Makale

İslam'a Göre Çalışmanın Önemi

İslâm’a Göre Çalışmanın Önemi

Doç. Dr. Ahmet GÜÇ
U.Ü. İlahiyat Fak.

Yüce Allah. Kur’an-ı Kerim’de. insanların yeryüzünde insan onuruna yaradır bir hayal sürmesini istemekte ve hu amacı gerçekleştirmenin yollarını göstermektedir. Allah Teâlâ’nın göndermiş olduğu son din olan İslâm da; kendi mensuplarına, ister maddi ister manevî olsun, hayatın her safhasında yol gösterir. İslâm’ın, diğer sahalarda olduğu gibi. iktisadi konularla ilgili esas öğretileri de Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerinde zikredilmiş ve başta yeryüzü olmak üzere. Allah: güneşi, ayı. denizleri ve denizlerde yüzen gemileri, denizlerin derinliklerinde bulunan deniz ürünleri vb. lerini. nehirleri, geceyi ve gündüzü, yerde ve gökte bulunanların tamamını insanoğlunun hizmet ve istifadesine sunmuştur."’ Ayrıca. "O (Allah ı. içinde sükûnet bulup (istirahat etmeniz) için geceyi yaratan, (çalışıp kazanmanız için de) gündüzü aydınlık kılandır. .Şüphesiz bu söylenenlerde, dinleyen bir toplum için ibretler vardır." "Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü yayılıp çalışma (zamanı) yapan O’dur" buyurularak, gündüzün çalışmak gecenin de istirahat etmek için yaratıldığı belirtilmiştir. İnsana düşen vazife ise. Allah’ı ve O’nun yarattıklarını tanımak ve geleceği de düşünerek onlardan makul ölçülerde faydalanmasını bilmektir. Bunu gerçekleştirmek için de. çalışmanın şart olduğu bildirilmiştir.
Üzerinde yaşadığımız dünyanın sürekli hareket halinde olduğu bugün ilmen ispat edilmiştir. Şu halde hareket, yani hususi anlamıyla çalışmak: Yüce Yaratıcımızın ezelî ve ebedî kanunudur.
Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibi, her şey insan için yaratılıp onun emrine verildiğine göre, insan; gözüyle gördüğü, varlığını hissettiği herşeyin esasını anlamak, kâinat bilmecesini çözmek zorundadır. Bunun için de etrafındaki hareketliliğe ayak uydurması, bilgi ve tecrübe sahasını her gün biraz daha genişletmesi gerekir. Bunu gerçekleştirmek için Yüce Allah: “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur”4 buyurarak, bize çalışmayı emretmektedir. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, ayette kastedilen çalışma: dünya için çalışma, ahiret için çalışma veya her ikisi için de çalışma anlamlarına gelebilir. Hangi anlama alınırsa alınsın gerçek olan bir şey var ki, o da; “Çalışan mutlaka karşılığını görür” esprisinin, Allah’ın iradesine ve İslâm’ın ruhuna uygun düşmesidir. Buna, Allah’ın yeryüzünde geçerli kanunu, “Sünnetullah” da diyebiliriz. Çünkü, “Allah’ın öteden beri süregelen ve sürecek, kendisine özgü, değişmeyen bir davranış tarzı vardır.”1’ Bu tarz ve bu uygulama herkes için geçerlidir. Yani, dünya kurulalıdan beri çalışan mutlaka karşılığını görmüş ve bundan sonra da görecektir. Bu noktada inanan-inanmayan vb. ayırımı da yapılmaz. Zira, bütün varlıkları yaratan Allah olduğuna göre, Yüce Allah’ın bu hususta insanlara farklı muamele yapması düşünülemez. Zaten bu O’nun “Rahman” sıfatının da bir tecellisidir. İş ahirete geldiğinde ise, “Rahim” sıfatı tecelli edecektir. Mealini verdiğimiz ayette emredilen çalışmayı diğer canlılar içgüdüleriyle, insan ise bilgi ve tecrübeleri doğrultusunda azim ve gayretle yerine getirir. Ayrıca böyle yapan insan hem ruhen, hem bedenen kendisini güçlü hisseder.’6
Dünyayı İsteyene Dünya, Ahireti İsteyene Ahiret Verilir
Şüphesiz Kur’an, insanı iki kutuplu bir varlık olarak takdim etmektedir: Yani, insan maddî ve manevî (rûhî) yönü olan bir varlıktır. Onda bu iki kutuptan hangisinin ön plana çıkacağını belirleyen tek faktör ise, kendi hür iradesidir.171 İnsan bu iradesini dünya ağırlıklı olarak da, ahiret ağırlıklı olarak da kullanabilir veya dengeli bir hayatı da tercih edebilir. Çünkü mutlak manada çalışmayı emreden İslâm’ın, maddî refahı da küçümsemediğini şu ayetlerden anlıyoruz:
“Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla unları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”"’
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et...”“
“...Her kim dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse ona da bundan veririz...”’""
