Makale

TÜRK- CİHAN İMPARATORLUĞU’NUN 700.. YILI

TÜRK- CİHAN İMPARATORLUĞU’NUN 700.. YILI

“Dört yüz arslanrah bu vatan kaldı bize yadigar,
Terk edersek lanet etmez mi bize perverdigar?”

Gaffar TETİK
Süreli Yayınlar Şubesi Müdürü

"Türkün gelip geçmediği, konup göçmediği yer var mı?
Hergün yeni bir yerden geçmek ne iyi,
Hergün yeni bir yere konmak ne güzel,
Bulanmadan, donmadan akmak ne âlâ!
Dün, dünle gitti cancağızım!
Neler söylemek gerekirse düne ait,
Bugün yeni şeyler söylemek lâzım."
Oğuz Boyu’nun Kayı Aşîreti’nden Ertuğrul Gazi, oğlu Kara Osmancık ve eli tutulmaz, bileği bükülmez can dostlan ile birlikte bugünkü Türkmenistan’dan kalkıp karlı dağlar, çetin yollar aşarak, Söğüt’te kurdu obasını.
Sonra oğul Kara Osman’cıkla (Osmangazi) koca bir Türk-Cihan İmparatorluğu’nun tohumu toprağa atıldı 1299 yılında. Kök salıp filizlendi kısa zamanda Avrupa’dan Balkanlar’a; Ortadoğu’yu, 3 kıtayı sardı kökleri ve dalları. Nur olup fışkırdı adaletsizliğin, haksızlığın, medeniyetsizliğin karanlığından ve İnsanlığa bir hizmet yarışı başlattı ki, akıllara durgunluk verecek... Çil çil kubbeler serdi, kalem kalem minareler dikti gittiği yerlere. Medeniyet götürdü, hak götürdü, eşitlik götürdü.
Tam 414 sene hizmetlerin en hasını, en güzelini, en bereketlisini sundu Yüce Allah’ın evinin bulunduğu Mekke-i Mükerreme ile, Resûlüllah’m medfun bulunduğu medine-i Münevvere’ye. Hizmet ki, ne hizmet...
Çok iyi bilindiği gibi Osmanlılar bu iki kutsal beldeye savaşla, kılıç zoruyla girmediler. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethedince Mekke Emiri ve Şerifi berekât, Harameyn-i Şerîfeyn’in anahtarlarını ve kutsal emanetleri oğlu ile Mısır’daki Yavuz’a gönderdi. Abbasî Halîfesi el- Mütevekkil de Hilâfeti teslim etti. Halîfe’yi ve kutsal emanetleri İstanbul’a gönderen Yavuz Sultan Selim, Hilâfet merkezini de İstanbul’a taşıdı.
Yavuz Sultan Selim’in Halep’te kıldığı bir Cuma namazında hutbe okuyan Halîfe el-Mütevekkil’in Osmanlı Padişahına, “Harameyn-i Şerîfeyn’in sahibi” diye hitap etmesi üzerine, bu sert yaradılışlı Padişahın ayağa kalkarak: “Hâşâ Halîfe Efendi! Sahibi değil, hizmetçisi. Biz, Harameyn-i Şerîfeyn’in aciz bir hizmetkârı ve kölesi olmaktan ancak şeref duyarız” diye sözü düzeltmesi, Osmanlmın neden oralara gittiğinin çok açık bir ifadesidir.
Osmanlının nasıl bir ruh yapısı içinde olarak Hara- meyn-i Şerîfeyn’e verdiği hizmetlere bugün, Kâbe’nin etrafında var olan ve Kâbe’ye hürmetsizlik olur ince İslâm düşüncesiyle Kâbe binasından üç metre kısa yapılan 1. kat revaklar; 414 senede Medine’de kurulan bütün binaların Resûlüllah’a hürmetsizlik olur düşüncesiyle kendisinden kısa tutulduğu o Peygamberler Peygamberinin altında medfun bulunduğu Kubetü’l- Hadrâ (Yeşil Kubbe) şâhittir.
Hep sorulur sık sık, “Osmanlıyı Dünyanın üçte ikisine hâkim kılan ruh neydi?” diye. Bütün bunların cevabını işte bu iki kısacık örnekte bulmak mümkün değil mi?