Makale

TOPLUM Açısından MALİ İBADETLER

TOPLUM Açısından MALİ İBADETLER

İbrahim Ural
Din İşleri Yüksek Kurulu Baş Uzmanı


Bu sanatı kim bilir, bu kudreti kim görür, Bu vuslatı kim bulur cengü cidal içinde.
Niyazi-i Mısrî

İslâm Dini’nin toplum üzerindeki sosyoekonomik etkileri, araştırmacılar tarafından henüz yeterince incelenmemiştir.

İslâm’da ibâdetler, bedenî, malî, hem bede-I nî hem malî olmak üzere üç kategoride in-I celenmektedir. Bütün ibadetlerin ferdî, psikolojik ve sosyal tesirleri vardır. İbâdet terimine göre daha geniş bir kapsamı olan "amel" tâbiri, insanın bütün davranışlarını ve faaliyetlerini içi-ne alan bir esnekliğe sahiptir. Amel, ahlâkî davranışları ifade ettiği gibi; nafile ibâdetleri de çağrıştırmaktadır. Bu anlamda "amel-i sâlih" deyimi, insanın bütün hayatını ilgilendiren iyi ve güzel davranışlar olarak ahlâkî ve estetik bir boyut kazanmaktadır. Dinî-ahlâkî eğitim kurumlarında geçici sürelerde başvurulan içedönük ve halvetle ilgili yöntemler ferdiyetçiliği değil, nefis muhasebesini ve teemmül hâlini kazandırmaya yöneliktir. Budizm’de ve Hind mistisizminde olduğu gibi, toplumdan soyutlanmak şeklinde bir zühd anlayışı İslâm’da mevcûd değildir. İslâm’ın tev-hidçi anlayışı her türlü aşırılığa ve fıtraddışılığa karşı engeldir. Batılı pozitivist ve maddeci anlayış gerçek tevhid inancına dönmedikçe, ilimle inancın, fertle toplumun aynı temel hakikate dayalı olduğunu görmekten doğan huzur ve mutluluğa kavuşamayacaktır. Tarih boyunca kendine bağlı bütün toplumlara ve ırklara damgasını vurmuş olan İslâmiyet, bir yandan "dayanışmacı" ve "yardımlaşmacı" toplumun temellerini atarken, bir yandan da fertleri şahsiyet ve sorumluluk yönünden yükseltmeyi hedef edinmiştir. Mâlî ibadetlerle sorumluluk konusunda ferdî nisâb ve mülkiyetin ölçü olarak alınması bu açıdan da önemlidir. Asalak ve tüketici tipi insan, İslâm’da makbul değildir... Elin işte, kalbin Hakla birlikte olması fütüvvet anlayışının sloganıdır.
İslâm bilginlerinin, öteden beri Kur’an ve Sünnetin ruhuna uygun fikirleri işleyerek dünyâ ile âhireti, akıl ile duyguyu, mâlî ve bedenî ibâdetlerle ilâhî aşkı kaynaştırdıkları ve bunları telkin ettikleri bilinen bir gerçektir. Terbiye ve ahlâkla ilgili eserlerde bunu açıkça görüyoruz. Meselâ Keykavus (Emir Unsur el-Maalî’982-1077) tarafından hicrî 475 yılında yazılan KÂBUSNÂME bu tür eserlerden biridir. Kâbusnâme yazarına göre, garîb ve kimsesiz bile olsa, insan yeterince gelir sağlayacak bir serveti korumalıdır. Bu, hayırlı bir gayret, sâlih bir ameldir. Bu konuda şöyle demektedir:
"Pes, öldüğünden sonra çok nesnen kalmak tercihe lâyıktır... Zira demişlerdir ki, diri iken dosttan azıcık nesne dilenmektense, ölüm sonunda çok nesneyi düşmana bırakmak yeğdir." (Kâbusnâme, sadeleştiren: O.Ş.Gökyay, sh. 158-159)
