Makale

İMAM ŞÂFÎÎ’NİN KABRİNİ ZİYARET

-Vefatının (20 Ocak 820) 1180. Yılı Anısına-

İMAM ŞÂFÎÎ’NİN
KABRİNİ ZİYARET

Mesut ÖZÜNLÜ

Günlerden yirmi iki şubat... Mübarek ramazanın ilk günü. Kahire’ye beyaz bulutlu, parlak güneşli. pırıl pırıl bir hava hakim. Fakat cadde ve sokaklar diğer günlere nazaran biraz daha farklı. Ramazanın gelişiyle ortalığa hafif bir tenhalık, tatlı bir sükunet ve derin bir ruhaniyet kaplamış...
Bu güzel günü, ilk defa ziyaret edeceğim İmam Şafii hazretlerinin medfuıı bulunduğu eski Kahire’nin güney mahallelerinde geçirmek istiyorum. Yurdun önündeki duraktan, levhasında "İmam Şâfii" yazan bir otobüse biniyorum. Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra Muhammet Ali Paşa Camii’nin biraz ilerisindeki bir meydanlığa geliyoruz.
Burada yolculardan birisine, İmam Şafii’nin kabrine ne kadarlık bir mesafenin kaldığını soruyorum. Adamcağız samimi bir tarifle "Şu girdiğimiz cadde İmam Şâfii caddesidir. Türbe de bu caddenin takriben Uç kilometre ilerisinde, sağ taraftaki caminin bulunduğu yerdedir" deyince önümüzdeki ilk durakta iniyorum. Hem vakit daha çabuk geçer, hem Mısır toplumunu daha yakından tanımama katkısı olur düşüncesiyle yürüyerek gitmeye karar veriyorum.
Müstakim bir çizgi şeklinde kuzeyden güneye doğru uzanan caddede ağır ağır ilerliyorum. Sağ tarafımda mezarlarla iç içe geçmiş ahşap ve kerpiç evler... Toz toprak içerisinde kalmış yıkık duvarlar ve dükkanlar... Sol tarafımda ise Mukattam Dağı’nın eteklerine doğru uzanan kabristanlar ve mermer atölyeleri... Eski camiler, türbeler ve medreseler...
Cadde bakımsız ve garip... Adeta bütün mü- tevaziliği ile gelen geçenlerin ayaklarının altlarına kapanır gibi.
Birkaç kilometre kadar yürüdükten sonra, cadde kenarlarının birazcık kalabalıklaşmaya başladığını farkediyorum. Bu artan kalabalığın arasında boydan boya sıralanmış satıcılar... Patatesler, marullar ve maydanozlar... Hemen bitiverecekmiş gibi görünen meyveler ve sebzeler...
Az ötedeki kaldırımın kenarında da başı takkeli bir adam... Dört motosiklet tekerinin taşıdığı tahtadan bir seyyar arabanın üzerine çıkmış sessizce namazını kılıyor. Zannedersem pazara getirdiği sebze ve meyveyi satmış olmalı. Arabasının kenarında birkaç çakır domatesle küçücük bir limon duruyor...
Bunca bağrış çığrışın arasında, "Allahü ekber" diyerek namaza başlayınca, dünyanın bütün meşgalesini omuzlarından geriye atmış sanki... Oturuş ve kalkışlarında istekli bir huşû ve derunî bir içtenlik göze çarpıyor. Alnında ise hafif siyahlıkta bir secde izi oluşmuş.