“Her kim, bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de ahireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, ahireti isteyenlere de, Rabbinin ihsanından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir. Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır!
Elbetteki ahiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.”11
Ayetlerden de anlaşılacağı üzere Allah, dünyayı isteyene dünyalığı, ahireti dileyene de ahireti vereceğini vaadetmekte; ancak bunun kendi iradesi ve takdiri doğrultusunda gerçekleşeceğini bildirmektedir. Bu noktada insanların, pek çok konuda olduğu gibi, mal- mülk hususunda da eşit seviyede olmalarının mümkün olamayacağı gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Çünkü rızıkları farklı kılan Allah’tır.
Rızıkları Farklı Kılan
Allah’tır
İsra Suresi’nin, 20. ayetinde, gerek dünya gerekse ahiret nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun sınırsızlığı ifade edilmektedir. Aslında İslâm, zenginliğe karşı değildir. Hatta zenginliğin fertler arasında yaygınlaştırılmasını ve belli kimseler arasında dolaşan bir “güç” olmamasını tavsiye etmektedir.1121 Şu halde servet, mevki, sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından insanlar arasındaki farklar İlâhî takdirin bir gereğidir. Bu da, bu dünyada mutlak eşitliğin imkansızlığını ortaya koymaktadır.
Farklı farklı istidat ve kabiliyetlerde yaratılmış bulunan insanların eşit imkanlara sahip olmaları, eşyanın tabiatına da uygun düşmemektedir. Ayrıca servet ve refah yönünden herkesin eşit olması, ideal manada dahi, insanlara bir fayda sağlamayacaktır. Her şeyden önce insanlar eşit beceri ve kabiliyetlere sahip olmadıkları gibi, eşit derecede mala-mülke sahip olmaları da mümkün değildir. Aynı şekilde, farklı farklı iş ve mesleklerde çalışan kimselerin eşit imkanlara sahip olmaları da beklenemez. İslâm’da, “Her hak sahibine hakkını vermek esastır.’”1” Hatta İslâm, az çalışanla çok çalışanı da bir tutmaz. Aksi halde insanlar tembelliğe sevkedilmiş olurdu. Diğer taraftan, insanların bazısının zengin, bazısının fakir oluşu veya bir kısım insanlar iyi imkanlara sahip oldukları halde bazılarının sahip olamayışı, insanların daha fazla çalışmasını sağlayacaktır. Bu da insanların maddî refahını artırdığı gibi, bir ülkenin İktisadî yönden gelişmesine de katkıda bulunacaktır.
