Makale

2000'li Yıllara Girerken

2000’li Yıllara Girerken

Mustafa Turan
Tarih Öğretmeni

Bu günü anlamak, istikbâl için hazırlık yapabilmek, ancak sağlam ve doğru bir tarih bilgisi ile mümkündür. Mazisini bilen, ondan gerekli ibretleri alan milletler istikbâle emin adımlarla ilerlerler. Çünkü medeni milletlerden hiçbiri tarihten uzak kalamamıştır.
XVIII. yüzyılın sonlarında tarihin önemini kavrayan Avrupalılar, tarih bilmeyen toplumları çok kolay sömürmenin yollarını bulmuşlardır. Şu hususu aklımızdan Çıkarmamalıyız ki, dün, bugün için tarihtir. Bugün de yarın için tarih olacaktır. Öyleyse, yarın başarılı olmak istiyorsak; dünden ibret alıp, bugün gerekli tedbirimizi almak zorundayız.
Tarih, bir aynadır. Ayna karşısına geçmemiş bir insan, nasıl kendi fiziki yapısı hakkında bilgiye sahip değilse, tarihine göz yuman, kulak tıkayan bir milletin de öz benliğini bulması mümkün değildir.
Tarih, geleceğe yön veren ve ışık tutan geçmiştir. Tarihten gereği gibi istifade etmek istiyorsak; onun yorumunu yapmamız gerekir. İşte biz, bu yazımızda Milli Tarihimizin genel değerlendirmesini ve yorumunu yaparak, XXI. yüzyılın bir tahlilini yapmayı amaçlıyoruz.
Geleceği keşfedebilmek için, geçmişi öğrenmeye mecburuz. Geçmişi derken, öncelikle kendimizi tanımalıyız. "Kendini öğrenmeden başkasını öğrenme sevdalısı olunca insan ne başkasını ne de kendini öğrenir. Tarihi cehalet insanları köleleştirir, bağımlı yapar; el-etek öptürür, dilendirir."(1)
Biz, Türklerin tarihini, ilk imparatorluklarını kurdukları M.Ö. III. yüzyıldan beri biliyoruz. O zamandan bugüne kadar 100’den fazla devlet, 16 adet imparatorluk kurmuşlardır. ’Türkler, tarih boyunca dünya üzerinde çok sayıda devlet kurmuş, dünyanın en güçlü ordularını meydana getirmişlerdir."^)
Yaklaşık 22 asır önce Teoman ve oğlu Mete’nin Türk boylarını bir araya getirerek Büyük Hun İmparatorluğunu kurmaları ile başlayan gelişme devam ederek I. yüzyılda, sınırları Büyük Okyanustan Hazar kıyılarına kadar genişlemiştir. Bu dönemde Türkler dünya üzerinde büyük bir güç haline gelmiş ve varlıklarını hissettirmişlerdir.
Mete’nin ölümünden sonra Çinliler, Hunları ordularıyla yenemeyeceklerini anladılar. Onları hile İle çökertmeye karar verdiler. Hunlara bağlı kabileler arasında ikilik yarattılar. Böylece Hun İmparatorları birliği koruyamadılar. M.S. 50 yılında bu büyük imparatorluk Kuzey Hun Devleti ve Güney Hun Devleti diye ikiye ayrıldı.^)
Parçalanan ve dağılan Türk birliği bir inhitat devrine girmiş ve bu devir altıncı asra kadar devam etmiştir.
Altıncı asırda dağınık halde yaşayan Türk boylarını birleştirerek bir düzene koyan Bumin Han, tarihte ilk defa Türk adıyla anılan Göktürk İmparatorluğumu kurdu.
Kısa zamanda sınırlarını genişleten imparatorluk, yaptığı savaşlar ve kazandığı zaferler ile, altıncı asırda güç ve kuvvetini tüm dünyada hissettirmiştir. Fakat, Göktürklerin bu ihtişamlı devri uzun sürmedi. Düşmanların hile ve entrikaları ile Türk birliği parçalandı. Türklerin hayatındaki ikinci dağınık dönem XI. asra kadar devam edecektir. Ancak, Göktürkler bıraktıkları siyasal geleneklerle kendilerinden sonra XI. asırda Selçuklu Müslüman Türkleri 1040 tarihinde yapılan Dandanakan savaşıyla Büyük Selçuklu Devleti’nin temellerini atmışlar, 1071’de kazandıkları Malazgirt zaferiyle de, dünya tarihinin akışını değiştirmişler ve Anadolu’nun kapılarını açarak onu ikinci bir anayurt haline getirmişlerdi.
