Makale

Görme Özürlü Bir Sahabi

Görme Özürlü Bir Sahabi

Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYAR
Ondokuz Mayıs Ü. Amasya Eğitim Fak.

İslâm’ın ilk günlerinden beri yeni dine inananların daha fazla olmasını isteyen Hz. Peygamber, Kureyş yetkilileri ile çok önemli bir görüşme yapıyordu. Belki de bu fırsatı bir daha hiç bulamayacaktı.
Nasıl, güzel şeyler söyleyen bir din... değil mi?” diye tasdik bekliyordu. Tam bu sırada, Hz. Hatice’nin dayısı oğlu Abdullah, “Beni irşad et Ya Muhammedi Bana yeni dini öğret! Kuran ı anlat!..." diyerek oturuma bomba gibi düştü. Bu şahsın gözleri görmediği için, oradaki nazik durumu bilemezdi. Peygamberimizin konuşmalarını duyarak sesin geldiği yöne doğru ilerliyordu. Yanındakiler tarafından uyarıldı ise de o, isteklerini tekrarlıyor ve tartışmanın ortasına giriyordu. Kim bilir, nasıl bir istek ve inanma aşkı onu böyle ısrarlı kılmıştı? Allah’ın elçisi ne yapmalıydı? Bir yanda, neredeyse yeni dini kabullenecek kabile büyükleri, bir yanda da etrafını göremeyen, fakat Kuran’ı dinlemeye hazır bir kişi...!
Ders esnasında sınıfa giren bir yabancı gibi, kendisini kenara çektiler. Ne var ki, dikkat dağılmış, herkes konuşmaya başlamıştı. Kureyş yetkilileri, tanı böyle bir bahane arar gibi, hakaretle söylenerek, kalkıp gittiler. Sonuçta istenen olmadı! Abdullah ise, üzgün ve dargındı. Halbuki Hz. Muhammed in üzüntüsü ise iki yönlü idi. Hem müşrikleri inandıramadı; hem de gözleri görmeyen bu şahsın isteğine cevap veremedi!
Ardından Kur’an-ı Kerim in “ABESE” suresinin ilk ayetleri nazil oldu:’11
“Rahman ve rahmi olan Allah’ın adıyla".
1- Surat astı ve yüzünü öteye çevirdi.
2- Kör kendisine geldi dive...
3- Ne bilirsin? Belki o, arınacak!
4- Yahut öğüt dinleyecek de bu öğüt ona fayda verecek.
5- Kendisini; zengin (kibirli) görüp, tenezzül etmeyene gelince...
6- Sen ona yöneliyorsun!...
7- Onun arınmasından sana ne?!
8- Fakat koşarak (istekle) sana gelen.
9- Saygılı ve istekli olarak sana gelmişken,
10- Sen onunla ilgilenmiyorsun...
11- Hayır; böyle olmaz. O ayetler bir hatırlatmadır.
12- Dinleyen ve isteyen, onun üzerinde düşünür ve öğüt alır.
İslâm öncesi Kııreyş geleneğinde, kabile büyükleri yanlarında fakir ve zavallı kişilerin bulunması ve söze karışması düşünülemezdi.’”
Asıl adı, İbn Ümmü Mektum olan bu şahsın, böyle bir oturumda, birkaç defa söze karışması, tartışmayı bölmesi, kavminin huyunu bilen Hz. Peygamber’i rahatsız etmişti. Bu hoşnutsuzluğunun bilinmemesi için, sadece yüzünü Kureyşlilere çevirmişti. Fakat bir anlık bu olumsuz hava, onların toplantıyı terk etmesine yeterli olmuştu.141
Sonuçta, Allah’ın elçisinin yüzünü fakir ve yoksul sayılan kişiden öteye çevirmesi, gerçekten onun duygularını incitti. Çok geçmeden gönlünü aldı ve ona Kur’an-ı anlattı.15’
Bu konuda çeşitli kaynaklardan alınan bilgiye göre, Hz. Peygamberin canının sıkılması ve yüzünü öteye çevirmesi, fakir ve görme özürlüye değer vermediğinden değildi. Çünkü 0, zengin ve fakir ayrımı yapmadan herkesi İslâm’a çağırıyordu.""