Tevhid kavramının şuurlu olarak benimsenmesi durumunda, mü’min kişinin kendi psikolojisinde meydana gelen birlik ve bütünlük, toplum içindeki uyumu ve bütünleşmeyi de kolaylaştırıcı olmaktadır. Fedâkârlığın ve mahviyyetkârlığın müşahhas örneği olan mâlî ibâdetler (zekât, kurban, tasadduklar) toplumdaki tabakalar arasında adetâ köprü rolü oynamaktadır. Tarih boyunca İslâm toplumlarında servet esasına dayalı sosyal sınıfların bulunmayışının bununla yakın ilgisi vardır, islâm toplumları, Batılı toplumların asırlarca süren mücâdeleler sonunda elde ettikleri hakları, daha az bir zamanda Islâmiyetin talimat ve tebligatıyla elde etmişlerdir. Islâmî toplumlardaki sosyal bütünlük, maneviyatçı ve uzviyetçi temellere dayanır. Günümüzün sanayi toplumlarında ise mekanik bütünleşme hâkimdir. Fertler arasındaki ilişkilerde ise, menfaat müşterekliği esastır.
İslâm’da mâlî ibadetlerde taabbüdîlik ile beraber, içtimaî yardımlaşma ve adalet gibi amaçların da gözetilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Birçok dinde mevcûd olan kurban ibâdetinin en gelişmiş şekli İslâm’dadır. Cenab-ı Hakkın, kurban olarak kesilen hayvanın, ne etine, ne de kanına ihtiyacı sözkonusudur. Kurban, islâm’da, tıpkı zekât, fıtra, sadakalar gibi mâlî bir ibadettir. Kurban Bayramında kesilen udhiyye kurbanında, kurban kesemeyen fakirlerin eziklik kompleksine kapılmaması ve gönüllerinin rencide olmaktan korunması için kurban etinin üç bölüme ayrılması tavsiye edilmiştir. Bir kısmı fakirlere dağıtılırken, bir kısmı (dinen) zengin sayılan ve kurban kesen kişilerce tüketilmekte, bir kısmı ise zengin fakir ayırımı yapılmadan, misâfirlerce yenmektedir.
İslâm Dini’nde, bayram kavramının bile, öteki inançlardaki anlayışlardan farklı yönleri vardır. Islâmî bayramlarda şükür ve hamd unsurlarıyla birlikte yardım yapma öğesi de göze çarpmaktadır. Fertleri, kendini İslâm’a fedâ etme psikoloji-siyle yetişen cemiyette öyle kuvvetli bir sosyoekonomik gelişme sağlanır ki, canlı bir iktisadî gelişmeyi de sağlayan bu gelişme, atılımcı bir teşebbüs hayatının zeminini de teşkil etmektedir. Hacı Bayrâm-ı Veli, ibâdetin gerçek şuuruna erişmiş olmanın sevinci içinde:
Bayramım imdi,
bayramım imdi
Bayram ederler
Yâr ile şimdi
Hamd-ü senalar, hamd-ü senalar
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm
diyerek kendi ruh hâlini yansıtmaktadır.
Sadece mâlî ibadetlerde değil, bedenî ibâdetlerde de aynı hikmet ve özellikleri görmek mümkündür. Cami ve mescitlerde cemaatle kılınan namaz ibâdeti sayesinde, müslümanlararası dayanışmanın temelleri atılmakta, samimiyete ve mütevâziliğe dayanan bir ortam hazırlanmaktadır. Çevresini iyi tanıyan din görevlileri, muhitteki yardımlaşma faaliyetlerinde etkin hizmetler ifâ edebilirler. Nitekim ondokuzuncu asırdaki Osmanlı İstanbul’unu anlatan ictimâî-tarihî romanlarda din görevlilerinin etkin sosyal hizmetleri vurgulanmaktadır. Ahmet Mithat’ın ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında ilginç örnekler vardır.
