Makale

MÜSLÜMANLIK DAİMA İLERLEMEYİ EMREDER

MÜSLÜMANLIK DAİMA İLERLEMEYİ EMREDER

M. Şevki ÖZMEN

İslâm Dini dâimâ, ilerlemeyi emreden bir dindir; Hayat dinidir. Canlı, olmayı, hareketli olmayı, çalışmayı tavsiye eder. Tembelliği, uyuşukluğu, miskinliği, hele dilenciliği şiddetle yasak eder. Kur’ân-ı Kerîm’in her âyeti, Resûlullah’ın her hadîsi hayat yüklüdür, hareket yüklüdür; insanlar için enerji kaynağıdır. Bütün insanlığı refâha ulaştıracak, saadete kavuşturacak prensipler, ahlâk umdeleri ile dopdoludur. Gerilikle, gericilikle uzaktan yakından asla bir ilgisi, ilişiği yoktur. Ama, bunların bilinebilmesi, hakkıyla kavranabilmesi için, Ana Kitab Kur’ân-ı Kerîm’in okunup anlaşılması, o mü­barek Kitâb’ın tefsiri mâhiyetinde olan ve dinimizin ikinci ana kaynağını teşkil eden Resûlu’llah Efendimiz’in - Ona salât u selâm olsun - mübarek sözleri hadîs-i şeriflerin inceden İnceye gözden geçirilmesi lâzımdır. İslâm, dünyasının bugünkü geri durumuna, uyuşukluğuna bakarak Müslümanlık hakkında hüküm vermek ilmin prensiplerine aykırıdır.

İslâm Dini, bâzı müsteşriklerin iddia ettikleri gibi gerici, gerilikçi bir din olsaydı, insanları uyuşturan, uyutan bir rûh taşısaydı, o hâlâ gözleri kamaş­tıran ve bugünkü medeniyete temel teşkil eden İslam Medeniyeti doğar mıy­dı. İslam Dini’nin yayıldığı her yerde görülen ve kalıntıları bile göz kamaş­tıran mîmârî eserler, süsleme sanatları, kütüphaneleri dolduran her konuda­ki onbinlerce yazma kitap, Müslümanların nasıl çalıştıklarını, nasıl iler­lediklerini, nasıl yükseldiklerini ve bütün dünyaya nasıl ışık tuttuklarını ap­açık gösteriyor.

İstanbul’da Süleymâniye, Sultan-Ahmed, Fâtih, Yeni-Câmi ve diğerle­riyle, Edirne’de Selimiye’nin birer mimarî şâh-eseri olduklarına inanmak için muhakkak Avrupalıların şâhidlîğine mi ihtiyaç vardır? Ve bu eserleri biz vücûda getirmedik mi? Bir kalem darbesiyle kıymeti zor ölçülür harfler çizen hattatlar bizden, değil miydi? Avrupa’da hâlâ efsâne gibi anlatılan o dillere destan ahlâkı bizler temsil etmemiş miydik? İçtimaî hayatın hemen her safhasını içine alan o eşsiz Vakıf müessesesi bizim değil mi?

Sâdece İslâmî ilimlerde değil, müsbet ilimlerin her kolunda, her dalın­da büyük araştırmalar, keşifler yapmış, onbinlerce kitap yazmış olanlar, İslam âlimleri değil miydi? Çok yakın zamanlara kadar Avrupa Tıp Fakültele­rinde İbn-i Sînâ’nın eserleri ders kitabı olarak okutulmuyor muydu? Dünya­nın ilk haritasını çizen, dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü keşfeden, Kimya’nın ana meselelerini bulup ortaya koyan. Cebir, Hendese, Müsellesât ilimlerini tedvin eden, bugünkü modem usule çok ya­kın bir metodla tarih kitapları yazan âlimler Müslüman ve çoğu Türk değil miydi?