Ancak İslâm’ın daha çabuk yayılması için etkili olacak itibarlı insanları ikna etmeye çalışıyordu. işte böyle kritik bir anda kör bir adamın söze karışması bütün beklentilerini boşa çıkarmıştı. Sadece buna canı sıkıldı. Yine de yüce Allah ona, bu tavrı ve tutumu uygun bulmadı.
Gönülden Allah’a yönelmek isteyenlerle meşgul olmasını istedi.
Burada, "görme özü- rii olan âmâ, kendisine geldiğinde.." ifadesi, bütün körleri ve hatta diğer özürlüleri de temsil eder; genel bir mana taşır. Yani her özürlü aynı saygınlıkla karşılanacaktır.<8)
Kur’an-ı Kerim bu sahabinin ismi yerine, niteliği olan “görme özürlü “âmâ” ifadesini kullanmakla, cidden çok ince bir nezaket örneği göstermiştir. Çünkü olumsuz sonuca sebebiyet veren aslında bu şahıstı. Fakat bu onun tercihi değildi. Ne var ki, olayın inceliğini ve hassasiyetini anlayamaması bu özüründen kaynaklanmıştı. Bunun için de Yüce Allah, Habibi’nin yanlış veya hissi davrandığını değil, bu işe sebep olan “âmânın, yani görmeme özelliği olanların hiçbir şart ve durumda dışlanmamaları gerektiğini ferman buyurmuştur. Konuya açıklık getirmesi bakımından şuu ifade edebiliriz: Kör olan bu şahsı elinden tutup getiren kimseye, Hz. Peygamber “... daha sonra geliniz!" anlamında bir işaret yapmıştı, fakat Abdullah, o kadar istekli idi ki, onun elinden tutanları da iterek sesin geldiği yöne doğru yürüyordu."’
Kur’an’ın beyanına göre, peygamberler, günah işlemekten korunmuşlardır. Sadece beşerî sıfatlan ile “zelle" denilen uyarılma niteliğinde hataları olabilir/"” Konumuzla ilgili, bahsi geçen Kıır’an ayetlerinde en önemli nokta, bu olaya sebep olan sa- habi gibi, herhangi bir organ özürii olan kişilerin, belki de bir çok sağlıklı insandan da önemli ve Allah katında daha değerli olabileceği konusudur.
Hz. Peygamber Nisa Suresi’nin 95. ayeti olan müminlerden Allah yolunda mallan ve canları ile cihad edenlerle, oturup kalanlar bir midir?” ifadesini, vahiy katibi Zeyd b. Sabit’e yazdırırken görme özürlü Abdullah yine sabredemeyip, “...ey Allah’ın elçisi! Eğer gözlerim görseydi, ben de Allah yolunda sefere katılırdım..." isteğinde bulunmuştu. Çok geçmeden bu ayetin devamı nazil oldu. Burada, “...özür sahibi olanlar müstesna...” deniliyordu.
Anlaşıldığına göre herhangi bir yönden özür sahibi olanlar, sağlıklı olanların bizzat yaparak elde edecekleri mükâfatlan, sadece niyet etmekle elde edebileceklerdir. Bu, ilahi adaletin gereğidir.
Sahabeden birisi, İslâm ordusuna katılmak üzere Hz. Peygamber’e gelmişti. Ona, anne ve babasının durumunu sordular; “... onlar yaşlı ve yoksul durumdadırlar...” deyince, “Sen derhal onların yanma dön; onların bakımı ile uğraş""" buyurdu. Olaya başka açıdan bakarsak bazı sonuçlara ulaşabiliriz:
ABESE Suresi Kurandaki sıraya göre, bir önceki “Naziat" suresi ile ilgilidir. Naziat suresi, Hz. Peygamber’in “...bir uvancı olduğuna dair...” ifadelerle son bulurken, burada bizzat, Hz. Peygamber’in de uyanldığı görülmektedir. Ayrıca öğüt ve uyarının (yani eğitimin) kimlere fayda vereceği konusuna da dikkat çekilmiştir. Eğitimde istekli olmanın (motivasyonun) fonksiyonu vurgulanmıştır. Aksine dünya nimetleri ile şımararak, ilgisiz ve umursamazlık içinde böbürlenenlere karşı, gereksiz ilginin ve tanınan önceliğin yanlış bir tutum olacağı hatırlatılmaktadır.113)
Böylece tarihi bir olayda, ilk sırada yer alan, Abdullah Ibn Ümmü Mektum’u Hz. Peygamber her gördüğünde, kendisine ikramda bulunur ve şöyle derdi: "’Ey hakkında Rabbimin beni uyardığı adam. Merhaba! Herhangi bir ihtiyacın var mı?” Eğer bir talebi varsa yerine getirirdi.