Hatta, İsra 21. ayette de belirtildiği gibi, insanlar ahirette de eşit durumda olamayacaklar; aksine, dünyada yapmış oldukları işlere göre ahirette derece farkları dahada büyük olacaktır. Ancak, İsra 18. ayetten anlaşıldığı kadarıyla, para ve mevki gibi dünyevi imkanlar, Allah katında mutlak bir değer ifade etmediği için, dünya hayatını bunların peşinde koşarak geçirenler, ahirette üstün derecelere ulaşmak hakkını kaybetmiş olacaklardır. Binaenaleyh İslâm, insanların iradelerini istedikleri yönde kullanma serbestisini vermiş olmakla beraber, dünya ve ahiret mutluluğu açısından dengeli bir hayatı tercih ve tavsiye ettiğini bildirmektedir.
Dünya-Ahiret Dengesini
Sağlamak
Konu ile ilgili Kuran ayetlerinden anladığımıza göre yüce dinimiz İslâm, insanlara dengeli bir hayat sürdürmeyi telkin etmekte; dünya için ahireti, ahiret için de dünyayı ihmal etmemeyi hatırlatmaktadır. İnsanın yapısına ve yaratılış gayesine uygun olan da bu- dur. Bunu, Hz. Musa döneminde yaşamış olup zenginliği ile ün salmış bulunan Karun’un hayatından ibretler sunan şu ayetten anlıyoruz: “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma...14 Görüldüğü üzere, Karun gibi hazineler sahibi birinin şahsında yapılan bir öğütte dahi, Kur’an’ın, “Dünyadan da nasibini unutma” tavsiyesinde bulunması, İslâm’ın dünyaya ait çalışmaya ne kadar önem verdiğini gösteren bir nükte taşımaktadır. Bununla birlikte Kur’an, daha sonraki ayetlerde, büsbütün dünyaya dalmanın getireceği felaketleri de canlı bir şekilde gözler önüne sererek, dünya ve ahireti dengeleyen orta bir yol tutulmasını ve dengeli bir hayat sürdürülmesini tavsiye etmekte ve şöyle demektedir:
“...İnsanlardan öyleleri var ki; ‘Ev Rabbimiz! Bize dünyada ver’ derler. Böyle isteyenlerin ahiretten hiç nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da, ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik, ahirette de bir iyilik ver. Bizi ateş azabından koru’ derler. İşte onlar için, kazandıklarından (ahirette) büyük bir nasip (hisse) vardır...”15
Şüphesiz insanın maddî ve manevî yapısı ile bir bütün olduğunu daima göz önünde bulunduran İslâm; insan hayatının da sadece bu dünyadakinden ibaret olmadığını, “ahiret” adı verilen ölümden sonraki bir hayatın varlığını da gözler önüne sermekte; üstelik ahiret hayatının daimi olduğunu vurgulamaktadır. Elbette bu dünyada yaşayabilmek için çalışmak gerekecektir. Çünkü dünyanın da, ahire- tin de kazanıldığı yer burasıdır. Ayrıca İslâm çalışmaya engel de değil, karşı da değildir. Bilakis çalışmayı bir zorunluluk olarak sunmakta ve teşvik etmektedir.116’ Fakat İslâm’ın vurgulamak istediği şey çalışmanın ve mal-mülk edinmenin bir amaç haline getirilmesidir.
Çalışıp Mal Kazanmak Amaç Değil Araç Olmalıdır
Yüce dinimiz İslâm, inananlara asıl ve nihai hedef olarak ahiret mutluluğunu göstermektedir. Dünya hayatını ise, bu mutluluğun kazanıldığı yer olarak tanımlar. Buna göre dünya hayatı da, orada geçinmenin aracı olan maddî imkanlar ve mallar da birer araçtır, amaç değildir. Müslüman, dünyayı imar etmek ve mal kazanmak için çok çalışmalı, ancak bu ölçüyü kaybetmemelidir. Aksi takdirde malın ve madde dünyasının cazibesi, insanın “Hak’la ve asıl amacı unutmasına sebep olabilir. Şu ayetler bu gerçeği dile getirmektedir:
“Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.”" Yani gerçekten insan, kendisinin hiç kimseye muhtaç olmayacağını zannettiği zaman azgınlaşır. Bu bakış açısıyla Kur’an’da, mal ve evlatların. “Dünya hayatının geçici bir zineti” olduğu belirtilerek," insan mal fitnesine düşmekten sakındırılmış ve Allah katında olanların daha hayırlı ve kalıcı olduğu şu ayetle ifade edilmiştir: “Size verilen şeyler dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır...”"’’’
