve modernleşmenin hızı değer yargıları arasındaki farklılaşmanın derecesini arttırıyor. Geleneksel şartlar altında yetişen kuşaklar, çocuklarını kendilerine göre geleneksel olmayan şartlar altında yetiştirmek zorunda kalıyorlar. Bu konun evrensel boyutu, her kuşağın kendinden önceki kuşağı kınaması ve yadırgaması olarak görülüyor. Babalar ve anneler çocuklarını isyankâr, söz dinlemez ve eskiye kıyasla dejenere olmuş bir kuşak olarak görüyor. Gençler ise büyüklerini tutuculukla suçluyorlar. Böylece eski kuşak ve yeni kuşak ayırımı ve çatışması her devirde geçerliliğini sürdürüyor.
Bununla birlikte ana-babalar, içinde bulundukları yaşı göz önünde bulundurmadan çocuklarının da kendileri gibi yetişmelerini, kendi davranış ve tutumlarını benimsemelerini ve kendilerinin amaçlarını gerçekleştirmelerini istiyorlar. Gençler ise kendi yaşantılarını düzenlemekte ve inisiyatiflerini kullanmakta bağımsız olmayı tercih ediyorlar. Gençler büyüklerden bağımsız olmayı istedikleri nisbette arkadaş çevresine de özellikle yaşıtlarının tutum ve davranışlarıyla bağımlı oluyorlar. Bu durum gençlerin, yetişkinlerin kültüründen ziyade kendi alt kültürlerini tercih etmesi ve ona bağlanması anlamını taşıyor. Böylece kültürel değişkenlerle gençlik sorunları arasında yakın bir ilişkinin var olduğu görülüyor.
Bugünkü gelinen noktada gelişen ve değişen dünya şartlarına ayak uydurmada sevgi ve hoşgörüye dayanan yüksek moral değerlerine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulduğu bir gerçek. Gençlerin bu moral değerleri çerçevesinde geçmiş ve gelecek arasında akılcı bağlar kurarak ülkeyi dünyada layık olduğu konuma getirecek yegane ümitler olduğu muhakkak.

ZARARLI ALIŞKANLIKLAR VE GENÇLİK
İnsanların refah seviyelerinin yükselmesine sebep olan, hızlı gelişen bilim ve teknolojinin, birçok problemi de beraberinde getirdiğine değinmiştik. Özellikle son yıllarda milletlerarası bir sorun haline gelen alkol ve uyuşturucu kullanımının ve oluşturduğu bağımlılığın, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde büyük boyutlara ulaştığı televizyon ekranlarında ve gazetelerin sütunlarında hemen hemen her gün yer alıyor. Alınan önlemlere rağmen alkol ve uyuşturucu kullanımı alışkanlığının giderek artmakta olduğu görülüyor.
Genç bir nüfusa sahip olmamız nedeniyle milletçe sorumluluklarımız her geçen gün artıyor. Maddî çıkarlar her geçen gün daha da ağırlık kazanıyor, para hırsı gözünü bürümüş bir takım menfaat grupları, yeraltı örgütleri kurarak uyuşturucu maddeleri el altından piyasaya sürerek genç beyinleri zehirliyor.
İçinde yaşadığımız asırda dünya gençliğini ve toplumunu ciddi şekilde tehdit eden bu alkol ve uyuşturucu belasıyla mücadele etmenin, insanların sağlığına verdiği zararları öğretmenin, bu alışkanlıklardan kurtulmanın çarelerini bulmanın, ticaretini yapanlar hakkında gereken tedbirleri almanın bütün milletler için insanlık adına kaçınılmaz bir görev olduğu muhakkak.
Ülkemizde özellikle geçtiğimiz yıllarda meydana gelen terör eylemlerinin para ve malzeme kaynağının da uyuşturucu madde kaçakçılığından elde edilen gelirlerden karşılandığı biliniyor. Ancak son zamanlarda kaçak olarak elde edilen uyuşturucu maddelerin kullanılması ve kaçakçılığının önlenmesi amacıyla dünyada ve ülkemizde başlatılan etkin mücadele sonunda uyuşturucu madde kaçakçılığına büyük darbeler vurulmasıyla birlikte, yalnızca polisiye tedbirlerle soruna çare bulmanın mümkün olmadığı da açık. Sorunun çözümü için aile ile okul yöneticileri, adlî ve İdarî merciler ile hekimler ve güvenlik kuvvetleri arasında sağlam bir işbirliğine ihtiyaç duyuluyor.
