Makale

Gençliğe ne veriyoruz, ne bekliyoruz? Kabuk ve öz

Gençliğe ne veriyoruz, ne bekliyoruz?
Kabuk ve öz

Mehmet Kara

GELİŞMENİN ve kalkınmanın sağlanmasında temel şartlardan Diri ae, kabuktan öze geçmektir. Kabuk, canlı olan özün dış tarafını korumaya yarar. Kabuğunun bir kısmı soyulan ağaç, hayatını devam ettirebilir. Ancak özdeki ufak bir çürüme, ağacın kurumasına ve bütün kabuklarının dökülmesine sebep olabilir.
Kulaktan dolma fikirlerden sıyrılarak kendimize ait yoruma ve öz düşüncelere ulaşmak, ilk hedeflerimiz arasında olmalıdır. İnsanın yeni ve orijinal fikirleri ortaya koyabilmesi için, buna ihtiyacı vardır. Bu nasıl sağlanabilir? Öncelikle seviyeli fikir sahiplerini ve gerçek sanat eserlerini ortaya koyanları izlemeliyiz. Bizi sınırlayan, kendimize ait olmayan ve söylendiğinde etki bırakmayan düşünceleri gönül defterinden silip derin düşünme alıştırmalarıyla kendimize ait olana ulaşmalıyız. Bu konuda "iki günü birbirine eşit olan aldanmıştır." hadisi ve Fransız düşünürü Makyavel’in, "Hedefinizi yüksek tutun. Onun altına vursanız bile, yine orası yüksektir, şeklindeki sözü, bize birer yol gösterici olabilir. Yani, önce insanın özü gelişmelidir. Özü gelişmeyen insanlar, gelişmeyi nasıl sağlayabilirler? Kendini geliştirmeyen insan, milletinin ilerlemesine nasıl katkıda bulunabilir? İyi bilinmelidir ki, büyük sonuçlar, büyük hesapların ürünüdür.
Mü’minûn Suresi’nde Müminler saadete ermişlerdir. Onlar, namazlarında huşu içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekâtlarını verirler. Eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar verilemezler. Bu sınırı aşmak isteyenler, işte bunlar, aşırı gidenlerdir. Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler. Na-mazlarına riayet ederler. İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olanlardır (Âyet: 1-11)." buyruluyor. Sözkonusu âyetleri burada sıralamamın bir sebebi var: Bir gün Kur’an-ı incelerken
"Mü’minûn" adlı bir sûre olduğunu gördüm ve hemen "Acaba burada Allah müminlere neleri açıklamıştır?" diye merak ettim. Okumaya başladığımda bir âyetten çok etkilendim ve uzun süre etkisinden kurtu-lamadım. O da, "Onlar boş şeylerden yüz çevirirler" mealindeki âyetti ve namaz ile zekât gibi İslâm’ın iki temel şartının arasında zikredilmişti. Bu âyet, ufkumuzun kapkara kesildiği gecelerde kullanmamız gereken çok önemli bir aydınlatıcıdır. Boş şeylerden yüz çe-virmeyenler, nasıl dolu dolu işler yapabilirler ki? İnsana ve İslâm’a faydası olmayan şeyler, "boşşeyler’dir.
Bizim millet olarak en büyük eksikliğimizden birisi de, belirli sahalarda derin-leşmemiş olmamızdır. Boş şeylerden gerçek manada yüz çevirebilseydik, uzmanlaşırdık. İnsanlarımız, nedense daha çok kendi sahalarının ve konumlarının dışında konuşmayı tercih ediyorlar. Gözlerimiz hep karşısına bakıyor. İçimize dönemiyoruz. Kendimizi göremiyoruz. Çöpçünün başbakan gibi konuştuğu, "Ben olsaydım, şöyle yapardım." dediği bir yerde yaşıyoruz. Bir ülkede, en alt kademede bulunanın, en üsttekinin hatalarını gerçekçi bir şekilde görebilmesi, elbette güzeldir. Ancak öncelikle o insanın, "Ben kendi mütevazi görevimi nasıl en iyi şekilde yapabilirim. Ülkemin kalkınmasında bana düşen görev nedir? Acaba bu konuda neler yapabilirim?" gibi sorulara cevap araması ve bulduğu cevapları hayatına geçirmesi gerekir. Aşağıdan yukarıya her görevli bu şekilde düşünürse, boş şeylerden yüz çevirmeyi başarırız ve belirli bir noktada merkezleşebiliriz. Kendini dağıtan insanın, yapabileceği bir şey yoktur ve her şeyi kucaklamaya çalışan, hiçbir şeyi tutamaz.