Diğer taraftan İslâm; mal ve maddenin insan üzerindeki olumsuz etkisini ve her ne yolla olursa olsun mal kazanıp yaşama gayretini sınırlamak için, mal elde etme esaslarını belirlemiş, başkalarının mallarına tecavüzü ve haksız yoldan mal-mülk edinmeyi şiddetle yasaklamıştır. Dolayısıyla İslâm, mal ve maddeye esareti değil; ona hakim olmayı ve onu yönlendirmeyi öngörmektedir.
İslâm’a Göre Çalışmanın İbadetlerle de İlişkisi Vardır
Bilindiği gibi İslam’da ibadetler; bedenî, malî ve hem bedeni hem mali gibi çeşitli gruplara ayrılmaktadır. Özellikle İslâm’ın beş temel esası arasında yer alan’3" zekat ve hac gibi ibadetlerin çalışıp mal kazanmakla da ilişkisi vardır. Çünkü, herhangi bir Müslümanın zekat verebilmesi veya hac farizasını yerine getirebilmesi için, bu görevleri yerine getirebilecek mali imkana sahip olması gerekmektedir. Ancak; “zekat vermek veya hacca gitmek dinen zengin sayılanlara farzdır; dolayısıyla, bu vecibeleri yerine getirecek kadar mali imkana sahip olmayanlara zekat veya hac farz değildir” şeklindeki bir düşünce de doğrudur. Dinen zengin sayılmayan kimselere zekat vermek veya hac görevini yerine getirmek farz değildir. Fakat unutulmamalıdır ki, İslâm’ın şartı beştir ve böyle düşünen kimseler, İslâm’ın beş temel esasını tam olarak yerine getirmenin vereceği manevi haz ve mutluluktan mahrum kalacakları gibi, ihtiyaç sahibi kimselerin yardımına koşmanın veya bir fakiri sevindirmenin manevi mutluluğunu da tadamayacaklardır. Ayrıca, İslâm’da yardımlaşma ve İslâm kardeşliğinin pekiştirilmesi açısından önemli bir yeri olan sadaka veya “toplumsal bir ibadet” de diyebileceğimiz kurban gibi ibadetler de yine maddî imkana bağlıdır.
Şu halde, çalışan ve mal-mülk sahibi olan kimseler aynı zamanda zekat, sadaka vb... gibi mali ibadetlerle başkalarına da faydalı olacaklar demektir. Nitekim Hz. Peygamber, ashabını çalışıp kazanmaya ve ihtiyaç sahiplerine de yardımcı olmaya teşvik etmiştir. Ebu Musa el-Eş’ari, bu konu ile ilgili olarak şöyle demiştir:
"Bir defasında Resûl-i Ekrem: ‘Sadaka vermek her müslüman üzerine vaciptir’ buyurmuştu. Mecliste bulunanlar: Ya Rasûlallah! Ya sadaka verecek bir şey bulamazsa? diye sorduklarında Re- sııl-i Ekrem: “Çalışsın, elinin emeğiyle kazandığını hem kendisi harcasın hem sadaka versin”, diye cevap verdi.12"
İslâm’a Göre Çalışmak Kadar Malı Harcamak da Önemlidir
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya ve yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmayı teşvik eden; iki gününü birbirine eşit olarak geçirmemeyi telkin eden ve her gün, bir önceki güne göre daha ileri gitmeyi ve daha yararlı işler yapmayı özüne ve ruhuna uygun bulan yüce dinimiz İslâm; .mensuplarına, çalışmak kadar çalışıp kazandığını harcamak konusunda da önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Bu anlamda İslâm; israf ve savurganlığı yasakladığı gibi, cimrilikten de sakındırmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurul- muştur:
“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira boy- lesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür... Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.’’”
