Makale

HERŞEYİN BİTTİĞİNİ SANDIĞI BİR ANDA, OĞLUNUN SIMSICAK DUYGULARIYLA KARŞILAŞMIŞTI.

HERŞEYİN BİTTİĞİNİ SANDIĞI BİR ANDA, OĞLUNUN SIMSICAK DUYGULARIYLA KARŞILAŞMIŞTI.
Bayram ALTAN

“Köyüne git kafanı dinle”

CAĞIMIZIN en yaygın hastalığı olan STRES, dünyayı saran bir tehlike haline gelmiştir. Hızla ilerleyen teknoloji, hemen her geçen gün yerleşim merkezlerinde göze çarpan yapısal değişiklik motorlu vasıtaların egzozlarından ve fabrika bacalarından yükselen zehirli gazlar, gürültülü, hareketli ve hızlı yaşayış, monoton bir çalışma temposu ve başdöndürücü bir hızla ilerleyen zamanla yapılan yarış...

İşte strese, davetiye çıkaran faktörler!

Birgün gelir, insan hiçbir şeyden zevk alamaz. Pek çok şey. anlamsız gelmeye başlar. Bazen yaşamak bile istemez. Başını iki ellerinin arasına alarak "eyvah! strese girdim galiba" der durur. Bunalımlı bir hayata girme korkusu sarar insanın bütün kalbini. Hemen telaşa kapılır. Metanetini yitirmemek için çırpınmaya başlar. Onu ancak inancı, azmi ve iradesi bu durumdan kurtarabilir.

Bayram tatilini geçirmek üzere gittiğim İstanbul’da bayramdan hemen sonraki gün, İktisadi Devlet Teşekküllerinden birinde çalışan bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. 8-10 bayan ve erkek personelin bir arada bulunduğu büroda çalışıyordu. Selamlaşıp kucaklaştıktan sonra beni mesai arkadaşlarıyla tanıştırdı. Oturup biraz sohbet ettik Yanımızdaki masada çalışan bayan, ister istemez konuşmalarımıza kulak misafiri oluyordu. Bir ara arkadaşım, işlerinin çokluğu nedeniyle fazla yorulduğunu, dinlenemediği için de strese girme tehlikesi ile karşı karşıya geldiğini söyledi. Böyle bir sıkıntıya düşmeden, yorgunluğunu üzerinden atabilmesi için tatile çıkmasını söyledim.

Biz bu konuyu kendi aramızda konuşurken yanı başımızdaki bayan hemen söze karıştı:

"Beyefendi, biz burada tam bir stres içindeyiz. Görüyorsunuz değil mi küçücük bir büroda kaç personel çalışıyor? Her kafadan bir ses çıkıyor. Bir yandan biriken işler, bir yandan gürültü ve problemler... Hepsi bir araya gelince insanın beynini tırmalıyor..."

Artık biz oturduğumuz koltukta geriye yaslanmış konuşan bayanı dinliyorduk Bayanın gerçekten de büyük bir stres içinde olduğunu anlamakta gecikmedim. Konuşup rahatlamak istiyordu. Bir ara, "rahatsız etmiyorum değil mi?" diye sordu. "Hayır!" cevabını verdik

Bayan çabuk çabuk konuşuyor, heyecanlanıyor, el kol hareketleri yapıyordu. Konuştukça da açılmak ve rahatlamak istiyordu. Bu haliyle strese girmesine sebep olan olayların nasıl cereyan ettiğini anlatmak istiyordu.