İçinde bulunduğumuz çağda gençlerin pek- çok sorunu çözüm bekliyor. Bununla birlikte bu sorunlar çözüme kavuşturuldukça yerine yenileri çıkıyor. Gençlerin potansiyel enerjilerini, ülkemize ve kendilerine faydalı olabilecek yönlere çevirebilmekle, sorunlarının üzerine kararlılıkla gitmekle ve onları anlamak için gerekli gayreti sarfetmekle, onların zararlı alışkanlıklara yakalanmalarını önlemek mümkün.
Unutmamak gerekir ki güvenli ve sağlıklı bir toplum, bedenen, ruhen ve zihnen sağlıklı bir gençliğe sahip olmakla gerçekleşebilecektir.

Kaynaklar:
Milli Kültür ve Gençlik Sempozyumu, Gazi Üniversitesi
Yayınları, Yayın No, 86, Ankara.
Gecekondu Gençliği, Doç. Dr. Birsen Gökçe, Hacettepe
Üniversitesi Yayınları.
Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Prof. Dr. Erol Güngör.
Gençlik ve Uyuşturucu Madde Alışkanlığı, MEB Yayınları.
Gençliğin Sorunları, 1992 yılı Kutlu Doğum Haftası Tebliği.
İbrahim Özdemir.




KIRAATHANELER KAHVEHANE OLURKEN

Evimizin hemen yanıbaşında olması dolayısıyla oldukça küçük yaşımda uzaktan da olsa tanıdığım kahvehaneler, aklımın bir köşesinde bir soru işareti olarak yer etmiştir.
Günün erken saatlerinden itibaren hemen her yaştan erkeklerin geldiği bu yer, büyük camlarının ardından gerek havasıyla, gerek ka- labalıklığıyla sergilediği görüntü açısından, bir çocuğun hafızasında yer etmeyecek türden değildi. Yaşları oldukça ilerlemiş insanlarla daha genç olanların ayrı ayrı gruplar halinde oturdukları bu yerde yazları devamlı, kışları ise içeriye girip çıkanlarla beraber açılıp kapanan kapısından çıkan duman, o yaşlarda şehrin havasını kirleten en önemli etken olarak görünürdü bana.
Günün her saatinde kalabalaklığı nedeniyle olacak ki, erkeklerin gitmeye mecbur oldukları yer diye düşüncelerimde yer eden kahvehanelerin insanlara neler verdiklerini anlamakta zorluk çekerdim. Kimdi bu kahvehanelerin sahibi, nelerle uğraşırdı insanlar oralarda? Okul gibi bir yer miydi? Eğer öyleyse öğretmenleri neden bu kadar gürültüye müsade ediyordu? Yoksa gidecek yeri olmayan insanların bir araya geldiği varlıkları insanların evi miydi kahvehaneler?
Çocuksu düşüncelerimin ve tasavvurlarımın yerini gerçek bilgiler aldığında aklımdaki birçok soruya hâlâ geçerli cevaplar bulmuş değildim.
Her sokakta olmasa bile her mahallede rastladığımız kahvehanelerin sayısı ne kadardır, Ankara’da kaç tane, İstanbul’da kaç tane, İzmirde, Bursa’da, Adana’da kaç tane kahvehane bulunmaktadır.
Bölgesel olarak kahvehanelerin dağılımı nasıldır, Türkiye’nin hangi bölgelerinde daha çok, hangi bölgelerinde daha az kahvehane bulunmaktadır?
Neden insanlar böylesine sağlıksız ortamlarda saatlerce otururlar, onları bir araya getiren şey nedir?
Eğlence mi, vakit geçirme düşüncesi mi, sohbet mi?
İnsanlar neden giderler kahvehaneye?
Kahvehaneye giderken orada yapacakları ile ilgili bir ön fikir oluşur mu akıllarında?
Yoksa insanlar kahvehaneye vardıklarında kendilerini ortamın şartlarına göre mi ayarlarlar?
Türkiye’de genel nüfusa göre kahvehaneye devamlı gidenlerin gitmeyenlere oranı nedir?