“(O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”
Görüldüğü gibi ayetlerde, ihtiyaç sahiplerine haklarının verilmesi tavsiye edildikten sonra, gereksiz yere saçıp savurmaktan sakınılması emredilmiş ve böyle yapan kimseler “şeytanların dostları” olarak nitelendirilmişlerdir. Ayrıca “eli sıkı olmak”, yani “cimrilik” de, büsbütün eli açık olmak da uygun görülmemiş; diğer konularda olduğu gibi, harcama konusunda da ölçülü olunması, her türlü aşırılıktan sakınılması tavsiye edilmiştir. İsraf ve cimrilikten sakınıp “orta bir yol tutanlar” da övülmüştür. Unutulmamalıdır ki, bir malı kazanmak harcamaktan daha zordur . Dolayısıyla mal kazanmasını bilmek kadar, harcamasını ve kazandığını iyi değerlendirmesini bilmek de önemlidir.
Yine Kur’an-ı Kerim’de, malların insanlar arasında haksız yollarla yenilmemesi ve rüşvet, çıkarcılık vb. yollara peşkeş çekilmemesi de istenmiş ve şöyle buyurul- muştur:
“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere (idarecilere veya mahkeme hakimlerine) vermeyin.”24’ İslâm Malı Bir Baskı Aracı Olarak Kullanmayı Yasaklar Şüphesiz İslâm’ın temel gayelerinden birisi de, yeryüzünde adalet ve ahlak esaslarına dayanan, yaşanabilir bir toplumsal nizamı ihdas etmektir. Kur’an’ın insanlara bildirmiş olduğu toplumsal esaslara bir göz atıldığında, birden fazla insanın bir arada bulunduğu yerde Allah’ın, hemen doğrudan doğruya onların arasındaki ilgiye girdiği ve birlikte yaşamanın gerektireceği bütün ilkeleri belirlediği görülecektir.
Bu anlamda İslâm’ın ilk yılları dikkate alındığında şu husus karşımıza çıkmaktadır: O zamanın ticaretle uğraşan Mekke toplumunda yaygın olan toplumsal ve İktisadî eşitsizlik Kur’an ayetleriyle şiddetle kınanmış; Kur’an’ın hedefi olan ahlak ve eşitlik esaslarına dayalı bir toplum düzeni ilan edilmiştir. Kur’an buna, o toplumun birbirine çok yakın iki özelliğini eleştirerek başlamıştır: Birincisi, cemiyetin bölünmüşlüğünü yansıtan çok tanrıcılık; İkincisi de, yine aynı derecede insanlığın tehlikeli bir bölünmüşlüğünü devam ettiren ve bunu esas alan korkunç sosyo-ekonomik eşitsizliktir.
