Makale

BUHARA

Seyahat Notları-1-

Halit Güler
Başkan Yardımcısı

BUHARA

Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti olarak Özbekistan’a yaptığımız seyahatin dördüncü gününde Buhara’dayız.
1985 yılında Özbekistan’a yaptığımız seyahatte Taşkent ve Semerkant’ı görmüş, Buhara’yı görememiştim. Taşkent ve Semerkant’ta gördüklerimden sonra Buhara, (bakalım orası nasıl) merakıyla hayalimde adeta efsaneleşmişti. O tarihten beri Bu- hara’yı da ilk fırsatta görmek istiyordum. Bu arzuyu hergün tazelenen bir heves olarak içimde taşıdım. Nihayet Taşkent ve Semerkant’a kavuştu: ğum tarihten sekiz sene son- Bahauddin ra Buhara’yı da ziyaret et- Nakşibend me*<’ komünizmin tahribatını Hazretleri görerek sokaklarında dolaş- Camii’nde mak. yeşillikler içerisinde ıpıl bjr ıpıl suyuyla gülümseyen ku- cuma yularına kova salmak nasip namazı... oldu.
Cidden Buhara gezilecek değil, ziyaret edilecek, feyz alınacak bir şehirdir.
Ne yazık ki; Buhara’da bir gün kalabildik. Keşke bir ay kalabilseydik, yalnız bir günümüzü, birkaç asır değerine kavuşturacak zenginlikte ve üstünlükte eserler görerek geçirdik. Asırların düşüncesini, her dönemin sanat anlayışını ve hünerini ortaya koyan camileri, medreseleri, türbeleri ve bu eserleri koruyan ve gölgeleyen çınarları bir günde geziverdik. Onun için o bir gün, gördügümüz eserler kadar yüceldi ve bizi tarihin derinliklerine götürdü. Bize bu bir gün, uzun zamanların sağlayamayacağı saadeti verdi.
Özbekistan’ın başşehri Taşkent’ten mahalli saatle 10.40’da hareket eden uçağımız, bir saat on dakikalık bir yolculuktan sonra Buhara Ha- vaalam’na bir kuş gibi süzülerek indi. Uçağı bilmem ama biz nereye ayak basmak üzere olduğumuzun şuurunda idik. Havaalanında hiç bekletilmeden, bizi karşılayanlarla birlikte şehre hareket ettik.Madem Buhara şehrine doğru gidiyoruz, her şey bizim için değerli idi. Yol boyunca uzanan pamuk ve mısır tarlaları, inek otlatan kadınlar ve çocuklar dikkat çekiyordu.
Otoban olmayan bir yolda ilerliyorduk. Doğruca Baha- üddin Nakşibendi Hazretlerinin camii ve türbesinin bulunduğu tarihi külliyeye geldik. Günlerden Cuma ve biz böyle bir günde Bahaüddin Nakşibendi Hazretlerinin huzurunda bulunuyorduk. Yalnız biz mi? Hayır. Bizim dışımızda şurdan burdan gelmiş yüzlerce müslüman. Kimisi namaz kılmak, kimisi nikahlanmak, kimisi dua etmek, kimisi ekmek ikramında bulunmak, kimisi su dağıtmak, kimisi piknik yapmak kimisi tamiratta çalışmak, kimisi tanışmak, kimisi komünizmin sona erdiğini göstermek için gelmiş. Bu gelişlerin ortak bir yönü var. O da müslümanların duasına katılmak ve Hazretin huzurunda Rabbına niyazda bulunmak.
Cuma namazını, bu mübarek yerden aldığı feyzi geldiği yere götürecek olan mü’minlerin amin sesleriyle burada kıldık. İç ezanını heyet üyelerimizden Hayrettin ŞALLI okudu. Namazdan sonra Diyanet İşleri ve Türkiye Diyanet Vakfı Başkanı Mehmet Nuri YILMAZ kısa bir konuşma yaptı. Cuma namazı Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sami USLU’nun okuduğu Kur’an-ı Kerimle sona erdi. Amin sesleriyle ellerini yüzlerine götüren, nerede ve kimlerle namaz kıldıklarının idraki içerisinde olan mü’minler, çok mutlu görünüyorlardı.
