Makale

Malazgirt'ten Dumlupınar'a TÜRK-AVRUPA MÜCADELESİ

Malazgirt’ten Dumlupınar’a
TÜRK-AVRUPA MÜCADELESİ

DOÇ. DR. ALİ SARIKOYUNCU
Disiplin ve Değerlendirme Şubesi Müdürü

26 Ağustos 1071’ de Türk Milleti, "Ya muzaffer olur gayeye ulaşırım; ya şehit olur Cennet’e giderim" diyen Alparslan’ın yönetiminde Malazgirt’te kendisine yeni bir anayurdun kapısını açmıştır. Böylece Türk-Avrupa mücadelesi de başlamıştır. Çünkü Avrupa devletleri, Türklerin Anadolu’ya ayak basışlarından itibaren, "Türkleri Anadolu’dan atmak ve yok etmek" için faaliyete geçmişlerdir.
Hemen belirtelim ki, Batılı devletlerin böyle bir mücadeleye girişmelerinde, kilisenin beslediği haçlılık zihniyeti etkili olmuştur. Bu bakımdan Türk-Avrupa mücadelesine, kısaca "Hilal-Haç Kavgası"dır demek yanlış olmaz. Çünkü Türkler müslüman olduktan sonra Islâm’ın kılıncı, kalkanı olmuşlardır. Şuur altına yerleşmiş müzmin ve mülevves kin ve nefretle, yakarak, yıkarak, tahrip ederek saldıran Haçlı sürüleri, Türklerce durdurulmuştur. Bu durum, Batılı insanın kafasında oldukça menfi bir ’Türk lmajı"nın doğmasına, şekillenmesine ve zamanla da bir Türk düşmanlığına dönüşmesine sebep olmuştur. Bu gelişmede, Avrupa devletlerinin XVI. asra kadar Türkler karşısında çoğu kere varlık göstere- memelerinin, özellikle XVI-XVII. yüzyıllardan sonra ortaya çıkan sömürgecilik politikasının emperyalizme dönüşmesinin de rolü olmuştur.
Nedenini kısaca belirttiğimiz Türk-Avrupa mücadelesini iki safhada incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi, Türklerin Anadolu’ya girmesiyle başlayıp Avrupa’daki son fütûhatına kadar devam eder. Türklerin taarruzda, Avrupa’nın ise savunmada olduğu bu devreyi tarih olarak 10711683 ile sınırlandırabiliriz. İkincisi ise, Türklerin Avrupa’dan geri çekilmesiyle başlar. Bu devrede Türkler savunmada Avrupa ise taarruzdadır. Bu devre de tarih olarak 1683-1922 ile sınırlandırılabilir.
Bu genel düşünceler çerçevesinde "Şark Meselesi" olarak da adlandırılan Türk-Avrupa mücadelesinin safhalarını ayrı ayrı inceleyelim:
1071-1683 Yılları Arasında
Türk-Avrupa Mücadelesi
Türklerin taarruzda Avrupa’nın ise savunmada olduğu bu devrede Avrupa’nın Türklerle ilgili politikasını şöyle özetleyebiliriz.
a. Türkleri Anadolu’ya sokmamak
b. Türkleri Anadolu’da durdurmak,
c. Türklerin Rumeli’ye geçişlerini önlemek,
d. İstanbul’un Türkler tarafından fethini önlemek,
e. Türklerin Avrupa’da yerleşmesine mani olmak,
Türklerin Avrupa içlerine doğru, ilerleyişlerini durdurmak v.b.
Avrupa’nın bu hedeflerine rağmen Türkler 1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya girmişler; Anadolu ile yetinmeyip Avrupa’ya da geçmişlerdir. Türklerin taarruzu bitmemiştir. Avrupa savunma mevzilerini geri çektikçe Türkler ilerlemiştir. 1389’da Sırp Krallı- ğı’nı, 1453’te Bizans’ı, 1529’da ise Macar Krallığını ortadan kaldıran Türkler, XVI. ve XVII. asırlarda da Avusturya’yı tehdit etmişlerdir. Bu arada irili ufaklı birçok devleti de egemenlikleri altına almışlardır.
Kısaca Türk-Avrupa mücadelesinin I. devresi, Millî Şâirimiz Mehmed Akif’in;
"Donanma, ordu yürürken
muzafferen ileri,
Üzengi öpmeye hasretti
garbın elçileri"
mısralarıyla özetlenebilir.
1683-1922 Yılları Arasında Türk-Avrupa Mücadelesi