Meseleye ekonomik yönden bakılacak olursa, o dönemde Mekke çok gelişmiş ve zengin bir ticaret şehri idi. Diğer taraftan, kabile desteğinden yoksun olan kimseler, köleler ve ücretliler gibi zayıfları sömüren ve bir çok hileli ticaret ile parasal yolsuzlukları olan korkunç bir yer altı dünyasına da sahipti. Bir yandan bencil, yardımlaşma hissinden yoksun, yapılan israfla açık bir şekilde övünme; diğer taraftan da müthiş bir yoksulluk ve çaresizlik gibi zıt kutupların meydana getirdiği ortam, Kuran’da gayet veciz bir şekilde şöyle anlatılmaktadır:
“Çoklukla övünmek sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz. Hayır! Yakında bileceksiniz! Yine hayır! Yakında bileceksiniz!’*25’
“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi ve başkalarını ayıplamayı ve servet biriktirip onu saymayı adet edinenlere yazıklar olsun! 0, malının kendisini ebedî kılacağını ıııı zanneder? Hayır! Andolsun o, Hutame’ye atılır.’*21’’
“Dini yalanlayanları gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar, yoksulu doyurmaya teşvik etmez...’*27’
Tekrar vurgulamakta fayda vardır ki İslâm Dini, mal-mülk sahibi olmaya asla karşı değildir. Tam aksine İslâm’da, “Allah’ın lütfü” ve “hayır” gibi sıfatlarla nitelendirilen servet ve mal çokluğuna önem verilmiş ve Cum’a Suresi’nde şöyle buyurulmuştur:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin...”128’ Burada bir noktaya işaret etmek gerekmektedir: Bilindiği gibi her dinde mübarek sayılan günler, j geceler ve hatta aylar vardır. Özellikle İslâm’dan önceki İlâhî kaynaklı dinlerden Hristiyanlıkta Pazar günü, Yahudilikte Cumartesi günü, aynı şekilde İslâm’da da Cuma günü mübarek günler olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple Hıristiyanlar Pazar gününü tamamen ibadet ve dinlenmeye hasretmişlerdir. Yahudiler de Cumartesi gününü ibadet ve istirahat günü saymışlar; hatta o gün herhangi bir iş yapmayı da yasaklamışlardır. Fakat, yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi, İslâm Dini, Cuma gününün sadece belirli bir kısmının ibadet ve taate ayrılmasını emretmiş; Cuma namazı kılındıktan sonra tekrar yeryüzüne dağılıp, Allah’ın kendileri için takdir etmiş olduğu rızkı elde etme yollarının araştırılmasını istemiştir. Bu da gösteriyor ki İslâm, çalışmaya değil tembelliğe, atalet ve miskinliğe karşıdır.
İslâm’ın, serveti bir baskı unsuru olarak veya her ne şekilde olursa olsun kötüye kullanmayı yasaklaması, yine insanların yararlarını göz önünde bulundurmaya yöneliktir. Çünkü, servetin kötüye kullanılması insanın daha yüksek değerlere yönelmesini engeller. Bu nedenle İslâm serveti "bu dünyanın adi bir parçası” ve “bu dünya hayatının bir hayali” durumuna sokar. Bu gerçek, ayetlerde şöyle dile getirilmiştir:
“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın mal biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metaıdır..”’
“...Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.”
“İnkarcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer, cehennemdir..”’
“...Onlara de ki: Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır, size zerre kadar haksızlık edilmez.”
Şu halde, İslâmî anlayışa göre, maddi yardıma ihtiyacı olanları düşünmemek, dar ve bayağı görüşün en temel ifadesidir. İnsanın en zayıf olduğu noktalardan birisi de budur.’
Netice itibariyle söylemek gerekirse, Yüce Allah, varlıkların en şereflisi olarak yaratmış olduğu insanoğlunun, insan onur ve haysiyetine yaraşır bir şekilde yaşamasını istemiş ve bunu gerçekleştirmek için de çalışmanın şart olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla çalışmak, Allah’ın ezeli ve ebedi kanunudur. “İnsan için çalışmaktan başka bir şey yoktur” şeklindeki ilahi prensip herkes için geçerli olduğu gibi, “çalışan mutlaka karşılığını görür” ilkesi de, Allah’ın iradesi ve İslâm’ın ruhuna uygun düşmektedir. Bu ilke, dünya kurulalıdan beri herkes için geçerli olmuştur. Bundan sonra da geçerli olmaya devam edecektir. Bu noktada Allah, inanan-inanmayan, müslüman olan-müslüman olmayan gibi herhangi bir ayırım da yapmaz. Hatta, Allah’ın yeryüzünde ihdas etmiş olduğu çalışma kanunu diğer canlılar için de geçerlidir.
