Makale

Değerleri duyup yaşayan bir varlık olarak insan

Dr. İsa Kayaalp
İSAM

değerleri duyup yaşayan
bir varlık olarak
insan

Günümüzde moral, etik, ahlâk ve değer kavramları birbirinin yerini tutacak şekilde eş anlamlı olarak kullanılmaktadır, insanın bütün yapıp etmeleri birtakım temellere dayanır. Bu sebeple insanın hareket ve faaliyetlerini yöneten temele değer denir, insanın hayatı boyunca gerçekleştirdiği eylemler "iyi, kötü" bağlamında değerlendirildiğinde ahlâk değerleri, "günah-sevap" şeklinde din değerleri, "güzel- çirkin" şeklinde değerlendirildiğinde de sanat değerleri adını alır.
İnsan aktif bir varlıktır. Bu durum onun insan olmasının bir özelliğidir. Hayatın bütünü göz önüne alındığında, insanı çok çeşitli alanlarda aktif bir halde görürüz. Meselâ bilim, sanat, düşünce alanlarından gerçekleştirdiği faaliyetlerinin yanı sıra, günlük hayatında fabrikada, atölyede, okulda ve çeşitli iş alanlarında çalışan; gezen dolaşan, eğlenen, ibadet eden bir varlıktır.
İnsanın günlük hayatında gerçekleştirdiği eylemlerin amaçlarını anlayabilmek için, onları şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:
a) insandan doğrudan doğruya karar bekleyen eylemler: Bu eylemler İnsanî değerlere sahip olma ile ilgilidir. Başka bir ifade ile insanın idealleri bu kümede yer alır.
b) insandan zorunlu bir gerçekleştirmeyi isteyen eylemler: Bu eylemler günlük hayatımızı doğrudan ilgilendiren aktiviteler- dir. Beslenme, barınma, giyinme gibi birtakım imkânların elde edilmesiyle hayatın sürekliliğine yardım eden eylemlerdir. Bunların insan için en büyük faydası birinci kümedeki eylemleriyle sıkı bir ilişki içinde olmasıdır.
c) insanın otomatikleşen eylemleri: Zaman içinde öğrenilen ve otomatikleşen eylemler bu kümede yer alır. Yeme, içme, konuşma, yazma biçimleri gibi... Bu eylemleri gerçekleştirirken, her seferinde ilk defa öğreniyor- muşuz gibi davranmayız. Artık bunlar insan için otomatik bir özellik kazanmıştır.
İnsan günlük yaşayışında bir hareketi iyi bulurken başka bir hareketi kötü bulabilir. Yaptığı bir işte heyecanlanırken, başka bir işte isteksizlik duyabilir, insanlar kendi aralarında güvenilir- güvenilmez, ahlâklı-ahlâksız, iyi- kötü gibi ayırımlar yaparak hareket edebilirler. Her alanda bu tür ayırımların yapıldığını görmek mümkündür. Bu tür yaklaşımlardan, insanların farklı değer yargılarını paylaştıklarını anlarız. Bu da bize, insanı günlük hayatında birtakım değerlerin yönettiğini gösterir.
Bu şekilde ayırdığımız eylemler birbirinden bağımsız değildir. Aksine birbiriyle sıkı bir ilişki hâlindedir. insanın yaşayabilmesi için bütün bu eylemleri gerçekleştirmesi gerekir. Ancak eylemlerin nitelikleri, insan başarılarının seviyesine göre değişir.
İnsan şuurlu bir hayatı yaşar ve insan hayatında "birliktelik" esastır, içgüdüsel birliktelik İnsanî bir tavır değildir. Bu yüzden insanın başarılarındaki iyilik ve erdemlilik gibi değerlerin varlığı birlikteliğin bir sonucudur. Bugünkü insanın başarısında, geçmişte yaşayan bütün insanların emeği vardır, insan kendisi için çalıştığı gibi, başkaları için de çalışmaktadır. Her nesil kendinden sonrakine önemli miraslar bıraktığı gibi, olumsuzluklar da bırakmaktadır.