Hangi yaş gurubu daha çok mekan olarak kahvehaneleri seçer?
Nedir insanları kahvehaneye çeken?
Ortak özellikleri nelerdir bu insanların, nelerden hoşlanırlar, nelerden nefret ederler?
Tahsil durumları nedir?
Aile içi ilişkileri, cemiyetle olan bağları hangi düzeydedir?
Neler öğretir insanlara kahvehaneler, insanlar ne tür bir kârlâ ayrılırlar oradan?
Kitaplarda okuduğumuz, bir nostalji olarak resimlerde donup kalan, insanların fikir alışverişinde bulundukları, kitaplar okudukları kıraathane kaçtane var Türkiye’de?
Kahvehanelerin böyle bir fonksiyonu olmamalı yoksa, bu tür sorular gereksiz mi?
Eskiden kıraathane denilen yerler neden şimdi isim değiştirdi, kahvehane, sonra da kahve oldu?
Bu sorulara verilecek cevaplar son derece basit gelebilir sizlere, herhangi bir araştırma yapmadan ortalama bir tahmin bile yürütebilirsiniz belki de.
Ama nüfusunun büyük bir bölümünü gençlerin oluşturduğu bir ülkede enerjilerini, sağlıklarını, zamanlarını yok eden bir anlayışı nasıl izah edebilirsiniz ki?
Kaybettiğimiz zamanı nasıl geri getirebilirsiniz ki?
Elden gidince kıymetini anladığımız ve her biri birer hazine değerindeki bu kavramlara, çok geç olmadan sahip çıkmak, geleceği garanti olmanın en belirgin ve en mantıklı yolu.
A. İŞCAN



RÖPORTAJ:

Ankara Univ. İlahiyat Fak. Din Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Münir Koştaş
“İdeal gençlik, geçmişle gelecek arasında bir köprü kurabilecek gençliktir."
Gençlik kavramının kısa bir değerlendirmesini yapar mısınız?

Bir ülkenin geleceği o ülkenin gençlerinin yetişme durumlarına bağlıdır. Her toplum gençlerinin yetiştirilmesi için zamanın ihtiyaç ve şartlarına göre gereken tedbirleri almak durumundadır. Bunun için önce sosyal bir kategori olarak gençlik kavramının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Eğer bu soruya yaş grubu olarak bakacak olursak, gençlik 15-24 yaş dilimi arasında kalan bir yaş grubu mu, yoksa biyolojik kriterlerin dışında nesiller arası ilişkiler bütününde belli bir yeri olan deneye, gözleme dayanan bir realite mi? Batılı sosyologlar gençliği ve gençlik kavramını sosyal bir vakıa olarak endüstri toplumuna bağlamaktadırlar. Gençlik kavramı 19. yüzyılda yeni kitlesel eğitimin başlamasından önce mevcut değildi. Sanayileşme ve buna bağlı olarak okullaşma çağdaş toplumun genel toplumun genel temayülü olarak kabul edilebilir se de sadece garp medeniyetinin tarihi tecrübesinden hareket edilerek varılmış olan tanımların yetersiz olacağı aşikardır. Şu halde sanayi öncesi toplumlarda sosyal bir katigori olarak gençlik kavramı ile karşılaşılmaktadır. Ancak batılı sosyologların klasik görüşlerinin aksine sanayileşme ve onun tabi bir parçası olan kitlesel eğitim sistemi kendisine mahsus alt kültürü olan gençlik katagorisinin varlığı için ön şartlar değildir. Sosyal bir kategori olarak gençlik, sanayileşme öncesi toplumlarda da karşımıza çıkan bir vakıadır. Ancak sanayileşmiş veya sanayileşme yolunda bulunan çağdaş toplumlarda gençliği sosyal bir kategori olarak sınırlayan olay belli bir yaş kategorisinin uzunca süren bir dönem okullaşma sürecinden geçmesi ve bu dönemde çocuklukla erişkinlik arasında kaypak bir kategoride bulunmasıdır.