KAZANDIĞI MEVKİ
Bu sahabi İslâmî bilgileri o kadar mükemmel öğrenmişti ki, Hz. Peygamber, onu bir çok defalar yerine vekil (naib) bırakarak Medine’den ayrılmıştır. Kaynaklarda belirlendiği üzere, Hz. Peygamber, sefer maksadıyla 25 defa Medine’den ayrılmış ve her zaman yerine vekil bırakmıştır.<l5) Hiç şüphesiz, bunlar, kendine emanet edilen yetkileri tam ve mükemmel kullanabilecek ehliyette kimselerdi. Farklı kabilelerden olmaları da bir protokol gereğiydi. Görme özürlü bir sahabi olan Abdullah İbn Ümmü Mektum son olarak 10/632 yılında, yani Peygamberimizin vefatından sadece 3 ay öncesinde böyle bir görev almıştı. Daha önce 3/625’te yapılan Uhud Savaşı için ve 6/628’de Hudeybiye antlaşması için Medine’den aynlan Hz. Peygamber, yerine bu seçkin kişiyi vekil bırakmıştır."16’
Hz. Peygamber’i çok yakından izleyen ashabın bize bildirdiğine göre, bu olaylardan sonra Hz. Peygamber, nerede bir özürlü görse, öncelikle ona yönelir, hal ve hatırını sorar ve güler yüzle onların gönlünü alırdı. Hatta bazı rivayetlerde, “Abdullah İbn. Ümmü Mektum’u memnun etmek için ridasını (palto veya cübbe) onun oturması için yere serdiği" ifadeleri vardır."’17
Özellikle Ramazanlarda, sahur ezanını Bilal-i Habeşi’ye okuturlardı. Aynı gecelerin sabah ezanlarını ise, Abdullah İbn Ümmü Maktum okuyordu. Çünkü o âmâ olduğu için, daha ağır hazırlanır ve sonraki ezana yetişirdi.18’
Hz. Peygamber’in özel müezzini olan bu kişiyi Enes b. Malik, Hz. Ömer devrinde, Kadisiye muharebesinde (14/635) elinde bir flama ve zırhlı bir vaziyette gördüğünü nakleder. Görmee özürlü ve yaşlı bir sahabinin bu surette savaşa katılması tartışmalıdır. Orada şehit olduğu ya da Medine’de vefat ettiği yazılmaktadır. Bütün bu verilerden hareketle, iki gözü görmeyen bir kimsenin de yönetimin her kademesinde görev alabileceği söylenebilir. Üstelik, en üst düzeyde bir makamın vekâleti bile böyle birisine verilmiştir.19
Bu şahıs Medine’ye ilk hicret edenlerden (muhacir) olup, en yaygın bilgiye göre, Medain’in fethi (16/637) günü şehit olmuştur. İslâm’ın yayılış tarihine ismini yazdıracak kadar, askeri görevlerde de bulunması oldukça anlamlıdır. Çünkü böyle kritik bir konumda kendisine görev verilmesi, işin ehil ve yeterlilik sahibi olması açısından önemlidir. Bu makale, özürlü veya engelli insanların topluma kazandırılması konusunda, tüm yetkilileri düşündürücü bir örnektir. Özellikle günümüzde (bilgi çağında) bedenin yerini, zekâ gücü aldığına göre, bu insanlarımızı iyice eğitip, onların potansiyel güçlerinden yararlanılmalı ve topluma yük olmaksızın hizmet sunmaları sağlanmalıdır. Unutmayalım ki, sakatlık veya özürlü olmak, hiç kimsenin kendi tercihi değildir.

