Makale

MANİSA DARÜŞŞİFÂSI (BÎMARHÂNESİ)

Yeni Tıp Müzesi olan Kanunî Süleyman; Devrinin dünyâda eşsiz bir Sağlık Yurdu

MANİSA DARÜŞŞİFÂSI (BÎMARHÂNESİ)

Dr. İlhan AKÇAY

Türk tıp târihinin önemi büyük eseri Manisa Sultan Camii külliyesinden olarak yapılmıştır. Câmi, Medrese, Kütüphane, Sibyân Mektebi, İmâret ve Çifte Hamamı ile Dârüşşifâ bu külliyeden ve ayrı olarak ya­pılmıştır. Hamam ve İmâret arasında oluşu onun gayesine uygun düş­mekte ve asırlarca aksamadan çalışmasına yardım etmekteydi.

Yapı:

İnşaî özelliği bakımından külliye binâları ile aynı zamanda yapılma­mıştır. Şer’iyye Sicillerinde yapının adı Dârü’ş-şifâ olarak geçmekte, ka­pısının üstündeki kitabede ise bu husus belirtilmemektedir. Zamanımız­da yapı biraz da çeşitli devirlerdeki anlamlarını içine alarak Bimarhâne- Tımarhâne-Deliler Yurdu olarak da adlandırılmıştır. XIX. yüzyıla ka­dar hastahânelere zâten bîmarhâne-bîmâristan-dârüşşifâ denmekte olduğunu belirtmek gerektir. Bîmarhâne genellikle hastahâne anlamın­dadır ve Salnâme-i Vilâyet-i Aydın’da “Valide Sultan Vakfı Bîmarhâne” diye bahsedilmektedir.

Sultan Hamamı’nın batı bitişiğinde ve çukurca alanda bulunur. Bu­raya 11 basamak merdivenle inilir, ortası avlulu, müstatil plânda olup, kuzey tarafı çıkıntı teşkil eder. Çıkıntı kısmı hâriç dikdörtgen dılıları 20 X 28,70 m. dir. Revak giriş kısmının avluya bakan tarafında olup, avlunun başka yerinde bulunmamaktadır. Avlunun kuzey ve doğu kıs­mında oda-eyvan tiplerinin bir arada yapılmasından estetik değeri olan sahınlar elde edilmiştir ki, böylece avlu hastahâne olması bakımından en güzel hüviyetini almış bulunuyordu. Bunda yapının mîmârmın son dere­ce itinâlı oluşunun ve hasta ruhlarda avlunun getireceği yeknesaklığı gidermekteki rolü büyüktür.

Doğu ve batıda biribirlerinin smetriği olan kubbetli dörder, kuzey­de ortaki eyvanının yanlarında birer odaları bulunur. Cephe kısmının köşelerinde de birer oda olup, kuzey iki, güney köşe odaları dikdörtgen plânlıdır.

Dikdörtgen plânlı odalarının orta kısımları kubbelidir, odalarda ayrıca kandillikler ve câzip ocakları bulunur.

Giriş Kısmı:

Yapının en göze çarpan yeri olmasına rağmen, o derecede mütevâzi ve olgun hatları bulunur. Kapısı beyaz mermerdendir. Üstünde ikişer sütun üzerinde üç mısrâlık yapım kitabesi bulunur. Cephede tek süs un­suru dört penceresinin sâde alınlıklarıdır. Duvar işçiliği taş, tuğla vaderlidir, kemerleri de tuğladandır. Kirpi saçakları, kubbelerin sekizgen tam­burları ayrı zerâfet vermektedir.

Avlu:

Küçük ölçüdedir. Giriş kısmı tarafında kemerli, kuzeyde eyvan kı­sımları bulunur. Cumhuriyet devrine bu kısım tanınmıyacak şekilde gel­mişti. Müstatil plândadır. Giriş kısmının gerisi üç kubbeli sütunlu revak kısmının sütun başlıkları (abakusları) Bizans devri Manisa’sının yapı­larından getirilmiştir. Devrinin süsü Akantus yapraklarıyla tezyin olunmuştur. Avlu taşla, odalar tuğla ile kaplı olup, evvelce üzerleri hasırlar, onun üstünde de sedir veya yataklarla kaplanırdı. Avlu ortası havuzu 1965 yılında restore olmuştur. Saksı içinde çiçekler de tasavvur olunur­sa, daimî yaz ve bahar memleketindeki bu yerin güzelliği tamamlanmış olur. Petekli üst, dövme demirli alt pencereleri dıştan XVI. yüzyılın özel­liğini kuvvetle hissettirir.