İslâm’a göre insan, maddî ve manevî yönü olan iki kutuplu bir varlıktır. Onda bu iki kutuptan hangisinin ön plana çıkacağını kişinin kendi hür iradesi belirler. Dolayısıyla kişi, tercihini dünya ağırlıklı olarak da ahiret ağırlıklı olarak da belirleyebilir veya dengeli bir hayatı da seçebilir. Bu noktada karar tamamen insanın kendi hür iradesi doğrultusunda gerçekleşir. Fakat ilahi mesaj: “Dünyadan nasibini unutma, fakat ahireti de ihmal etme” şeklindedir. Şu halde dünyalık isteyene dünyalık, ahireti isteyene de ahiret mutluluğu verilir. Şüphesiz rızkı veren ve insanları mal-mülk hususunda farklı imkanlara sahip kılan Allah’tır. Allah da rızkı dilediği kimseye dilediği kadar, fakat belli bir ölçü dahilinde vereceğini bildirmiştir. Bu noktada insan, üzerine düşen görevi yerine getirmeli, ancak mal-mülk ve zenginlik konusunda ilahi taksimata da rıza göstermelidir. Çünkü, “kısmetine razı ol ki rahat edesin” sözü bu amaçla söylenmiştir.
Mutlak manada çalışmayı emreden İslâm Dini, maddî refahı küçümsemediği gibi; ilmî, İktisadî ve teknolojik yönden yükselmeyi, maddî-manevî bakımdan her gün biraz daha ileri gitmeyi telkin eder. Bu anlamda, iki gününü birbirine eşit geçirmek İslâm’ın ruhuna uygun düşmemektedir. Bu husus İnşirah Suresi 7, 8. ayetlerde şöyle ifade edilmiştir: “İşlerinden boşaldığın vakit, tekrar çalış ve yorul, Rabbine rağbet et (O na yönel, boş durma!).” İşte kültürümüzde yer etmiş bulunan; “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, varın ölecekmiş gibi de ahiret için çalış”; “İki günü birbirine eşit olan kimse aldanmıştır” gibi sözler, bu ayetin özüne ve ifade etmek istediği manaya da uygun düşmektedir. Böyle bir anlayışı İslâm’ın dışındaki herhangi bir dinde bulmak da mümkün değildir. Çünkü, İslâm’dan önceki İlâhî kaynaklı dinlerden Hıristiyanlık öteki dünyaya daha fazla ağırlık veriyor olarak bilinmekte, Yahudiliğin de bu dünyayı ön plana çıkardığı söylenmektedir. İslâm ise; bir taraftan bu dünyayı ihmal etmemeyi, diğer taraftan da ahiret hayatı için hazırlıklı olmayı tavsiye etmektedir. Çünkü İslâm’a göre dünyanın da ahiretin de kazanıldığı yer burasıdır. Hatta müslümanlar arasına değişik maksatlarla sokulmuş bulunan; "Dünya mü’minin zindanı, kafirin cennetidir" gibi sözler, İslâmî anlayışla bağdaşmamaktadır.