Çocukluk dönemi geride kalmıştır, fakat henüz genç yetişkin toplumda belli bir noktaya ulaşmış değildir. Bu yüzden gençlik çağı, bir belirsizlikler ve arayışlar devresidir. Bu çağ hayat için bir yön ve gayenin arandığı meslekî ve ailevî rollerin üstlenmesi için gerekli şahsiyet özelliklerinin kazanıldığı ferdin daha müstakil ve sorumlu bir kimse olarak hareket etmeye başladığı bir hazırlanma dönemidir.
Gençlik çağı, bir belirsizlikler ve arayışlar devresidir. Bu çağ hayat için bir yön ve gayenin arandığı mesleki ve ailevi rollerin üstlenmesi için gerekli şahsiyet özelliklerinin kazanıldığı, ferdin daha müstakil ve sorumlu bir kimse olarak hareket etmeye başladığı bir hazırlanma dönemidir.
Bu dönemin en başta gelen psikolojik özellikleri nelerdir?
Kişilik bunalımı, isyankârlık, hayat gayesi oluşturma, sorumluluk duygusunun gelişmesi, hayattan tatmin arama, macera ve hareket isteği bu dönemi en başta gelen psikolojik özellikleridir. Bu hareketler onların dinî yaşayışları üzerinde de etkili olmaktadır.
Sizin, ülkemizdeki özellikle üniversite eğitiminden geçmekte olan gençlerin dinî yaşayışları ile ilgili kitap olarak basılmış bir de çalışmanız var.
Evet. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakül- tesi’ne gelmezden önce Gazi Eğitim Enstitüsünde de uzun süre hocalık yapmamadan dolayı oradaki farklı kategorilerden gelen öğrencilerle tanışma imkanım olmuştu. Zira bu üniversite öğrencilerinin dine bakışı ile ilgili olarak yaptığım çalışma Türkiye’nin yedi bölgesinden gelmiş olan insanları ihtiva ediyordu. Bizim elimizdeki deneye ve gözleme dayanan verilerle burada bin küsur kişi içerisinde yapılmış olan ve ’Üniversite Öğrencilerinde Dine Bakış’ isimli bu araştırmada ör- neklem sıralaması içerisinde-, öğrencilerin bölgelere göre dağılımı, ülkemizin Akdeniz, Karadeniz, İç Anadolu, Marmara, Doğu Anadolu, Güney Doğu Anadolu, Ege ve yurt dışından olmak üzere hepsinden aşağı yukarı yüzde oranları birbirine müsavi bir tarzda yapılmış olduğu için bu ülkenin farklı bölgelerinden gelen üniversite seviyesindeki kişilerin dine bakışları üzerinde bir araştırma yapmıştım.
Gençlik genelde anlatılırken, isyankâr gençlik, âsi gençlik, problemli gençlik, sorunlu, sorumsuz gençlik gibi tanımlamalarda bulunuluyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Psikolojik olarak gençlerin çocukluk döneminden olgunluk dönemine geçtikleri anda otoriteye karşı gelmeleri gayet tabiî olan bir hadisedir.
Yani bu dönemin bir özelliğidir.
Gayet tabi, dönemin bir özelliğidir. İkinci olarak da bizim toplumumuzdaki verilmiş olan belirli bir eğitim ve terbiye sisteminden kaynaklanmaktadır. Bize göre âsi gençlik dediğimiz şey, eskilerin kabul ettikleri değer yargılarının belki biraz kritik edilmelerinin sonucudur. Yani büyükler ve yetişmişler onları âsi olarak görüyorlar. Aslında bu toplumdaki bir intibak ya da intibaksızlık meselesidir. Yani bir eğitim problemidir. İçinde bulundukları toplumun değerlerini ve normlarını kritik ediyorlar. Tabi eskiden bunlar olmadığı için ve şimdi ortaya çıktığından dolayı bunları âsi gibi değerlendiriyorlar. Bence âsi değil, bu bizim eğitim ve terbiye sistemimizden ileri geliyor. Bizim eğitim ve terbiye sistemimizde söz gümüş ise sükut altındır derler. Dolayısıyla konuşmamanın altın olarak telakki edildiği bir yerde konuşan gençliğin âsi olarak nitelendirilmesi gayet tabi olan bir gerçektir. Ama sapmalar vesaireler olduğu anda onlar zaten normalin dışında olan şeylerdir ki asıl gençliği ilgilendirmez. Ama günümüzün şartları itibariyle gayet tabiidir ki normal hadiselerin dışarısında cereyan eden şeyler-, ulaşım imkanlarının, haberleşme imkanlarının son derece artmış olduğu bir dönemde gençler bazen olumsuz durumlarla karşı karşıya kalabiliyorlar. Yoksa tamamen gençliği âsi ve problemli diye nitelendirmenin hoş olmayacağını düşünüyorum.