Yukarıda; VI. asırda Göktürklerin dünya siyasetinde üstün bir rol oynadıklarını, dolayısıyla VI. asra dünyada Türk asrı diyebileceğimizi izah etmiştik. Evet, on-birinci asrı Dünyada tam bir Türk-lslâm asrı olarak görüyoruz. Zira Selçukluların kurdukları Türk-lslâm İmparatorluğu onbirinci yüzyılda Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında etkin bir tarihi rol oynamıştır.
XI. Yüzyılın sonlarına doğru harîs ve hilekâr devlet adamları ve batini suikastçıları arasındaki mücadele, daha sonraları başlayan Haçlı Seferleri ve Moğol istilası, taht kavgaları ve iç karışıklıklar gibi sebepler yüzünden Selçukluların kurdukları büyük devlet dağılıp parçalanmış ve tekrar bir fetret dönemine girilmiştir.
Adeta bir bayrak yarışçısı gibi Selçuklular bu bayrağı daha sonra Osmanlılara tevdi edeceklerdir.
Selçukluların dağılması üzerine XIII. yüzyılın sonunda Anadolunun Söğüt kasabasında Türk-lslâm tarihinin en muhteşem devrini açacak olan, Millî, İslami ve insanî idealler üzerinde küçük bir beylik kurulur. Beylik, Anadolu Türk beylikleri içinde en mütevazisidir. Ancak beyliği kuranların bir elinde kılıç, bir elinde Kur’an, göğsünde parlayan coşkulu bir iman, etrafında gözünü daldan budaktan sakınmayan bir grup kahraman ve damarlarında ise asil bir kan mevcuttu.
Bu gelişen kuvvet volkan gibi püskürerek bir hamlede dağılan Türk boylarını toplayıp, Anadolu’da birliği sağlamış ve Avrupa’da kazandığı zaferlerde hristi-yan dünyasını dize getirmişti. 1453 yılında Bizans İmparatorluğumu yıkan Osmanlılar yeni bir çağ açarak imparatorluk haline gelmişlerdi.
Beş asırlık bir dağınık dönemden sonra XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren cihan devleti olma yolunda yıldırım hızıyla ilerleyen Osmanlılar, onaltıncı asırda doğuda ve batıda kazandığı zaferlerle tam bir cihan hakimiyeti tesis etmişlerdir.
Daha önce, XI. asrın dünyada tam bir Türk-lslâm asrı olarak geçtiğini belirtmiştik.
Evet onaltıncı asır da dünyada tam bir Türk-lslâm asrı olarak yaşanmıştır.
Fatih Sultan Mehmed, İslâm ve hristiyan dünyalarını birleştirmek istiyordu. Yavuz onun emellerini doğuda, Kanuni de batıda büyük ölçüde gerçekleştirmişlerdir.
Batı dünyasının "Muhteşem" dediği, bizim ise sadece Kanuni dediğimiz karaların hakanı, denizlerin sultanı Kanuni Sultan Süleyman döneminde; sınırlarımızın bir ucu Viyana’da, bir ucu Hindistan’da, bir ucu Moskova surlarında, diğer ucu ise Afrika çöllerindedir. Minarelerimizden ezan, camilerimizden iman, medreselerimizden ilim, irfan yükselmekte; ordularımız mehter marş-larıyla zaferden zafere koşmaktadırlar.
Dünyanın iki hükümdara yetecek kadar geniş olmadığını düşünen Yavuz, ömrünün dünyayı fethetmek için kifayet etmeyeceği endişesindeydi. O, doğu tehlikesini bertaraf edip, Islâm-Türk birliğini kurduktan sonra Avrupa’yı fethetmeyi düşünüyordu. Zaten bu ideali gerçekleştirmek isterken ömrü vefa etmemiştir. Şair Yahya Kemal de Yavuz Sultan Selim’in erken vefat etmesinden ve bütün dünyanın İslâmla müşerref olmamasından üzüntü duyarak "Ezanı Muhammedi"sinde hislerini şu mısralarla belirtir:
Emr-i bülendsin ey ezân-ı
Muhammedi, Kâfi değil sadana cihân-ı
Muhammedi, Sultan Selim-i evveli râm
etmeyip ecel, Fethetmeliydi âlem-i sânı
Muhammedi,
Gök nura gark olur, nice yüz bin minareden
Şehbâl açınca ruh-i revân-i Muhammedi,
Ervah cümleten görür Allahü Ekberi
Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedi...