Oruç ibâdetinin yeraldığı Ramazan Ayı da pek çok hayrat hizmet ve faaliyetinin gerçekleştiği, hareket dolu bir dönemdir. Bazı Avrupalıların zannettiği gibi, oruç, tasarruf ve perhiz amaçlı bir ibâdet değildir. Tam tersine, Ramazan Ayında müslümanların gıda ve yiyecekle ilgili harcamaları artar. Zekâtın -genellikle- bu ayda verilmesi sebebiyle, zenginlerden fakirlere önemli oranda gelir transferi gerçekleştirilir. Bayram hazırlıkları sebebiyle, giyim sektöründe gözle görülür bir canlanma hissedilir. Sıla-i rahim ve ziyaret sebebiyle, şehirlerarası trafikte yoğun bir artış gözlemlenir. Ulaşım faaliyetleri artar. Tertiplenen fuar ve sergilerde ucuz alış-veriş yapma imkânları doğar. Küçük şehirlerde esnafın yüzünü güldüren; dinî bayramlar öncesinde yapılan ticarettir. Kurban bayramlarında hayvan yetiştiricisi olan üreticilerin toplu gelir elde ettikleri ve bu sayede toplu ihtiyaçlarını karşılayabildikleri malumdur. Kurbanlık hayvanların belli bir yaşın üstünde olmasının şart oluşu, erken kesim yoluyla et kaybına yolaçılmasını da önleyici bir faktördür...
İslâm’da mâlî ibâdetlerin başında gelen zekât, bir yıl müddetle, bir mükellefin tasarrufu ve mülkiyeti altında bulunan servet ve sermâye üzerine ortalama kırkta bir nisbetinde tarhedilen yükümlülüktür. Gerekli nisab şartlarını hâiz olanlar üzerine terettüp eden bu fariza, sosyal güvenlikle ilgili düzenlemeler arasında önemini her zaman korumaktadır. Pakistan’da (1978-1988 döneminde) zekâtla ilgili uygulama denemeleri gerçekleştirildi. Bazı Arap ülkelerinde zekât sandıkları oluşturuldu. Zekâtın hâsılatı yoksulluğun hafifletilmesine ve fukaranın hayat seviyesinin yükselmesine tahsis edilmiştir. Nakdî sermâye sahipleri paralarını işletmek ve yatırıma koymak suretiyle tedavüle arzetmek durumundadır. Bu ise millet ve toplum hayatı için her bakımdan faydalı sonuçlar verir. İşsizlere iş imkânı sağlanır. Borçluların ve iflâs tehlikesi içinde bulunanların finansman ihtiyacı giderilir. Sadaka-i câriye ve vakıflar gibi hayır kurumlarının sağladığı imkânlarla toplumun iktisâdi altyapısı pekiştirilir. Sefalet ortamının yayılması önlenir, istihdam imkânı artar...
Bütçesinin ağırlığı vergi gelirlerine bağlı bulunan ve tabiî servet kaynakları (altın, gümüş, petrol vb.) yeterli olmayan ülkelerde bütçe yükünün hafifletilmesi, fertlerin ve tüzel kişilerin fedâkârâ-ne gayretlerine bağlıdır. Onsekizinci yüzyıla kadar dünyanın en güçlü üç devleti arasında yera-lan Osmanlı Devle-ti’nde eğitim ve sosyal güvenlik hizmetlerinin mühim bir kısmı vakıf-larca gerçekleştiriliyordu. Avarız Vakıfları olağanüstü hallerde ortaya çıkan sıkıntılı durumlarda imdada yetişiyordu.
İslâm Dini’nin toplum üzerindeki sosyoekonomik etkileri yeterince incelenmiş değildir. Bu konuda yazılmış birkaç kitap varsa da, bunlar marksist anlayışla kaleme alınmıştır.
Din Psikolojisi ve Din Sosyolojisi hocalarımız bu tür güncel konularda araştırma yapmalıdır.