İslam dünyasının belli başlı ziyaret yerlerinden birisi olan Hazreti Şâh-ı Nakşibend kül- liyesi aslına uygun olarak restore ediliyor. Bahaüddin-i Nakşibendi’nin türbesi, şimdiye kadar gördüğüm benzeri yerlerden farklı. Huzurunda fatiha okuyup dua ederken bu görüntünün tevazuun bir işareti olabileceğini düşünüyordum. Külliyenin yeşilliklerle kaplı bahçesinde görülen manzara, Hazretin sağlığında yaptığı işlerin bir devamı gibiydi.
Dergahı ziyarete gelenler geçmişi yaşamaya, restorasyon işlerinde çalışan inanmış ve hünerli ustalar da re
simlerde kalan külliye- yi ihya etmeye çalışıyorlardı. Bu tabloyu bütün ihtişamıyla bina şeklinde görünür hale getirmek epey parayı gerektiriyordu. Bu parayı temin etmek için çırpınan insanlar görüyorduk.
Türkiye de adım başına camii yapma hevesine kapılanlar, bu heveslerini ve maddi imkanlarını oraya yöneltirlerse daha hayırlı bir iş yapmış olurlar. Rahmetli Özal’ın yapmış olduğu yardımı şükranla yadediyorlar.
Bize burada bir Cuma namazı eda etmeyi nasip eden Allah’a şükrediyor ve külliyenin bir an önce ortaya çıkarılmasını temenni ederek oradan ayrılıyoruz.
Buhara’ya girerken arabamızda bulunan Ahıska Türklerinden Kamil Efendi, "Eskiden Buhara’nın onbir kapısı varmış. Şu anda onbirin- ci kapısından şehre giriyoruz." dedi. Doğruca bir Buha- ralının evine gittik ve öğle yemeğini orada yedik. Misafir olduğumuz ev de, sahibi kadar cana yakın. İnsanı yumuşakça kucaklayan ve güven telkin eden bir hava ve dekor var. Aynı zamanda Mir Arap Medresesinde hoca olan ev sahibi yokmuş. Oğlu onu aratmayacak sıcaklıkta bize cömertce ikramda bulundu. Artık ikramın bittiğini zannederek kalkmaya niyetlendiğimiz bir anda sofranın yeniden hazırlandığına şahit oluyor
duk. Bizim kalkmak için toparlandığımızı gören ev sahibi, pilav gelmeden kalkılmaz, diye birkaç defa ikaz etmek zorunda kaldı
Güzel yemeklere teşekkür ederek ismini bilmediğim ve simasını unutamadığım ve hiçbir zaman da unutamayacağım Buharalı kardeşimizin evinden ayrıldık. Özbekistan oteline gittik. Bize söylenenlerin aksine çok temiz ve güzel bir otel.
Ertesi sabah Buharadan ayrılmak zorunda olduğumuz için otelde vakit kaybetmeden şehri gezmeye başladık. Gezmeye başladık ama Buhara yarım günde gezilecek bir şehir değil ki. Otelin balkonundan baktığım zaman görebildiğim tarihi eserleri tamamını ziyaret edebileceğimizi zannetmiyorum.
Önce Mir Arap Medresesine gittik. Burası önceden de tedrisata açık olduğu için Buhara Medresesi olarak meşhur olmuş. Karşılıklı iki medrese. Bu zamana kadar ilim öğrenmek niyetiyle gelen pek çok insana şahitlik eden kapılar muhteşem. Çok şükür ayakta kalabilmişler. Medrese binalarından birisi yurt, diğeri eğitim ve öğretim için kullanılıyor. Medrese şu anda tatil olduğu için talebe ve hocalarla görü