İmparatorluğumuz onaltıncı asırda 20.840.000 kilometrekare yani iki Avrupa olarak bugünkü Amerika’dan daha büyük ve üzerinde güneşin batmadığı dünya parçası durumunda idi.
"İslamiyet’in dinî ve hukukî prensipleri ve Türk hükümdarlarının bu prensiplere bağlılıkları cihan hakimiyetini kolaylaştırmıştır. Bu yüksek insanlık idealidir ki dünya tarihinde başka milletlerin yabancılara ait bölümlerinde yer alan vahşet ve zulümler Türklerde adalet, şefkat ve hürriyet şeklinde görünür. Millî tarihimizin haşmeti işte bu yüksek duygularla gerçekleşmiştir."^)
"Sultan Süleyman, yarım asra yakın süren hükümdarlığı zamanında Türkiye, fütuhat ve siyaset, ilim ve irfan ve sanat itibarıyla en parlak devrini yaşadığı gibi hukuk ve arazi işlerine dair tedvin edilen veya yeniden vazedilen kanunlar ile de ne medeni bir devlet olduğunu göstermiştir. Fatih Sultan Mehmed zamanında aşi-retimsi bir varlık olmaktan tamamen çıkan Osmanlı Devleti XVI. asrın ortalarına doğru, idarî, hukukî, iktisadî teşkilatı, ilmî ve içtimaî müesseseleriyle yüksek bir İslâm medeniyetinin bütün vasıflarını haiz olarak görülmektedir."^)
"Artık dünyaya parmak ısırtan Osmanlı İmparatorluğu fütuhatta olsun, idare siyaset ve medeniyette olsun, yeryüzünün tanımadığı, belki bir daha da tanıyıp bilemeyeceği bir kemali zirveleştirmiş bulunuyordu."(7)
Böylece XVI. asrın dünyada tam bir Türk-lslâm asrı olarak yaşandığını görüyoruz. Ancak onaltıncı yüzyılın sonlarına doğru tekrar bir duraklama ve çözülme hareketi görülüyor.
Genellikle, 1579 yılı Osmanlı Devleti’nin duraklama devrinin başlangıcı olarak kabul edilir. Yani, XVI. asır sonlarında yavaş yavaş bir çözülme hareketi başlamıştır. Fakat devlet kolayca çök-memiş, çok sağlam temeller üzerinde, sağlıklı kurumlarıyla uzun süre yaşama imkânı bulmuştur.
Evet, tarihimizin genel değerlendirmesi ve yorumunu yaparken; dikkat edersek ihtişamlı devirlerimiz hep 5 (Beş) asır katlayarak geliyor.
M.Önceki kısa dönem ve
I. asır + 5 = 6. asır 6. asır + 5 = 11. asır
II. asır + 5 = 16. asır
16. asır + 5 = 21. asır
Onaltıncı asırdaki ihişamlı devrimizden sonraki dağınık döneme beş asır ilave edersek yirmibirinci yüzyılın önümüzde bize göz kırptığını görürüz.
Hamle, hareket ve dinamizm gibi kavramlar bizimle özdeştir.
Hareketli bir toplum oluşumuzun sonucudur ki, bizi Orta Asya’dan Viyana’ya iletmiştir. Bugün güzel Anadolumuzda yaşama bahtiyarlığına da, aynı keyfiyet sayesinde sahip olmuşuzdur.