Dinlemek zorunda kaldık

"Bir akşam, arkadaşlarımız ailece yemeğe gelmişlerdi. Kendimi hiç de kötü hissetmiyordum. Konuştuk, gülüştük neşelendik yemek yedik.. Misafirleri uğurladığımda saate baktım gecenin 12.30’u olmuştu. Uyku tutmadı. Biraz geç yattım. Ve her şey ertesi sabah başladı... Sanki o gece birşeyler olmuştu. Uyandığımda kalkmak istemiyordum Yorgun oldu-ğumu hissettim. İstemeyerek de olsa hazırlandım. O gün çalışmak istemiyordum. Herşey dayanılmaz geldi bana. Büroyo geldikten sonra çalmaya başlayan telefonlar, daktilo sesleri ve büro amirinin ikide bir yanına çağırması... Sanki her gün yaşadığım şeyler değildi. Eve geldim. Alış veriş yapmak istememişti canım, yemeği hazırlayacağım bir sırada lavabo tıkandı Çamaşırları makinaya atıp düğmesini çevirdim, çalışmadı. Bu arada al çaldı. Kapıyı açtığımda oğlum ağlayarak içeri girdi. Meğer okulda arkadaşlarıyla kavga etmiş, düşmüş ve dizlerini yarmış..

Artık her şeyin sonuydu bul Göz-yaşlarımı tutamadım Ağlıyor, ağlıyordum... Kağıt mendiller bitiyor, gözyaşlarını dinmiyordu.

Ertesi sabah daha da kötüydüm. Bir öncekinden daha beter bir ruh haliyle uyandım. Kendimi çok kötü hissediyordum. Yataktan kalkamadım. Oğlumuzu okula hazırlaması için babasına rica ettim. Sonra yorganı başıma çekip uzandım.

Büronun o boğucu havasına kalkınamayacaktım. Hasta değildim. Ama büyük bir yorgunluk ve isteksizlik vardı içimde. Eşim de merak ediyordu. Yanıma yoldaştı ve sordu-.

-Neyin var, hasta mısın?
-Hayır, hiçbir şeyim yok dedim.

Gerçekten de hasta değildim Ama kendimi de iyi hissetmiyordum. Eskisi gibi hayat dolu bir insan olarak göremiyordum kendimi. Yaşamaktan yorulmuş, hayata küsmüş gibi bir hâlim vardı. En küçük bir sözden hemen alınıyor ve kırılıyordum. Hafif bir tenkit, hemen gözyaşlarına boğulmama yetiyor, artıyordu bile Sanki herkes benimle uğraşıyordu. Sanki herkes bana şiddetle karşıydı. Belki inanmayacaksınız ama eşimden ve oğlumdan bile şüphelenmeye başladım. Onlarında birlik olup bana komplo hazırlayacaklarını düşünür oldum.

Eşim, bu halime bir türlü anlam veremiyordu. Her geçen gün, bir önceki günden farklı değildi İşime sürüklenerek, zorla gidiyor, ev işlerimi yarım yamalak yapmaya çalışıyordum. Hayat ufkumda mutluluk güneşi sönüvermişti sanki. Hep ağlamaklıydım. Radyo veya TV den dinlediğim duygusal bir parça, hemen hıçkırıklarla ağlamama sebep oluyordu.

Eşim, zamanla bu hâlime yanlış anlamlar vermeye başladı, önceleri şefkatli bir yaklaşım içindeyken yavaş yavaş hırçınlığı arttı.
-Neyin var senin, kendini toparlasana?..

Eşimin bu hırçınlığı yetmiyormuş gibi büroda çalışan arkadaşlarım da bu konuda karşıma geçip arz-ı endam etmeye başladılar. Her kafadan bir ses çıkıyordu:
-Bir seyahate çık, iyi gelir...
-Köyüne git, kafanı dinlersin...
•Bir hafta izin al...
-Üzülme, iyi olur.
-Çok yorulmuşsun, biraz din/ensen iyi olur..
-Aman hasta olma, gerisi önemli değil...

Büro arkadaşlarımın ağzından yükselen bu ses/erin her biri beynimi zonklatıyordu. Bir ara tatile çıkmaya karar verdim ama sonra vazgeçtim. Artık dayanabileceğimi hissediyordum. Çünkü pek çok şey anlamsız gelmeye başladı. Ve en korkuncu da uykularım kaçtı. Gece/eri bir türlü uyuyamıyordum. Uyuyabilsem, belki de kafamı karıştıran, hayatımı felce uğratan bütün problemler bir anda sıyrılıverecekti zihnimden. Uyuyamayınca da gözümün önünde şekiller be/irmeye başlıyor, zihnimi çeşidi konular meşgul ediyor, kulağımda uğultular başlıyordu. Ken-dimi hayaller ülkesinde zannediyordum. Sonuç Korku, ürperti, heyecan ve gözyaşları!