şemedik. Hocaların ve talebelerin kaldığı hücrelerdeki malzeme kullanılamayacak derecede eski ve bakımsız. Durmadan luzumlu luzumsuz cami yaptıracağımıza birazda buralara el atsak olmaz mı? Talebelerin bahçeye konmuş ranzalarına oturmuş müstahdemlerin getirdiği çayı yudumlarken, medresenin hücre hücre işlenmiş duvarlarında gezinen bakışlarımız bizleri bu eserin nasıl bir medeniyetin işareti olduğunu düşünmeye şevketti.
Tedrisat binasının girişinde sandalyenin üzerine oturmuş Kur’an-ı Kerim okuyan bir gençle karşılaştık. Buralarda alışık olunmayan mutlu bir manzara. Inşaallah bundan böyle alışacaklar. Bu topraklarda da sayılarının çoğalmasını Allahdan niyaz ederek selamlaştık. Girişin tam karşısına abidevi bir yer yapılmış, yapı karakteri itibariyle medereseyle pek uyuşmuyor. Bizi gezdirenlere onun ne olduğunu sorduk. "Cengiz Han zamanı felaketinde bu medreseye gelmiş. Merde- sede okuyan çocukları buracıkta toplamış ve toplayabildiği çocukları atlı askerlerine çiğnetmiş ve ezdirmiş. O günün hatırasına bu abide yapılmış. " dediler. Demek ki zulüm kolay oluyor da, ilim kolay olmuyor. Medreseleri hayranlıkla seyrederken vaktin nasıl geçtiğinin farkına varamadık. Saat bir hayli ilerlemiş.
Medreseleri girişte Kur’an-ı Kerim okuyan gence ve o genci takip edecek Özbekle- re emanet ederek oradan ayrıldık. Meşhur hadiscilerden Ebu Hafız El Kebir El Buha- ri’nin Türbesinin de bulunduğu bahçelerle kabirlerin kucaklaştığı bir mezarlığa gittik. Türbeler yeniden tamir edilmiş. Türbelerle komşuluk yapan kuyulardan kova ile çıkardığımız suyu şifa olur niyetiyle içtik. Özbek kardeşlerimizin karşılaştıkları problemlerin bir an önce sona ermesini dileyen gönüllerden süzülüp gelen dualar, dillerden dökülen fatihalar yörenin feyziyle birleşerek Allah katına yükseldi. Gerisini Rabbımız bilir diyerek oradan ayrıldık. Buhara Emirinin vaktiyle yapılmış sur içindeki sarayının önünden geçerek bir parka gittik. Fazla büyük olmayan parkın ortasında Nasrettin Hocanın heykeli vardı. Yalnız Nasrettin Hoca burada merkebe ters binmemiş.
Parktaki çay bahçesinde oturan yaşlı Özbeklerin kıyafetlerine dikkat ettim. Hava çok sıcak olmasına rağmen sanki ortalık kış günü imiş gibi giyinmişler. Osmanlı dönemi kisvesi. Aynı kıyafeti defalarca gittiğim Batı Trakya’nın Gümülcine şehrinin köylerinde de görmüştüm. Bu kadar benzerlik olur.
Buhara’da görülmesi gereken tarihi yerlerin bitmediğini biliyoruz. Ama ne yapalım ki; gün bitti. O sebeple geçtiğimiz cadde ve sokaklara dikkatle bakarak ve gözümüz arkada kalarak otelimize dönmek zorunda kaldık.
Yemekten sonra otelimizin yakınındaki parkta akşam serinliğinde biraz yürüdük. Yalnız olsaydım belki yürüyemezdim. Çünkü; park ne kadar güzel ise sarhoş bağırtıları ve kadın çığlıkları o kadar, rahatsız edici idi. Herhalde Ruslar buraları henüz terk etmedikleri için oluyor bunlar diye düşündük.
Bakalım bu ata yurdunda Buhara Medresesinde
Kur’an-ı Kerim okuyan gencin sesi mi; yoksa otelin çevresindeki sarhoş çığlıkları mı galip gelecek. Şimdiden bir şey söylemek erken. Bunu zaman gösterecek.