Tarih boyunca hep büyük düşünmüş, büyük oynamış ve sonuçta büyük kazançlar elde etmesini bilmiş bu millet; bir kaç asırdır hiç tanımadığı gaflet çukurlarında, tembellik gayyalarında ve rehavet çöllerinde beyhude dolaşıp durdu. Teknoloji atmosferini, bilim vahalarını, siyasî, sosyal ve ekonomik boyutta zafer ışıklarını hep aradı. Bu arada nice dikenli yollarda yürüdü. Nice köprülerden geçti. Önüne nice takozlar kondu. Sendeledi, sarsıldı ama içerden ve dışardan yapılan bütün taarruzları göğüslemesini de bildi. Kendine ikibinli yılları hedef seçerek plan ve projeler üretme yoluna girdi. Bu bağlamda, ilahi kader önüne öyle fırsat ve imkanlar çıkardı ki, adeta yürü ya kulum dedi. Artık hedefi genişlemiş ve Adriyatik’ten Çin
Seddi’ne kadar uzamıştı. Lakin bu fırsatı değerlendirmeye siyasî, külürel ve ekonomik güç gerek, kuvvet gerek, istikrar gerek, irade gerek, azim gerek, liyakatli ve dirayetli devlet ricali gerekti.
Bu alandaki fakr-u zaruretimize, dış düşmanlarımızın engellemeleri ve içte başımıza bir takım çoraplar örmeleri neticesinde, "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olurcasına" ufkumuz daraldıkça daraldı. Neredeyse bu sisli havada önümüzü dahi göremeyerek:
Kendisi muhtac-ı himmet bir
dede,
Nerde kaldı gayrıya himmet
ide.
diyecek hale geldik.
Bu hengâmede birliğimiz tartışılırsa, ayrılık yaralarımız kaşınırsa, millî ve dinî değerlerimiz aşınırsa, iç sorunlarımız beynelmilel platformlara taşınırsa ve pusulalarımız da hedefini şaşırırsa; meçhule giden bir gemi misali, ne rota belirlenebilir ne de salimen bir limana yanaşılabilir. Böyle bir ortamda gaflet hezeyanla, ayrılık düşmanla, korku da hezimetle kolkola gezer. İşler yolunda gitmeyince de demogoji revaç bulur. Soysuz, ihtirascı ve kavgacı mantıklar düşmanla işbirliği etmişçesine ön planda tellallık ederler. Üzerimize çöken karabulutları dağıtıp, sis perdelerini kaldırarak ve gaflet bataklığından kurtulup aklımızı başımıza alarak bizimle özdeş olan gayret, azim ve hamle ruhu canlandırılmalıdır.
Düşmanların körüklediği, bizim de bazı çevrelerin mal bulmuş mağribi gibi sarıldığı laik-antilaik, alevi-sünni, inanan-inanmayan, Türk-kürt gibi ayrımlarda ikbal kazanma uğruna, millî ve yüce hedefler heba edilmemelidir. Yediden yetmişe hepimizin kabul ettiği ve bu ayrımların dış güçler tarafından desteklenip, bizim ulvi hedeflerimizi baltalamaya yönelik olduğunu bile bile ve göz göre göre niçin bu oyuna geldiğimize şaşıyorum. Eteklerimize sarılan akl-ı selimi tekmelediğimizi ve inanmadığımız bir serabın peşinden basireti bağlı koştuğumuzu kim inkar edebilir?
Gül güzel kokusuyla, bülbül ötüşüyle, selvi endamıyla, arı maharetiyle, karınca çalışkanlığıyla ve arslan da cesaretiyle ün yapmışlardır. Bitki ve hayvanlarda bu böyle de, insanlarda farklı mı? Elbette her yiğit namıyla çağrılır. Kahramanlığıyla anılır. Bizim de tarihten gelen ulvi meziyetlerimiz vardır. Ahlâk ve faziletin abidesi, adaletin timsali, hoşgörünün simgesi, kahramanlığın mümessili, hür ve bağımsızlığın coşkulu sesi olma, müslüman Türk’ün öz vasıflarını teşkil eder.
Bu üstün misyonumuza sahip çıkıp, devam ettirmek için; 2000’e doğru bu misyon bize, düşmanın silahıyla silahlanmayı, uydu olmayıp önder ve örnek olmayı, millî ve dinî değerlerimizi tekrar bayraklaştırmayı, hoşgörüyü tuğlaştırmayı, sürünmeyip koşturmayı, çalışma, gayert ve azim duygularını coşturmayı emrediyor. Birlik ve bütünlüğü, dirlik ve düzeni sağlamayı söylüyor. Koltuk sevdasıyla, ikbal hırsıyla, sen-ben kavgasıyla, bir milletin kaderi ve geleceğiyle oynamak; bu vatana ve bu millete yapılacak en büyük kötülüktür.