Değer duygusuna sahip insanların gelecekle ilgili tasarımları ve bu uğurda emek harcamaları sadece insana özgü bir davranıştır. Başka bir ifadeyle günlük hayatın iç içeliği gibi, çağlar arasındaki bağlar da iç içedir.
insan, fiillerini gerçekleştirirken nitelikleri bakımından birbirinden farklı üç eylem alanına muhatap bulunmaktadır:
1. Yüksek değerler: Bu kümede sevgi, saygı, inanmak, doğruluk, çalışkanlık, iyilik, dürüstlük, vefa, güven gibi değerler yer alır. Yüksek değerler tarafından yönetilen değerler ya doğrudan doğruya, ya da dolaylı olarak gerçekleştirilir. Eğer değer duygusu açık seçik ve eylemin niteliği de karışık değilse eylem doğrudan doğruya gerçekleştirilir. Değer duygusunda açık seçiklik yoksa ve eylemin niteliğide karışık ise dolaylı gerçekleşti- rim söz konusudur. Meselâ meslek seçiminde açık seçik bir değer duygusu olmayan gençler, birtakım kriterlere göre hareket etmek zorunda kalabilir.
2. Vasıta değerler: Bunlar ilgi ve menfaat değerleridir. Ekonomik değerler bu kümeye girer, insan hayatı için çok önemli olan bu değerler, yüksek değerlerle çatışma içine girmemelidir. Meselâ bir kişi mesleğini sevdiği için değil de, menfaat temin etmek için seçerse, yüksek değerler alanında sorun yaşar.
3. Alışılan değerler: Bu değerler insanın toplum ve kültür çevresinde bulduğu değerlerdir. Bunlar yüksek ve vasıta değerlerin yönettiği eylemlere oluşturulmuş kültür kalıplarıdır. Bu kümede insan hareketlerinin otomatikleşen biçimleri yer alır; birtakım zevkler, davranış biçimleri, moda gibi... Alışılan değerler sürekli bir değişkenlik gösterir. Meselâ bir yerde hoş karşılanan bir davranışın başka bir yerde hoş karşılanmaması gibi.
Hangi değer kümesinde yer alırsa alsın, insanın iyi-kötü ölçülerine cevap veren bütün değerler ahlâk değerleridir. Ahlâkın iyi-kötü değer ölçüsü ile, din gü- nah-sevap ölçüsüne cevap veren değerler, aynı kategoride yer alan değerlerdir. Dinin değerleri, ahlâkî yaşayışın yüksek değerlerini daima destekler ve onunla bütünleşir.
Değerlerin oluşumunda dinin etkisi
Din, dil, ahlâk, hukuk, sanat, iktisat gibi değerler insanın fıtratıyla ilgilidir. Bunlar zaman içerisinde gelişme ve gerçekleşme imkânı bulmaktadır, insan hayatının belirleyici unsurları olan değerlerin oluşumunda kişinin kendi karakter yapısının yanı sıra sosyal çevrenin de büyük rolü vardır.
İnsanın fıtrî değerleri, din ve ahlâk değerleri ile motive edilince, ortaya insana yakışan davranışlar çıkar. Din, haksızlıkların ortadan kaldırılması ve insanlar arası ilişkilerde adaletin egemen olması için birtakım kurallar koymuş ve bunların eyleme dönüştürülmesini istemiştir. Din, insanın faydasına olanı istediği için de, insanların ortak bir noktada buluşmasını sağlamıştır.
Din değerleri, sosyal bir varlık olan insana "birliktelik" şuuru içinde, kimsenin kabul etmekte güçlük çekmeyeceği hak-hukuk, iyi-kötü gibi hususlarda göstereceği aktivitelerle yaratılış gayesini gerçekleştireceği bilincini vermiştir.
Toplumda, herhangi bir kurum tarafından konulmadığı ve arkasında resmî bir otoritenin bulunmadığı, kendiliğinden ve yavaş yavaş meydana gelen; toplumda ilişkileri idare eden sosyal kurallara örf ve âdet denir.