Tekrar etmek gerekir ki İslâm Dini; çalışıp mal-mülk sahibi olmaya ve ilerlemeye karşı olmadığı gibi engel de değildir. İslâm ferdî mülkiyete de karşı değildir. Bilakis ferdî mülkiyete karşı olan anlayış ve sistemlere karşıdır. Dolayısıyla mal-mülk konusunda da mutlak manada eşitliği de kabul etmez. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, İslâm çalışanla çalışmayanı veya az çalışanla çok çalışanı bir tutmaz. Çünkü, insan yapısını ve iç dünyasını herkesten çok daha iyi bilen Yüce Yaratıcı, insan fıtratına uygun olanı tercih ve tavsiye etmiştir. Ancak İslâm, zenginliğin bir ayrıcalık veya başkalarına karşı bir tahakküm aracı olarak kullanılmasını istemediği gibi, fakirliği veya fakirleri de küçümsememiş bilakis zekat, sadaka vb. ibadetlerle, zengin-fakir arasındaki karşılıklı sevgi bağını tesis edici ve sağlamlaştırıcı köklü tedbirler de getirmiştir. Bir örnek vermek gerekirse, İslâm’a göre faiz, ihtiyaç sahiplerini ezmeye yönelik bir vasıta olarak görüldüğü için yasaklanmış; öte yandan, fakirlere yardım edilmesi teşvik edilmiştir. Üstelik zenginin fakire vereceği parayı veya yapacağı herhangi bir yardımı da ibadet kapsamında değerlendirmiştir.
O halde İslâm’a göre çalışmak, kimseye muhtaç olmadan onurlu bir hayat sürdürmek, çoluk çocuğunun geçimini helal ve meşru yoldan temin etmek ve daima “veren el” durumunda olmak esastır. Meşru olmayan yollardan kazanç sağlamanın her türlüsü yasaklanmıştır. Meşru yoldan gelir elde etmenin tek şartı da çalışmaktır. Halkımız arasında yaygın olarak söylenen;
“Çalışan Allah’ın dostudur”;
“Çalışanı Allah da sever kulu da”;
"Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, dostunun yüz karası, düşmanının maskarası” gibi sözler, çalışmanın önemini ve çalışan kimseyi Allah’ın da. kullarının da seveceğini: çalışmayanı ise kimsenin sevmeyeceğini göstermektedir. Bu sözler aynı zamanda bizim toplumumuzun ne kadar çalışkan olduğunu ve çalışmaya ne derece önem verdiğini de yansıtmaktadır. Unutulmamalıdır ki, İslâm’a göre en temiz ve en helal kazanç; alın teriyle, göz nuruyla elde edilen kazançtır.

1- Bkz. Ra d. 2: İbrahim. 32-33: Nahl. 13 14: Hac .65: Ankebut. 61: Lokman, 2029: Fatır. 3: Zümer. 5: Zuhruf. 13: Ca- siye, 12-13.
2- Yunus. 67.
3- Furkan, 47.
4- Neem, 39.
5- Özsoy, Ömer. Sünnetüllah: Bir Kur’anİfadesinin Kavramlaşması, Ankara, 1994. s. 53.
6- Kandemir. M. Yaşar. Örneklerle İslam Ahlakı. İstanbul. 1980. s. 315-316.
7- Bkz. A’raf. 179: Özsoy. age, s. 117.
8- Nisa, 5.
9- Kasas. 77.
10- Âl-i İmran. 145.
11-İsra, 18-21.
12- Haşr. 7.
13- Bkz. Buhari, Savm. 51: Tirmizi, Zühd, 64.
14- Kasas, 77.
15- Bakara. 200-202.
16- Bkz. Nisa, 32: Kasas. 27: Necm, 39-41: Leyi, 4.
17- Alak, 6-8.
18- Kehf. 46.
19- Kasas, 60.
20- Bkz. Buhari. İman. 1. 2: Müslim, İman. 19-22: Tirmizi. İman, 3: Nesai, İman, 13.
21- Bkz. Tecrid Tere.. XII. 133.
22- İsra, 26-27-29.
23- Furkan. 67.
24- Bakara, 188.
25- Tekasür.1-4.
26- Hürneze, 1-4.
27- Maun, 1-3: bkz. Fazlurrahman. Ana Konularıyla Kur’an (çev. Alpaslan Açık- genç). Ankara 1987. s. 104-107.
28- Cum’a, 9-10.
29- Âl-i İmran.14.
30- Âl-i İmran. 185.
31- Âl-i İmran. 196-197.
32- Nisa. 77.
: 33-Fazlurrahman, age. s. 107-108.