Bir doktora görünmek zorunda olduğuma inandım. Ve doktorun muayenehanesinin yolunu tuttum. Yazdığı ilaçlar, sakinleştirici, uyku düzenleyici ve stres giderici idi. Az da olsa yararı oldu. Ancak bu sakinleşme sürekli değil, geçiciydi.

Günün birinde karşılaştığım, yüreğimi parçalayan bir tek olay ve tek sözcük, benim yeniden hayata dönmeme; mutlu, şen ve hayat dolu bir insan olarak yeni bir yaşantımı sürdürmeme sebep oldu.

Çok sevdiğim oğlum, benim bu üzgün ve durgun hâlimi farkedince, koşup yanıma geldi ve "anneciğimi" diyerek boynuma sarıldı, yanaklarımdan öptü ve beni o masum kollarıyla sımsıcak kucakladı. Sonra-. "Anneciğim seni çok seviyorum. Ne o/ur artık gözlerin yaşlarla dolmasın. Üzülme, sana ihtiyacımız var. Ben sensiz ne yaparım. Sar beni, okşa saçlarımı her zamanki sıcak şefkatinle Senin için dua ediyorum. Gözyaşlarımın dinmesi için yalvarıyorum Allah’a!" deyince kendimi bir anda toparlayı verdim.

İşte o zaman "SEVGİ" adı verilen duygunun, insan için büyük bir destek ve büyük bir ihtiyaç olduğunu bir kez daha anladım. Ve işime yeniden başladım. Artık insanlara, bozulan çamaşır makinasına, tıkanan lavaboya, biriken çamaşırlara, yığılan bulaşıklara, katlanmak zorunda kaldığım tüm monotonluklara olumlu bakmaya başladım. Kendimi toparlamak, gerçekten de tek kurtarıcı olan Allah’a dayanmak güvenmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek gerektiğini düşündüm. Bütün bu sıkıntıların ve zayıflığımın, olaylar karşısında telaşa kapılmamın sebebinin manamın gereğini tam olarak yerine getiremediğimden kaynaklanmış olabileceğini düşündüm. Şimdi bu ihmalimi tela/i etmeye çalıyorum. Her namaz kılışımda yeniden dünyaya gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Hele tabiatın büyük bir sessizliğe gömüldüğü sabahın seher vaktinde kalkıp; eşim ve çocuklarımla namaz kıldıktan sonra ellerimizi açarak kalbimizden yükselen samimi duygularla Allah’a yalvarırken kazanmış olduğum mutluluğu hiçbir şeye değişmem özellikle sabah namazında elde ettiğim derin haz ve büyük mutluluk ile yepyeni bir dünyanın insanı oluverdim ben. fişimi ve çocuklarımı da bu mutluluğa ortak ederek-"

Arkadaşımla birlikte dinlediğimiz bu ibret dolu olay karşısında gerçekten çok duygulandık. Bizzat yaşadığı bu olayı anlatan bayan memura, "Allah bir daha öyle sıkıntılı günler göstermesin" demekten başka söz bulamadım.

Bu dramatik olaydan da anlıyoruz ki mânevi değerlere inanan insanla-nn, inanmayanlara göre, strese dayanma gücü çok daha fazladır.

“ARTIK UNSANLARA BOZULAN ÇAMAŞIR MAKİNASINA, TIKANAN LAVABOYA KATLANMAK ZORUNDA KALDIĞIM TÜM MONOTONLUKLARA OLUMLU BAKMAYA BAŞLADIM. ALLAH’A DAYANMAK, GÜVENMEK VE YALNIZ O’NDAN YARDIM DİLEMEK GEREĞİNİ DÜŞÜNDÜM.”