Üst-alt ilişkilerinin de emir-komuta zinciriyle değil de, sevgi ve saygı halkalarıyla birbirine bağlı olması gerekir. Gerçek sevginin olduğu yerde her şey olur. Ama onun olmadığı yerde her şey ölür. Sevgi ve saygı, bütünleşmeyi sağlar. Milletimiz, kendini üşütmeyecek yapılara böyle kavuşabilir ve bu millet çetin kışın soğuğundan ancak böyle kurtulabilir. Bu noktada mekanik ısıtma sistemleri çaresizdir.
Güvenilir insanları yetiştirmek zorundayız. Güvenilemeyenlere, bu millet, canından çok sevdiği değerli varlıklarını nasıl emanet edebilir? Devleti soyanlara devlet emanet edilebilir mi? Bir arkadaşım anlatmıştı: 1988 yılında yüksek lisans tezi hazırlıyormuş. Tezini on nüsha olarak çoğalttıracakmış. Diğer fotokopiciler, bunun için en az 200.000 TL. İstiyorlarmış. Bir yakını çalıştığı devlet kuruluşunda onun için çoğaltabileceğini söylemiş. Fakat arkadaşım, düşünmüş taşınmış, en sonunda şöyle bir hesap çıkararak bu işten vazgeçmiş ve dışarıda fotokopi çektirmiş:
"Bin kişi, bu gün 200.000 liralık işini devletin sırtına yüklese. 200.000.000 TL eder. Bunu otuzla çarparsam, devletin kesesinden ayda 600.000.000 TL. çalınır. Bunu bir yıla vurursam, 219.000.000.000 (ikiyüzon-dokuzmilyar) TL. eder."
Bu hesabın 1988’in şartlarına göre yapıldığını bir daha hatırlatmakta fayda var.
İşte bu örnekten hareketle şunu söyleyebiliriz: "Doğru hareket eden ve benden bir şeyler çalmayan İnsanımı nasıl yetiştirebilirim?" sorusunun cevabını devletin vermesi ve bu cevabın da hayata geçirilmesi gerekir. Yoksa Japonların niye ileri gittiğini inceletmek, gelişmiş ülkelerin bütün teknik imkânlarını ülkeye getirmek çözüm değildir. Bu teknolojiyi kullanacak olan insan olduğu için, mesele dönüp dolaşıp yine insanı iyi yetiştirmede, dürüst yetiştirmede düğümle-niyor. "Şu fikirden veya bu inançtandır" diyerek insanları küstürmemek gerekir. Küskünlerin çoğaldığı ülkelerde devlet vardır, ama güvenirliğini yitirmiştir.
Kaliteli ve dürüst insanların yetiştirilmesi elbette eğitimle olur. Eğitimi, kendisinin eğitilmeye muhtaç olduğu bir seviyeye getirmemek, geldiyse de onu bu durumdan kurtarmak gerekir. Daha önce bürokratik kademeler için söylediklerimiz, yani ait-üst ve küçük-büyük ilişkileri, hoca-öğrenci ikilisi için de geçerlidir. Etkilenmek için sevmek ve saymak gerekir. Öğretmen veya öğretim üyesi, sevgiyle kaynaşmadığı öğrencilere dediklerinin önemini nasıl kavratabilir? Belki sınıfta kalmak korkusuyla geçici olarak ezberlemelerine ve bunları kısa sürede unutmalarına sebep olabilir. Karşısındakilere yavrusu gibi şefkatle yaklaşmayan bir öğretici, bu yüzden kendine hürmet etmeyen öğrencilerinin seviyesine nasıl inebilsin ve kendinden bir şeyler verebilsin ki?