1- İbıı Hişam, es-Sire, Mısır 1335,1, s. 198; İbıı Sa’d, et-Tabakât, Beyrut 1957, IV, s. 208; es-Suyuti, Esbab-ı Nüzul, s. 223; M. Asım Koksal, İslam Tarihi (Mekke Devri), Şamil Yayınları, İstanbul 1981, s. 325.
2- Ateş, Süleyman, Kuran-ı Kerim Tefsiri, Milliyet Yayınlan, İstanbul 1988, VI, s. 2968.
3- et-Taberi, Tarihu’I-Ümem ve’I-Müliik, Kahire 1326, II, s.19; İbııHişam, es-Sire, 1, s. 132.
4- Philip K. Hitti, History of the Arabs, I, s. 49; İbn Haldun, Mukaddime, Beyrut 1900, s. 265; Doğuştan Günümüze İslam Tarihi, Komisyon, Çağ Yayınları, İstanbul 1989,1, s. 146.
5- Doğuştan Günümüze İslâm Tarihi, I, s. 209.
6- Kur’an, 6/92; 7/158; 34/28; 25/1.
7- Ateş, Süleyman, Yüce Kuran’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1991, X, s. 3198- Bilmen, Ö. Nasuhi, Kur an-ı Kerim in Türkçe Meal-i Âlisi ve Tefsiri, İstanbul, 1995, VIII, s. 3966; Mahmud Esad (Seydişehri), İslam Tarihi, Marifet Yayınlan, Sadeleştiren: A. Lütfi Kazancı, İstanbul 198.3, s. 443.
9- Müslim, el-Camiu’s-Sahih, Mısır 1955, II, s. 1835 (Hds.
No: 140); Suyuti, el-Camiu’s-Sağir, Kahire 1954 (4. Baskı), I, 102; Rağib el-İsfahani, el-Müfredat fi Garibi’I-Kuran, Kahire 1961, s. 47; Müzavi, Abdurrauf, Kenzü’l-Hakayık, Kahire 1954,
10- Kur’an, 19/41; 20/39; 21/73; 18/110; 41/6; Yardım; Ali, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınlan, İstanbul 1988, ss. 3133; Arslan, Ali, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınlan, İstanbul 1984, XV, s. 475.
11- Keskioğlu. Osman, Kur’an-ı Kerim Bilgileri, TDV Yayınlan, Ankara 1989, s. 63; Arslan, Ah, a.g.e, XV, s. 475.
12- Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, I, s. 382.
13- Aydemir, Abdullah, TDV İslam Ansiklopedisi, "Abese". I, s.
305; Belazuri, EnsabuI-Eşraf, Mısır 1959,1, s. 135.
14- M. Zekai Konrapa, Peygamberimiz, 202-242; Y. Kandehlevi, Hadislerle Müslümanlık, Tercüme III, s. 1142.
15- İbn Hişam, a.g.e., II. s. 127-128; Taberi, a.g.e., II, s. 192; Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, I, s. 469.
16- Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, Tercüme: M. Said Mutlu, İstanbul 1969, H, s. 322.
17- Süleyman b. Ömer el-İcli, Fııtuhatu 1 İlahiyye (el-Cemel), Mısır 1377, IV, s. 487; Çantay, H. Basri, Kuran-ı Hakim ve Meali Kerim, İstanbul 1973, III, s.1146.
18- Anlaşılan sahur yemeğinin bitimi için, ön bir sâlâ okunması emredilmişti, Bkz. Ateş, Süleyman, Yüce Kur an’ın Çağdaş Tefsiri, X, s. 3.
19- Elmalı. M. H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Kitabevi, İstanbul 1970, VIII, s. 571; ez-Zebîdî, Z. Ahmed, Tecrid i Sarih, Tercüme: A. Nairn, TTK Basımevi (III. Baskı), Ankara 1972, XI