Kitabe:

Cümle kapısı üzerindeki girift kitâbesi Türkçe’dir.

Bu dâr-ı mâden Sultan Süleyman

Binâ etti ki cây-ı menfaattir

Bu hayrın banisi fahrü’l kuzât ol

Emânet dâr-ı ehl-i mekremettir

Suâl olunsa itmam binâsı

De tarihi “makamı afiyettir”.

“Makamı afiyettir” kelimesi ebcet hesabına göre 946 H. (1539-40 M.) târihine gelmektedir. Kitabeye göre binâyı adı gizli verilmesine gö­re, Sultan Camisi banisi Hafsa Sultan’ın yaptırdığı ortaya çıkar. Bâzı kaynaklarda onun olmadığı hakkındaki fikirler yanlıştır.

Yapı Sultan (Vâlide Sultan) ınn ölümünden sonra yapılmıştır. Muh­temelen arzusu üzerine vakıf olarak yapılmıştır. Külliyenin yanında olu­şu bu fikrimizi kuvvetlendirmektedir.

Dârüş-şifânın Geçirdiği Târihî Safhalar:

Hastahânenin, devrinin en ileri bilgilerine göre yapıldığım elimiz­deki vesikalardan anlamaktayız. Öyle ki, bugünkü en ileri hastahânelerde bile ancak bulunan teşkilâtı, modern devrin araştırıcılarını hayret­ten hayrete düşürdüğü bir vakıadır. Şöyle ki: Yapıldığı devirde bile mev­cut birkaç önemli müesseselerinden olan böyle kurumlarda, Avrupa’da en iptidâi derecesine inen hasta ve deli tedâvîsi buralarda ilmi metodlarla, ilâçlarla ve en sonunda da bunlara paralel dinî telkinlerle yapılırdı. Tarihî devirleri hakkında Başbakanlık Arşivi ve Manisa Müzesi Kütüphânesinde saklanan Mahkeme-i Şer’iyye sicillerinden alınan kayıtlardan öğrenildiğine göre; 959 H. (1551 M.) den 1174 H. (1760 M.) ye kadar çalışanlar ve vazifeleri hakkında bilgiler edinmekteyiz. Bu bilgi­lere göre, müessese asırlar boyunca çok mükemmel denecek derecede fâsılasız çalışmıştır. Buradaki elemanların ticaret yapması yasaktır. Te­kaütlük işleri tâ zamânımıza kadar muntazam ve âdil şekilde yürütül­müştür. Doktorların tâyini de bilhassa hekimbaşı tarafından yapılıyordu. 1219 H. (1804 M.) târihinde Hastahâne, Câmi, Mektep ve Şehzâdeler Türbesi için su yollarının bozulması sebebiyle onarım masraflarının ke­şiflerinin hazırlanması için Mehmed Emin Kalfa’nın gönderildiği bilin­mektedir. 1077 H. (1666 M.) târihine âit mahkeme âcillerinde de Dârüş-şifâ’nın harap olması sebebiyle bugün bile hayran olabileceğimiz çok teferruatlı bir onarım keşfi hazırlanmıştı.

Geçten Asırda Dârüşşifâ-Tımarhâne Olarak Durumu:

XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğundaki genel çöküşün yanında bu müessesenin de artık ehliyetsiz ellerde hattâ üfürükçü yuvası olma­ya kadar düştüğünü görürüz. 1. Dünya Harbi yıllarında Dr. N. Asya gelmiş ve müesseseyi yola koymağa çalışmış ise de, işgâlde kısmen yan­mış ve bütün işler tekrar yüzüstü kalmıştı.

XX. Yüzyıl Başlarındaki Durumu:

1913 yılında burasım gezen K. N. Duru, içinde 113 delinin tedâvi edildiğini, haftanın muayyen gününde üfürükçü geldiğim, yapının her tarafının pislik içinde yüzdüğünü belirtir. Yazar ilâveten tetkiki esnâsında burayı iğrenerek terkettiğini, sağlam gelenlerin buradan deli ola­rak çıkmalarının işten bile olmadığını acı acı şikâyet eder. Sıhhat Mec­muası Ramazan 1304 H. (1886 M.) sene 3, No. 34 te’ “Dârüşşifalarımız Ne Haldedir?” başlıklı yazıda Evkafın buraya tahsisat vermemesinden hastahânenin sefil bir hâle düştüğünü belirtmektedir. Buna göre yapının XIX. yüzyıl ortalarına kadar oldukça iyi bir durumda olduğunu kabul edebiliriz.