Örf, gelenek ve an’ane aynı anlama gelirken, âdet de görenek demektir. Sözlükte "iyilik" anlamına gelen örf, aklın kabul ettiği ve toplum hayatında yer etmiş, değişmeyen ve değişmediği için bugünü düne bağlayan ve bugünü yarına bağlayacak olan düzenleyici sosyal kurallardır.
Örfler bütün bir millete aittir ve milletin benliğini ve şahsiyetini koruyan unsurlardır. Millet kişiliğini örflerle korur ve devam ettirir. Örfler, toplumun değişirken devamlılığını sağlar. Örfler bugünü düne bağlayarak, toplumu ileriye doğru motive edici bir güce sahiptir. Bu güç tarihî akışa yön verir. Yaşatıcı ve yenileyici hamlelere sebep olur. Örfler aynı zamanda milletin hâfızasını teşkil ederler.
Toplumun menfaatini birtakım kurallara bağlı olarak görüp, birlikte yaşamak isteyen erkek ve kadınların nikâh kıydırmaları, eşlerin birbirine sadık kalmaları, yaşlı anne ve babanın ihtiyaçlarının karşılanması dinî bir değer ve yerleşik örflerimizdendir.
Âdet, topluluk içinde öteden beri uyulan kural (töre) anlamına gelir. Âdetler toplumun devamlılığı içinde donmuşluğunu önler; taklide ve alışkanlığa dayandıkları için derinlikleri yoktur, her an değişmeye hazırdırlar. Âdetler ortaklaşa alışılmış davranış biçimleridir. Meselâ misafir ağırlama, büyüklere saygı gösterme biçimleri gibi... Âdetler insanı belli bazı davranışlara zorlar. Bu da onların temelinde birtakım örflerin bulunduğunu gösterir. Çıplak gezmemek aynı zamanda bir örfe dayanırken, giyim biçimlerini âdetler belirler.
Âdetler sosyal bakımdan ilgi duyularak benimsenen, ancak değişebilen hareketlerdir. Bunlar kişinin günlük hayatında ve toplumun uygun bulduğu davranışlardır. Resmî toplantılarda takım elbise giymek, yemekte bıçağı sağ elle tutmak gibi. Ancak bazı durumlarda âdetlerin olumsuz örneklerine de rastlanır: Kan davası, kabilecilik yaparak yanlışta ısrar gibi...
Örf-âdet ve din ilişkisi
1. Örf ve âdetler yaptırım gücünü milletin uzun kültür hayatından alır; yüzyıllar içinde de büyük itibar gördükleri için kökleşirler ve milletin ruhunu oluştururlar.
2. Örf ve âdetler toplum hayatı için gerekli olan kurallardır. Din ise örfün (iyilik) mayasıdır ve bireyin ruh dünyasını onarır.
3. Örf ve âdetler toplumların bir düzen içinde yaşayabilmek için kendi inanç, ahlâk, kültür yapılarına göre oluşturdukları kurallardır. Bunlar birtakım maddî icatların çok ötesinde örf ve âdetler toplumun iradesinin eseridir. Din ise bireyin özgür iradesinin bir eseridir.
4. Âdetlerde bazen olumsuzluklar yaşanabilir. Fakat İslâm, milletimizin ve diğer İslâm toplumlarının ilerlemesine engel olan davranış biçimlerinden kaçınması gerektiğini özellikle vurgular. Müslümanlar hiçbir zaman herhangi bir olumsuzluk etrafında birleşmez. Kötü bir davranış birçok kişi tarafından yapılsa bile, o hiçbir zaman örf olmaz. Buna rağmen birtakım olumsuz davranışları İslâm’a mâl etmek doğru değildir.
5. Örf ve âdetler toplumsal hayata güzellik ve hareketlilik katmak için birtakım törenlerin yapılmasını gerekli görür. Bayramlaşmak, hal hatır sormak, düğün törenleri düzenlemek, hediyeleşmek, davete katılmak, tâziyede bulunmak gibi davranışlar... Din de bunlara ruh katar.