Yani kültürel bir farklılık mı söz konusu, ya da bir çatışmadan bahsedebilir miyiz?
Terbiyeyi, yetişmiş olan nesillerin yetişmekte olan nesillere evvelki bilgi ve görgülerini aktararak bunları daha iyi hale getirmelerine yardımcı olmak şeklinde tarif ediyoruz. Ama bizde ise daha iyi olmalarına yardımcı olmak gibi bir durum ikinci kategoriye atılıyor. Aynı eski hal devam ettirilmek gibi bir durumla karşı karşıya gelinecek olursa baba ile oğul, anne ile kız mutlaka bir çatışma içerisine girecektir. Şu halde baba ile oğulun, anne ile kızın karşı karşıya gelmemeleri için aynı değer yargılarında bir takım farklılıkların olmaması lazım gelir. Ama şimdi eğitim sistemi itibariyle çocuğun evde elde ettiği bilgiler ve görgülerle toplumdan elde ettiği bilgi ve görgüler arasında farklılıklar meydana geliyor. İşte bundan dolayı küçük bir çatışma ortaya çıkabiliyor.
Bu gayet normal yani.
Elbette. Belli bir dereceye kadar normal olan bir durum. Yani bunun çok fazla korkulacak bir durum olmadığını düşünüyorum.
Olmalarını istediğimiz gençliği tanımlarken belirli bir standarttan söz edebilir miyiz?
Standart değil de, onların gayet tabiîdir ki bizim geçmişimizden haberdar olmaları lazım. Yani kültürel yönden. Geçmişimizden gençliğin haberdar olmadığını görüyoruz. Bu haberdarlık mutlaka ya okumakla olacak veyahut şimdi sivil toplum örgütleri denilen belirli klüpler, dernekler vesaireler gibi kurumlaşmalarla olacak. Ama bizde böyle kurumlaşmalar yok şimdi. Mesala çok basit gibi görünse de eski kasabalarımızdaki, köylerimizdeki köy kahveleri yahut köy odaları, çocukların ve gençlerin sosyalleşmesi için büyük bir imkandı. Halbuki şimdi bunların hiç birisi yok. Bunlar olmadığından dolayı çocuklar hoş olmayan yerlere gidebiliyorlar. Sadece belirli topluluklara vesairele gittikleri, radyoların bilhassa televizyonların göstermiş oldukları televoleler gibi programların yaygın hale gelmesi çocukların bir takım istenmeyen durumlara doğru gitmelerine se- beb teşkil edebiliyor. Halbu ki bizim bahsetmiş olduğumuz o kasabalarımızdaki ve köylerimizdeki, sosyalleşmede yardımcı olabilecek kurumların yerine yeni yeni kurumlar teşekkül etmiş değil. Mesela bizim talebelik zamanımızda fakültelerimizde talebe dernekleri vardı. Bu dernekler yapmış oldukları bir takım faaliyetlerle çocukların sosyalleşmesine oldukça yardım ederlerdi. Özellikle kültürel bakımdan, geçmişle geleceği bağlama bakımından yardımcı olurlardı. Şimdi bu dernekler sendikalar bunları yapıyorlar ama sadece ideolojik bağlamda daha fazla ağırlık verdikleri için kültürel yön biraz geri plana itilmiş gibi oluyor. Yani önce gençlerin kendi geçmişimizden, kültürümüzden biraz haberdar olmamaları gibi bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.
Tabi burada kültürü çok geniş anlamda alıyoruz, yaşama standardı olarak alıyoruz. Bunun içerisinde tabi çeşitli faktörler var, bu faktörlerin verileri zaman zaman artar zaman zaman azalır. Sekülerleşme içerisinde dinin toplum içerisinde rolü belki ortadan kalkmaz ama ikinci dereceye doğru kayma durumu ile karşı karşıya kalıyor ve bizim büyüklerle gençler arasında çatışma daha ziyade bu dini konular üzerinde olmaktadır. Problemlerin de buradan kaynaklandığını düşünüyorum.