Bunun yanında önce hocaların, sonra da öğrencilerin yeni fikirlerle donanmaları, kendilerini tazelemeleri gerekir. Boş ve faydasız şeylerden uzak durmak, bizi biz yapacak değerlerin ya-şanmasının sağlanmasına katkıda bulunmak ve el birliğiyle bize daha iyi bir hayat yaşatacak, bizi çıkmazlardan kurtaracak vasıtalara ulaşmaya çalışmak, en önemli görevimiz olmalıdır. Dersler, karşılıklı tartışma ve canlılık içerisinde işlenmeli, az önce saydığımız iyi ilişkilerle bütünlük sağlanmalıdır. Bir öğretmenin, öğrencilerini yetmiş sene önce yazılanlarla uğraştırması, öğretim üyesinin yirmi sene önce yazdığı kitabı, yenilikleri ilâve etmeden, okutup durması veya hatip kürsüsünden konuşur gibi ders işleyerek sınıftan çıkıp gitmesi çözümlenmesi gereken konulara hiçbir zaman yardımcı olamaz. Kısacası böyle bir eğitim sisteminin yenilenmeye, insanımızı meselenin özüne ulaştıracak şekilde yeniden planlamaya ihtiyacı vardır.
Gençlere eksik de olsa bir şeyler öğretebiliyoruz, ama onları eğittiğimiz söylenemez. Çevre kirliliği konusunda gördüğüm çarpıcı bir örnek, "Eğitim sistemimizi nasıl daha verimli hale getirebiliriz ve insanımızı daha iyi nasıl yetiştirebiliriz?" sorusunu bir daha benim günde-mime getirdi. Güneşli bir bahar günüydü. Görevli olduğum fakültenin önünden geçiyordum. Meydanlıkta bir kalabalık vardı. Kalabalığın hemen üstünde yüksekçe bir yerde bez üzerine yazılmış olan, "Çevreyi koruyalım ve onu kirletmeyelim." yazısı dikkatimi çekti. Bir öğrenciye kalabalığın niçin toplandığım sorduğumda, çevre şenliği yapıldığını söyledi. Kalabalığa biraz daha yaklaştım. Herkes bir yere bakıyordu. Ben de oraya doğru baktım. Bir öğrencinin gözleri bağlanmış ve sandalyeye oturtulmuştu. Kalabalığın ortasında bulunan bir başka öğrencinin elinde yumurta kolileri vardı, isteyen yumurtayı alıp gözü bağlı öğrencinin özellikle kafasına vurmaya çalışıyordu. Üstelik çevreyi kirletiyorlardı. O arada tanıdı-
ğım bir araştırma görevlisi de yumurta aldı ve gözü bağlı öğrenciye attı. Araştırma görevlisinin yanına yaklaştım ve kenara çektim. "Demek sen de bunlara uydun? Kahvaltıda yemek için yumurta bulamayanları düşünmüyor musun?" dedim. "Haklısın, birden heyecana kapıldım." dedi ve ben izin isteyerek oradan uzaklaştım.
İşte bu örnekte olduğu gibi, biz çevreyi kirletmemeleri için öğrencileri bilgilendiriyoruz. Ancak onlar, üstlerine "Çevreyi koruyalım." yazıp, yazının hemen altını kirletiyorlarsa dahası, öğretim üyelerinden bu yanlışlığa ortak olanlar çıkabiliyorsa, eğitim ve terbiye yönünden bazı eksikliklerimizin bulunduğunu kabul etmemiz gerekir.
Öğretmenler günü kutlamaları sebebiyle bir lisenin önüne bez afiş asmışlardı. Üzerinde şunlar yazılıydı: "Cemiyetin düşmanı cehalettir. Cehaletin düşmanı öğretmendir." İçimden bu sözlere, bir cümle eklemek geldi: "Öğretmenin düşmanı da kendini yenilemeyen kendisidir."
Bunlar, meselenin kabuğunda dolaşıp duran, bir türlü öze ulaşamayan topluluklar için aynı zamanda acı gerçeklerdir. Boş şeylerden yüz çeviremeyen insanların geldiği noktadır. Kendini eğitemeyenlerin, nefsini terbiye edemeyenlerin başkasını eğitmesini nasıl bekleyebilirsiniz ki?