Yapı son 75-85 yılım sadece delilere hasretmiş olduğu için halk ara­sında “Tımarhâne-Deliler Yurdu” olarak adlandırılmıştır. XIX. yüzyıl­dan kalma ve sayın Prof. S. Ünver’de bulunan bir fotoğraftan kalem kopyaya göre, yapının bahçe ihâta duvarı bulunuyordu. Buradan birkaç basamakla inilip, sağda son devirde müdürlük ve eczâne olarak kulla­nılan iki ahşap odaya gelinirdi. Solda bahçe duvarına bitişik ahşap ka­dın hademe odası, 1 erkek hademe odası, ikisi arasında bulunan kapıda da üzeri saya ile örtülü dehlizden kadın koğuşuna gidilirdi. Kadın has­talar kısmının bahçesinde bir de çeşme bulunurdu, ikinci çeşme esas yapının cümle kapısı yanında iç kısmında bulunuyordu. Dış avlunun doğu tarafında mutfak, çamaşırhâne, gasilhâne ahşap yapılmıştı.

Vakıfları:

Vakıflar İdaresinde bulunan Vakfiyesine göre, burasının pek mü­kemmel bir teşekkül olarak kurulduğu hemen anlaşılmaktadır. Bunla­ra göre Dârüşşifâ’da uygulanacak esas şuydu: Daimî iki doktoru (tabib) bulunacaktı. Bunların birisi baştabibtir. Diğeri âsabî hastalıklar üzerinde uzman olacaktır. Ayrıca göz tabibi, onun yamağı, 1 cerrah, 2 eczacı, 1 kâtib, 1 vekilharç, 1 aşşab (otçu), 1 kilerci, 2 ahçı, 2 eczacı ya­mağı, 4 hastabakıcı (2 si gece nöbet beklemek üzere), 2 taharetçi, 1 ça­maşırcı, 1 gassal, 1 süpürücü, 1 kapıcı. Ayrıca bunların alacağı paralar da belirtilmiştir. Buna mukabil hastahânede ancak 20 hastanın tedavi edilebileceği sarâhatle açıklanmıştır. Baştabib günde 25, kapıcı ise 3 dirhem almaktadır. 17 müstahdeme karşı 20 tedavi görecek hasta ile bu­rası değil yurdumuzda, dünyada bile, hele devrine göre eşsiz ilerleme ve tekâmülün bir nişânesi olarak yıldız gibi parlamaktadır. Ancak za­manla İmparatorluğun çöküşüne paralel düşüklük de başlamıştı. Meselâ 1335 H. (1916 M.) yılında 5 idareci, 1 i kadın olmak üzere 6 gardiyan bulunuyordu. Bunların hiçbirinde de ihtisas diye birşey aramamalıdır. Hele 113 delinin de buraya tıkılması diyelim, işin feci tarafı olduğu gibi, tedavi için de işin üfürükçülükle giderilmeğe çalışılması ne kadar acı du­rumlara düştüğümüzün tipik misâlini teşkîl ediyordu. Burasının yemek­leri evvelce bitişikteki îmâretten temin olunur, hastalan Çifte Hama­mında yıkanırdı.

Alınacak Elemanlar:

Burada çalışacak kimselerden büyük fedakârlıklar beklendiğim vak­fiyesinden öğrenmekteyiz. Arapça vakfiyede o derece sarâhatla belirtil­miştir ki, şimdi bile şaşırmamak mümkün değildir. Çalışacaklarda ara­nan şartlar şunlardır: Bilgili olacak, macun yapabilecek, hastalara müla­yim muamele edecek, ahlâkan güzel olarak tanınmış olacak, her hasta­ya muhabbet edecek, abus çehreli olmayacaktır, daima güler yüzlü ola­caktır. Hastahânede muntazaman bulunacaktır, hastaların daima hâlini soracaktır, yorulmadan ve üşenmeden çalışacaktır.