1683’te Türklerin Viyana önlerindeki yenilgisiyle birlikte Türk- Avrupa mücadelesinin hedefleri de değişmiştir. Bu hedefler:
a. Türkleri Avrupa içlerinden çıkarmak,
b. Türkleri Balkanlardan atmak,
c. İstanbul’u Türklerin elinden almak,
d. Türkleri Anadolu’dan atmak
şeklinde özetlenebilir.
Daha önce de ifade edildiği üzere bu devrede;
Avrupa taarruzda, Türkler ise savunmadır. 1683 Viyana bozgunundan sonra Türkler Avrupa’da gerilemeye başlamıştır. 1699 Karlofça, 1718 Pasarofça anlaşmalarıyla OsmanlI Devleti’nin toprak kaybetmesi, mücadelenin Avrupa lehine döndüğünü gösterir. Başka bir ifadeyle, Söğüt’te canlanan, dinî, İnsanî, ve millî değerlerle beslenen şuur sayesinde, İstanbul ve nice küffar toprağı fethedilmiştir. Söğüt’te canlanan ruhun zamanla kütlenmesi üzerine ne yazıkki, İstanbul’dan Viyana fethedilememiştir.
Daha sonraki yıllarda Türk yenilgileri birbirini izledi. Avrupa savaş meydanlarında elde ettiği
galibiyetlerle yetinmedi. Osmanlı Devleti’ni ekonomik, kültürel ve siyasî bakımından da güçsüzleştirmek üzere faaliyete geçti. Bu cümleden olarak Batı, 1838 ticaret sözleşmeleri ile işe başladı. 1840 Londra Antlaşması sonrasında, Ingiliz ve Fransız nüfuzu Osmanlı ülkesine kesin olarak yerleşti. Zira, "1839 Tanzimat Fermam" ile başlayan "1856 Islahat Fermam" ile te kit edilen, Reşid, Fuat ve Ali Paşaların j vefatlarına kadar sürüp giden ve Osmanlı tarihinin son derece önemli bir bölümünü teşkil eden Tanzimat Devri başlamıştı.
Bu devrin en önemli özelliği, Osmanlı Devleti’nin devamı için Batı’ya bağlanmak eğilimi, yani Batının diplomatik, askerî, kültürel ve ekonomik yardımı temin edilmedikçe Devletin devamına imkan bulunmadığı görüşünün hakim olması ve bir himayenin temini için her türlü fedakârlığa katlanmak gereğinin benimsenmesidir. Bu dönemde, Batı’ya verilen tavizlerin Osmanlı Devleti’nin sosyo-ekonomik ve sosyokültürel yapısını yıktığını dolayısıyla Osmanlı toplumunun ekonomik, kültürel, siyasî ve askerî bakımdan bağımlı bir "yarı sömürge" haline gelmesine sebep olduğunu saklamak mümkün değildir. Çünkü Tanzimatçılar, Batı’nın kapitalist toprak ve ticaret düzeninin, Osmanlı toprak ve ticaret düzeninin yerini almasına fırsat verip, köylü esnaf ve zanatkarın dehşetli bir krizle karşılaşmalarına sebep olmuşlardır. Ayrıca Batı’ya verdikleri gümrük imtiyazları yoluyla da, henüz gelenekçi üretim metoduyla çalışan Osmanlı sanayiinin yıkımına zemin hazırlamışlardır. Avrupa’dan alınan ve şartları son derece ağır borçlarla da devlet mâliyesi iflasa sürüklenmiştir. Bu arada özellikle Abdülmecit devrinde (18391861) bakanlık, hatta hükümet değişikliklerinin Batfnın isteklerine göre yapıldığını söylemek acı da olsa bir gerçektir.
Bu kötü gidişatı durdurmak için II. Abdülhamit döneminde (1876-1908), bir takım tedbirler alındıysa da sonuç değişmedi. Belki biraz geciktirilmiş oldu. II. Abdülhamit’in ince siyaseti 33 yıl boyunca Balkanlarda, Hristiyan kiliselerinin Türk devleti aleyhine birleşmelerine fırsat vermemişti. II. Meşrutiyetçiler bunu kavrayamadıkları için kendi yaydıkları, hürriyet, eşitlik ve kardeşlik" sloganları altında, Balkan ırk ve dinlerinin, Türkiye aleyhine birleşmelerine sebep oldular. 