Öyleyse bugün neden geriyiz? Bugünkü geriliğimizin fek sebebi cehâletimizdir. Okur-yazarımızn nisbeti hâlâ yüzde otuzun üstüne çıkmamıştır. Oysa harf inkılâbı yaptık; okuma-yazmayı çabuk öğrenelim diye... Kütüpha­neler dolusu kitaplar bizi bekler, fakat ne yazık ki biz oraların semtine bile uğramayız. Kahve, gazino... gibi eğlence yerlerinde oyunla, dedikodu ile, parti çekişmeleriyle vaktimizi öldürürüz. Böyle yapacağımıza, boş zamanlarımızda kütüphanelere gitsek, yâhud kitaplar edinsek de evimizde okusak ne iyi olur? Diyanet İşleri Başkanlığı ne güzel kitaplar çıkarıyor, Kur’ân-ı Kerim tercümesinden, Hadîs-i Şerif tercümelerinden tutun da İlm-i Hâl’e va­rıncaya kadar küçüklü büyüklü, çeşit çeşid kitaplar... Bunlar çok da ucuz. Kitap okumakla hem boş zamanlarımızı değerlendirmiş, hem dinlenmiş, hem de bilgi edinmiş oluruz.

Kur’ân-ı Kerîm sık sık dikkatimizi tabiat âlemine, tabiat olaylarına çe­ker. Güneş, ay nasıl doğup batıyor? Kuşlar nasıl uçuyor? Yağmur, kar nasıl yağıyor? Gemiler denizlerde nasıl yüzüp gidiyor? Balıklar suda nasıl yaşı­yorlar? An nasıl bal yapıyor? Ağaçlar nasıl meyve veriyorlar? Daha neler neler... Bunlara bakarak ibret almamızı, bunların nasıl olduklarını araştır­mamızı, yerin derinliklerine inerek, göklere, fezâlara çıkarak araştırmalar yapmamızı istiyor. Kazanmanın, birşeyler elde etmenin ancak çalışmaya bağlı olduğunu bildiriyor. Bu dünyada basîret gözleri kapalı olanların, âhirette de öyle olacaklarım, hattâ daha da şaşkın bir duruma düşeceklerini açıkça söylüyor. Bilenlerle bilmeyenlerin asla bir olamıyacaklarını kesin bir dille belirtiyor. Resûlu’llah Efendimiz, beşikten mezara kadar ilim tahsil et­memizi, ilim tahsilinin kadın-erkek her Müslümana tarz olduğunu, bu uğur­da gerektiğinde taaa Çin’e kadar gitmeyi emrediyor ve İki günü birbirine eşit olanın, yani: bugünü, dünden ileri olmayanın, her gün bir adım daha ileri gitmiyenin aldanmış olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Koyuyor ama, biz bunlardan habersiziz. Çünkü okuma-yazma bilmiyoruz, ilmin uzağından; bile geçemiyoruz. Ondan sonra da:

—El-Hamdü li’llah Müslümanım... diyoruz. Hayır, hayır, böyle Müslü­manlık olmaz. Böyle Türklük olmaz. Bugünkü bu geri, bu âtıl, bu tembel hâ­limizin hesabını vereceğiz Allah’ımıza, cezâsını da çekeceğiz. Bunda hiç şüp­heniz olmasın, Dünyâdaki cezasını işte zâten çekiyoruz. Birisinin omuzlarımızdan tutarak bizi silkelemesini mi bekliyoruz? Gerçekte bu silkeleme olu­yor. Dünyanın gidişi bizi her ân silkelemekte... Fakat, biz o kadar başka şeylere dalmışız ki, bu silkelemeyi bile duymuyoruz.

Aklımızı başımıza toplayalım; uyanalım, uyanık olalım. İlme, irfâna en büyük yeri ve değeri verelim. Bu hususta hiçbir fedakârlıktan çekinmiyelim. Zamanımızın gerektirdiği bilgileri, sanatları öğrenelim ve uygulayalım Şu­nu bilelim ki cehâletten kurtulduğumuz gün aydınlığa, refâha, saâdete kavu­şacağız.