6. Örf ve âdetlerin oluşum sürecinde ve eylemlerinde din duygusu vardır. Fakat her toplum bunları kendi yaşayış biçimine ve anlayışına göre düzenler. Din buna müsaade eder. Çünkü din bu farklılığı bir zenginlik olarak görür.
Ahlâkî değerlerin dinle ilişkisi
Din ilk insanla birlikte başlar, insanlık tarihi boyunca insanlar hangi kültür kümesinde yer alırsa alsın hep topluluklar hâlinde yaşamıştır. Bu birliktelik insanın din, dil, sanat, ahlâk, hukuk, iktisat gibi değerler, onun doğuştan getirdiği varlık yapısında bulunan değişmez niteliklerdir, insan, bu değerlerle insandır. Onu diğer canlılardan ayıran temel özellik de budur.
İnsanlık tarihinin derinliklerine indiğimizde din ve ahlâk yaşayışının temelleri, insan hayatında eylem plânına çıkmaktadır. Bu da insanın ahlâkî bir varlık olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte din alanında yaşananlar, din, sanat gibi alanlarda nasıl çeşitlilik gösterirse, ahlâk alanında da son derece büyük çeşitlilik yani zenginlik gösterir. Bütün bunlar söz konusu olguların, insanın fıtratında bulunduğunu ve inkârı mümkün olmayacak bir derinliğe sahip olduğunu da ortaya koyar.
Ahlâk kuralları, insanın uymakta sorumluluk hissettiği ve insanlar arası ilişkileri ilgilendiren isteklerdir. Ahlâkın kendine özgü bir varlığı olmakla birlikte, onu biçimlendiren temel olgunun aslında din olduğunu söylememiz gerekir. Ancak dinî yaşayışın dışında ahlâklılığın olmayacağını söylemek de doğru değildir.
Ahlâk öteden beri dinin ve din anlayışlarının içinde yer almıştır. Şöyle söylemek de mümkündür: Her dinin bir ahlâk anlayışı ve dünya görüşü vardır. Bütün İlâhî dinlerde bu özelliği görmek mümkündür. Zaten İlâhî dinlerin mesajında özü itibariyle insanın fıtratını buluruz. Bu da bize ahlâklılığın din ve hukuk yaşayışı ile sıkı bir ilişki içinde olduğunu gösterir. Ahlâkın iyi ve kötü kuralları dindeki günah ve sevap gibidir.
Ahlâk ile dinin amaçları birbirine uygundur, hatta birbirinin sebep ve sonuçlarıdır. Ahlâkın amacı insan hareketlerini güzelleştirmek ve bu hareketlerin insana yakışır bir biçim kazanmasını sağlamaktır. Dinin amacı da insanı ahlâkî olgunluğa ulaştırmaktır. Her ikisinin de öznesi insandır.
İnsan ahlâk kurallarına aykırı davranırsa birtakım yaptırımlarla karşılaşır. Bu yaptırımların kontrol aracı vicdandır. Vicdan, din ve ahlâk kurallarının doğru kabul edilmesi ve bu kurallara aykırı davranıldığında sorumluluk duygusunun oluşmasıdır. "Vicdan azabı" duygusu, bu duygunun somut bir göstergesidir. Bu anlamda vicdan azabı İnsanî bir tavırdır. Din, vicdanın insan üzerinde daha etkin olmasını sağlar, çünkü insanın yaptığı her davranışın bir karşılığının olduğunu söyler.
Bu bağlamda din, insan topluluklarında hep merkezî bir rol oynamıştır. İnsanın diğer aktivi- telerinden farklı bir özellik gösterir. Din, insanın kendisini yaratan ile ilişkisini ve yaratıcı varlık bilincini ifade eder. Bu da, insanın bir yandan evrendeki uyumun ritmini yakalamasına vesile olmakta, diğer yandan da kendi kişilik bütünlüğünü korumasını sağlamaktadır.