1919 yılına girildiğinde Osmanlı Devleti’nin elinde sadece Anadolu eyaleti, toprakları kalmıştı. İstanbul başta olmak üzere bu toprakların bir kısmı da Mondros Antlaşması’na dayanılarak İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar tarafından işgal edilmiş durumdaydı. Başka bir ifadeyle, Avrupa devletleri "Türkleri Anadolu’dan atmak" şeklindeki son hedeflerine ulaşmak üzere faaliyete geçmişlerdi. Ancak Türk Milleti, İstiklâl Marşımızın "Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda" mısrasında ifadesini bulan, bir macadele vererek, Avrupa’nın son emeline, hedefine ulaşmasına izin vermedi. Bu arada Türk Milleti, 30 Ağustos 1922’de "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir İleri!" emrini veren Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde Dumlupınar’da başlayan taarruzu ile yeniden benliğine kavuşmuştur.
Sonuç
Buraya kadar yapılan açıklamalardan şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Bir Türk-Avrupa mücadelesi vardır. Bu mücadele Türklerin İslam’ı din olarak seçmeleriyle şiddetlenmiştir. Hatta Türk düşmanlığına dönüşmüştür. Zira Haçlı Seferleri Türklerin kılınçlarıyla durdurulmuştur. İslâmiyet, Türklerle Avrupa içlerine sokulmuştur. Türk-Avrupa mücadelesinde XVIII. asrın başlarına kadar Türkler üstün iken, bu asırdan itibaren Batı, üstünlüğü tedrici bir şekilde ele geçirmiştir. XX. asrın başlarında Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve mirasının emperyalist güçlerin nüfuzuna dahil olmasıyla da Avrupa üstünlüğünü kuvvetlendirmiştir. Bu asırda Türklerin Anadolu’da Milli Mücadele’yi gerçekleştirmesi, başka bir deyişle Sevr’i tarihin çöplüğüne atarak "Türkiye Cumhuriyeti’ni kurması, Hristiyanlık dünyasının "Türkleri Anadolu’dan atmak" amaçlarına ulaşmasını engellemiştir. Bu cümleden olarak Türk-Avrupa mücadelesi devam etmektedir.
Ancak bu defa meydan muharebelerinin yerini yıkıcı gizli faaliyet, birtakım ekonomik engellemeler almıştır. Bu bakımdan Türkiye üzerinde son yıllarda ve özellikle son günlerde oynanan oyunlar, Türk-Avrupa mücadelesinden ayrı mütalaa edilemez. Alevi-Sünni, Kürt-Türk gibi dinî ve etnik, hatta laik-antilaik ayrımlarla Türk milletini bölmeye yönelik çalışmalar, PKK’nın faaliyetleri, dış güçlerin himayesi ile gündeme getirilmeye çalışılan Ermeni ve Kürt meseleleri ve komşularımızın, özellikle Yunanistan’ın aleyhte tavırları Türk- Avrupa mücadelesinin bir parçasını teşkil etmektedir.
Sonuç olarak dün amacına ulaşamayan Avrupa, iç-dış ihanet odaklarıyla birlikte bugün yine gündemdedir. Bunlar elele vererek, "Türkiye Cumhuriyeti Devletini bölüp parçalamaya, dolayısıyla "Türkleri Anadolu’dan atmaya" yönelik bir faaliyet içindedirler. Kısaca Türk-Avrupa mücadelesi devam etmektedir. Türk Milleti, Anadolu topraklarını savundukça da devam edeceğini söylemek tarihi gerçeklere daha uygun düşmektedir.
Bu vesileyle, sevinçle kutladığımız "Malazgirt Zaferi’nin 924., 30 Ağustos Zaferi"nin de 73. yıldönümünde, Anadolu’yu ’Türk" ve "Müslüman" yurdu yapan ve öyle kalması için mücadele verenlerin, tümünü saygı ve rahmetle anıyoruz. Bu büyük bayramlar milletimize kutlu olsun. Diğer zaferlerimiz de...

(1) Prof. Dr. Bayram Kodaman,
‘Ermeni Meselesinin Doğuş Sebepleri" Türk Kültürü, Sayı: 219.
(2) Prof. Dr. A. Haluk Çay, Her Yönüyle Türk Dosyası Ank. 1993.
(3) Doç. Dr. Ali Sarıkoyuncu, ’Şark Meselesi ve Tarihsel Gelişimi" Askeri Tarih Bülteni, Sayı:36.