Gelin bir olalım. Bütün olalım. Yarın daha iyi, daha üstün olacağız diyorsak, kolları sıvayıp çalışmaya bugünden başlayalım. Gelecek asır inşaallah bizim olacaktır.

(1) Doç. Dr. İhsan Süreyya Sırma, İslâm ve Tarih s.42.
(2) Cemal Anadol, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, s.13. 1977.
(3) Mustafa Uluçay, Tarih Ansiklopedisi, s. 190.1st. 1979.
(A) Cemal Anadol, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, s.30-31.
(5) Ord. Prof. I. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.2, s.307, Ankara 1983.
(6) Semiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Eserleri, c. 1, s.340.

TARİH VE İBRET

İNSAN
HAKLARINA
BİR ÖRNEK


Gittikleri yerde İslâm’ın adalet, eşitlik ve hoşgörü anlayışını götürmeyi gaye edinen Türkler, hiç kimseyi dinî inanç ve yaşayışı sebebiyle horlayıp hakir görmemişler, kimsenin ibadet hürriyetine dokunmamışlar, vicdanlara ve gönüllere kılıçla müdahale etmememişlerdir. Dünya ve Türk tarihleri bunun şanlı örnekleriyle doludur.
Bir misal verecek olursak (14 Temmuz 1683) tarihinde başlayan 2. Viyana kuşatmasından önce Osmanlı Ordusu Komutanı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana Kalesi Komutanı Starhemberg’e yolladgı mektuba şöyle bir göz atmak yeterlidir sanıyorum. Bu mektubunda Paşa, kalenin kan dökülmeden teslimini istiyor, kale halkını önce Müslümanlığa davet ederek şöyle diyor:
"Sizler ey ViyanalılarI Sizler ey komutanlar, sizler ey muhafızlar, sizler ey şehir halkı!
Duyun, bilin artık. Yoluna kurban Yüce Allah’ımızın izniyle, toprağına yüz sürdüğümüz sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (S.A.S.) yardımıyla Osmanlı ordusu geldi. O mübarek adlara dua edesiniz ve sulh dileyesiniz.
Balan, görün gücüne ulaşılmaz Osmanlı Ordusunu. Balon, görün şu muhteşem manzarayı. Yeryüzünün en güçlü, dört kıtada nice Hakanların önünde diz çöktüğü orduyu...
Bilesiniz ki, bizler buraya bu kaleyi zaptetmeye geldik.
Bilesiniz ki, Allah’ın adını yüceltmek azmiyle geldik.
Ulularımız der ki: "Kılıçtan evvel imam sun."
İşte bizler de önce, topraklarına rahmet atalarımız gibi "İmana Buyrun" diyoruz. Şayet kabul ederseniz sizler de her müslümanın sahip olduğu haklara sahip olacaksınız.
Eğer ki, İslâm’ın uzattığı muhabbet eline tutunur da kaleyi bize harpsiz teslim ederseniz, Allah’ın emri şu şekilde yerine getirilecektir:
Kimsenin malına, canına, ırzına dokunulmayacak, hepiniz İslâm adaletine, eşitliğine sığınmış sayılacaksınız. Dileyen dilediği yere göç edebilecek. Kim ki yerinden-yurdundan ayrılmak istemezse, malına mülküne kat’iyyen Osmanlı eli dokunmayacaktır.
Herkes inancında serbest olacak, kimse inancından ve ibadetinden dolayı hor ve hakir görülmeyecektir. Böylece biline ve ona göre haraket edile."
Her yer ve zamanda bu duygular içinde hareket eden Türk Milleti, böylece gönül ve kafalarda sevgi pınarlarını coşturmuş ve zaferlerinin kaynağını bu imanda bulmuştur.
Müslüman-Türk’ün adalet, eşitlik, insan haklarına ve mabetlere saygısı ile bugünkü Bosna-flersek’te yaşanan dramı bir kıyaslayalım hele! Bakalım nasıl bir tablo çıkacak ortaya.
G.T.