İki defa Nobel ödülü alan Fransız düşünür Alexis Carrel, duayı (ibadet) solunum sisteminin insan vücudunda oynadığı role benzetir. Ona göre zihnî ve fikrî gelişmesi normal olan, fakat ibadet eden kişilerde şahsiyet, ibadet etmeyenlere, göre daha çok gelişmiştir. Din bir duadır. Dinin direği de yine bir dua olan namazdır. Bu sebeple din duygusu gelişmemiş bir insan, ne kadar olgun bir kişi olursa olsun, kişilik bütünlüğü açısından önemli bir noksanlık içerisindedir. Çünkü yaratıcı bilincini ve buna dayalı olarak evrenin ve insanın bütünlüğü anlayışını yitirmiştir. Böylece, varlığın temel dayanağından yoksun kalmıştır.
Bu sebeple din, kişilik parçalanmasını önleyecek en önemli etkendir. Din, safiyeti ve birleştirici gücü esas alınarak yaşandığı sürece, toplumların refah ve mutluluğunda inkârı mümkün olmayan bir role sahiptir.
Kişilik gelişiminde değerlerin etkisi
İnsan, gelişimini tamamlayabilmesi için birtakım aşamalardan geçmesi gerekmektedir. Fakat onun maddî ve manevî gelişimi, İlâhî kurgunun bir gereği olarak, birtakım sorumlulukları içermektedir. Meselâ yeni doğmuş bir çocuğun annesi tarafından emzirilmesi ve büyütülmesi gibi...
Çocuğun maddî eğitiminin sağlıklı bir şekilde gerçekleşebilmesi için ailenin, çevrenin ve toplumun fonksiyonları büyüktür. Herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerekir.
Hiçbir şey kendiliğinden meydana gelmediği için her varlığın evrende bir oluşum süreci vardır. Bu süreçte insanlar üzerlerine düşen yükümlülükleri yerine getirdikleri müddetçe hayat olağan seyri içinde devam eder. Meselâ, aileyi meydana getiren annenin ’anne’, babanın da ’baba’ olarak görevini yerine getirmesi gerekir" demek, çocuklarının maddî ve manevî gelişimiyle ilgili bütün oluşumları göz önünde bulundururlar demektir. Sevgi ise sevgi, yemek ise yemek, okutmak ise okutmak gibi görevlerin yerine getirilmesi bu kurgunun bir gereğidir.
İnsan eylemlerde bulunan bir varlıktır. İnsanın eylemlerini gerçekleştirmesi, onun değerleri duyup yaşayan bir varlık olması demektir. Bu özelliği sebebiyledir ki, insan karşılaştığı sorunların üstesinden gelebilmektedir. Hayatta tesadüflere yer yoktur, dolayısıyla insanın, hayatı iyi okuması ve anlaması gerekir. İnsan hayatı, yönü belli eylemlere ve bunların ihtiyaç gösterdiği kararlara dayalı olarak sürmektedir. Bu durum, insanda mevcut olan değer duygusundan kaynaklanmaktadır.
İnsan yaratılışı gereği ahlâkî yönü olan bir varlıktır. Günlük aktivitelerinde birtakım farklılıklar olsa bile, özde ortak değerler çerçevesinde hayatını biçimlendirir. insan hayatını biçimlendiren değerlerden olan sevmek, yardım etmek, acımak, üzülmek, sevinmek gibi hususlar nereye gidilirse gidilsin hep aynıdır. Bu sebeple, hayatın her alanında değerlerin insan yaşayışı üzerindeki hakimiyetini görmek mümkündür.
Bütün bu olaylar bize, insan varlığındaki saklı değerleri farkettirir. Buradan da anlarız ki, değerler insanın gerçekleştirdiği eylemlerle kendini gösterir ve aynı zamanda o eylemleri yönetir.
İnsan hayatına yön verme açısından en güçlü değer dindir. Din, insanı maddî ve manevî anlamda kuşattığı gibi, dünya ve âhiret bağlamında da insanın yapıp etmelerini değerlendirir. Yaptığı iyilik ve kötülüklerin mutlaka bir karşılığı olduğunu ve bunların bir değerlendirmeye tâbi tutulacağını haber verir. Bu da, insanın başı boş olmadığını, hayatı boyunca kendisini geliştirmesi gerektiğini ifade eder.