Türkiye’de gençliğin en büyük problemi nedir?
Bu kadar büyük bir gençliğin karşılaşmış olduğu problemleri bir kelime ile ifade etmek son derece güç. Büyüklerin problemleri ne ise gençlerin de problemleri odur. Şimdi içinde bulunduğunuz durumda sizin de bildiğiniz gibi Türkiye toptan bir kriz içerisinde. Bir eğitimci olarak benim gördüğüm en büyük problem çocukların yönlendirilmeleridir. Yani temel ilköğretim okulunu bitirdikten sonra herkes liseye yönlendiriliyor, liseden çıktıktan sonra bu çocuklar kabiliyetleri ve liyakat- ları doğrultusunda üniversite eğitimine doğru seçime tabi tutuluyorlar ama bu seçim realiteyi aksettirmiyor. Çocuklar tesadüfe bağlı olarak meslek seçiyorlar. Tabi gelişmiş ülkelerle mukayese ettiğimiz zaman Türkiye’de henüz gereği kadar yüksek öğretimden geçmiş insan yok ve Türkiye’de eğitimden geçmiş olanların meslekî olarak istihdam edilmeleri en büyük problem. Biz üniversitelere asistan bulmakta son derece güçlük çekiyoruz.
Müracaat eden mi olmuyor?
Müracaat eden çok. Fakat kaliteli eleman buraya müracaat etmiyor. Zira ekonomik yönden bu şartlar içerisinde az bir maaşla bir asistan bulmak mümkün değil. Şimdi Ankara’da 200 milyon liraya ancak kiralık bir ev bulabiliyorsunuz. Ama bu asistana 250-300 milyon lira maaş veriyorsunuz. Bu insan ne yiyip ne içecek. Biz asistanlık için iki tane yabancı dil istiyoruz. Zaten bu derecede yabancı dili olan bir insanın asistanlığın iki-üç katını dışarıda kazanma imkanı var. Böyle olduğu için asistanlığa gelince insanlar adeta yokluğa mahkum ediliyorlar. Üniversite için ileriye dönük bir projeksiyonlu ve ileriye dönük büyük hareketler yok. Ayrıca benim müşa- hadelerim şu ki ülkemizde bina yapımı için insanların harcadıkları ve sarf ettikleri paraların onda birini insan için harcamıyoruz. Mesela bina yaptırmak, okul yaptırmak için insanlar para verirler. İnsanlarımızı yetiştirmek için yurtdışına göndereceğiz deseniz, bir kuruş alamazsınız. Şu halde istihdam ve yetiştirme problemleri var.
Kuşaklar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gençlik, bir kere fizyolojik gençlik demek değildir. Gençlik zihinsel anlayış olarak gençliktir. Bir insan yaş olarak belki yaşlılık kategorisi içerisinde bulunabilir ama o kişinin hayata bakışı ve dünya görüşü de önemlidir. Yaşlılık kendisinden kaçınılacak, utanılacak bir hadise değildir, gençlik de sadece genç olmuş olduğu için her şeye sahip olması gereken bir fizikî durumdur ama bu ona bir özellik vermez. Gençlik şu halde fizikî imkanlarını boşa geçirmeden hakikaten olgun bir seviyeye ulaştırabilecek bir durumda ise gençlik bir anlam ifade eder. Yoksa sadece fizyolojik olarak bir gençlik fazla bir şey ifade etmez. Yaşlanınca da insan her- şeyden elini ayağını çekmiş değildir, gençliğin dışında kalacak bir kategori değildir yani.
Gençler henüz sorumluluk almadıkları için kolay tenkit ederler. Ama derler ya: yaşlılar yapabilselerdi, gençler de bilselerdi. Yani gençler bilmiyor, her şeyin olabileceğini zannediyorlar, yaşlılar da biliyor ama yapamıyorlar, muktedir değil, sahip olduğu güç ona imkan vermiyor. O bakımdan gençliğin bilebilmesi, yaşlıların da yapabilecek bir durumda olarak ikisi arasında bir duruma getirilmesi gerekir. İdeal gençlik, geçmişle gelecek arasında bir köprü kurabilecek olan bir gençliktir.