İnsan oruçluyken pazar yerlerinde dolaşmaktan özel bir keyif mi alıyor, ne? Amacım pazara gelmek olmamasına rağmen, bir yandan satılan mallara baka baka ilerliyor, bir yandan türbenin bulunduğu istikamete doğru yürüyüşümü sürdürüyorum. Gittikçe kubbeli bir caminin tozlu atmosferden sıyrılıp bana doğru yaklaşması, kalbimin atışını biraz daha hızlandırıyor. "Galiba İmam Şafii’nin yattığı yer burası..." diyorum kendi kendime.
Camiyle türbenin bir restorasyondan geçmekte olduğunu, önündeki birkaç işçiyle, duvarlarındaki iskelelerden anlıyorum. Önce işçilere bir selam veriyor, ardından yan taraftaki şadırvana gidip bir abdest alıyorum. Daha sonra, türbeye ait birkaç metrelik mermer merdivenin harç serpilmiş basamaklarından ağır ağır çıkıyorum.
İçeriye girer girmez, bütün benliğime derin bir ürpertinin dolduğunu hissediyorum. Büyük imamın heybetli sandukası, yemyeşil titreşimlerle yanmakta olan flüoresan lambaların arasında; devasa bir zümrüt tanesi gibi ışıl ışıl... Yerden tavan ve duvarlara fışkıran bu yemyeşil ışık dörtgeni; adeta beni tutuyor, bütün hata ve günahımla uçsuz bucaksız bir hüsnükabul limanına götürüyor.
Etraftaki ziyaretçilerin nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde olduklarını tahmin etmek kolay değil. Fakat dış görünüş olarak herkes sus pus...
Diğer türbelerde dikkatimi çeken kavga ve gürültünün tam aksine, kimseden çıt yok. Saygı ve sevginin kol gezdiği akademik bir hava hakim. Adeta herkesin dudağı, ödevini yapmamış bir öğrencinin mazeret bulmakta zorlanmasını andıran bir edayla kımıl kımıl... Kim bilir, belki fatihalar okuyorlar, belki de bu yüce Hak dostunun yüzü suyu hürmetine bağışlanmayı diliyorlar...
Tadı tarifsiz bir metafizik duygunun; yeşillik, temizlik ve sessizlikle bütün mevcudiyetimi kucakladığı bu ruh harmanından, canım bir türlü ayrılmak istemiyor. İki saat kadar süren bir manevî duşun ardından, ömrümün en huzurlu zaman dilimlerinden birisini geride bırakıyorum.
Daha sonra türbeden ayrılıyor, yürüyerek geldiğim yoldan tekrar pazar yerinin bulunduğu yere dönüyorum. Gelirken tıklım tıklım bulduğum pazarın, dönerken bir hayli dağılmış olması; içimde hafif bir garabet duygusu uyandırıyor...
Gittikçe tenhalaşan pazar yerinin ortalarına geldiğimde ise, birdenbire gözlerim; kaldırım boyunca uzanan bir mezarlığın duvarından, adeta ayağa kalkmışçasına yükselen ve sarıklı birer müderris siluetini andıran birkaç mezar taşma ilişiyor. Bu duvarın dip tarafında da, hüngür hüngür ağlayan bir nine... Önünde durduğumu ve kendisine yaklaşmak istediğimi fark edince, hemen siyah bürgüsünü ağzına doğru perçinliyor, biraz çekinir gibi yapıyor.
Kutsal ramazanın ruhumda uyandırdığı acıma hissinin de tesiriyle, "nemelazım" deyip geçemiyorum. Önce önüne doğru çömeliyor, yüzüne şöyle bir bakıyorum... Kınalı ellerin tuttuğu bürgünün, basık bir yuvarlak çizerek çerçeveye aldığı sırılsıklam göz çukurları; adeta ağlamaktan suyla dolu iki komposto çanağına dönmüş... Yalnız içlerinde, birer tane kara üzüm var... O da simsiyah gözleri...
Kendisine sormadan edemiyorum:
- Hayırdır anne! Seni böyle ağlatan nedir?
Hemen nasırlı elleriyle yanı başımda duran plastik leğeni önüme doğru yaklaştırıyor ve titreyen dudaklarıyla anlatmaya başlıyor. Bir yandan, içerisinde bir miktar süzme bal bulunan ve üzeri biraz tozlanmış olan bu leğene bakıyor, bir yandan ninenin ağlayarak anlattıklarını dinliyorum. Yaşlı kadın, Hilvan yakınlarındaki bir mezradan geldiğini, satmak için pazara bal getirdiğini, fakat bir kilo dahi satamadığını; bu yüzden, evine dönecek kadar dahi parasının olmadığını söylüyor...
Gariban Mısır anasından dinlediğim bu trajik öykü, birdenbire bana; Iraklı şairlerden Sıtkı ez-Zehâvi’nin "iki garip" adlı şiirini hatırlatıyor.
" İkimiz de, şuracıkta birer garibiz;
Sen garip ben garip, akrabayız biz."
Şeklindeki beyitle süslediğim minik bir teselli sohbetinin ardından, şunu oğlundanmış gibi kabul et deyip vedalaşıyorum. O, birdenbire çehresinde açmaya başlayan sevinç çiçekleriyle yavaş yavaş toparlanırken, ben de az ötede bulunan otobüs durağına doğru yürüyüşe geçiyorum.