Makale

ORUÇ

HUTBE:

ORUÇ

Süleyman ATEŞ

Muhterem Müslümanlar,

Nihayet Ramazan ayının nefis ve mübarek kokusu burunlarımızda tütmeğe, lâhûtî zevki ve heyecanı kalblerimizde dolaşmağa bağladı. He­pimiz bu aya kavuşmanın sevinci ve bahtiyarlığı içindeyiz. Bu ay, cüm­lemize kutlu olsun.

Rabbımız Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyuruyor: “Ey îmân edenler, oruç, sizden evvelkilere olduğu gibi, size de farz kılındı.” Fahr-i Âlem Efendimiz de: “Bir kimse Ramazan orucunu, inanarak ve sevap kazan­mak ümidiyle tutarsa, onun geçmiş günahları affedilir.” buyuruyor.

Aziz müslümanlar, Ramazan ayı, bizim için rahmet ve saâdet ayıdır. Oruçta aklımızın erebildiği ve eremedıği birçok hikmet ve hakikatler vardır:

Oruç vücûda sıhhat getirir. Bir sene durmadan çalışan hazım organ­larımız, Ramazan’da dinlenir. Birçok hastalıkların tıka-basa yemeden ileri geldiği ve perhizin hemen her hastalığa yaradığı malûmdur. Oruç, perhizlerin en iyisidir. Muhammed Aleyhi’s-selâm: “Oruç tutunuz, sıh­hat bulursunuz” diyor.

Oruç, insana şefkat ve merhameti öğretir. Ruha incelik verir; yok­sul ve yetimleri düşünmeğe davet eder. İnsan kendi kendine: "BEN BÎR GÜNÜN AÇLIĞINA TAHAMMÜL EDEMİYORUM; ACABA EKMEK BULUP ET BULAMIYAN YOKSULLAR, AÇLIK VE SEFALETLE PENÇELEŞEN YETİMLER NE HALDEDİRLER?” demeğe başlar. Bu sûretle kalbden kalbe yol bulan sevgi, cemiyet fertlerini birbirine bağlar.

Oruç, sabrı ve Allah’ın emrine itâati ağılar. İftar vakti gelmeden, dudakları kuruyan oruçlu, ezan sesini duymadan elini sofradaki bardağa uzatamaz. Böylece tahammüle, sabra, her şeyi zamanında yapmağa ve emre uymağa alışır. Risâlet-penah Efendimiz: “Her şeyin bir zekâtı vardır; cesedin zekâtı da oruçtur; oruç sabrın yarısıdır.” buyurmuştur.

Oruç, ruhumuzu zehirliyen şehvet duygularını boğar. Yemek ve iç­mek ise bu duyguyu kamçılar. Peygamberimiz diyor ki: “Şeytan insan oğlunun kan damarlarında, dolaşır. Onun yollarım oruçla daraltınız.” Aziz kardeşim, oruç rûhî ve manevî duygularımıza kuvvet verir. Ruh, şu ten kafesine girince, maddenin tesiri, altında kalarak bâzan hay­vani hislerin de zebûnu olur. Biz kendimin açlığa alıştırırsak, maddî ar­zularımız zayıflar, rûhânî duygularımız kuvvetlenir, basiretimiz açılır ve hakîkî benliğimizi açılan kalb gözümüzle görmeğe başlarız, işte bu yüz­dendir ki, bütün velîler ve nebîler riyâzat etmişler, yükselmişlerdir. Pey­gamberler Peygamberi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm da Bi’set’ten önce hep Hira mağarasına çekilir, yemekten kesilir, haftalarca orada i’tikâfa girerdi.

Hatipler konuşmalarında, âlimler kesiflerinde açlık hislerinden fay­dalanmışlardır.”

Riya karışmadığından dolayı Allah’ indinde en makbul ibâdet oruç­tur. Bir Hadîs-i Kutsi bize şunu öğretiyor: “Oruç benim içindir; onun mükâfatım ben veririm.”

Aziz kardeşlerim, oruç sadece mi’denin boş kalması demek değildir. Aynı zamanda dilin gıybetten, gözün harama bakmaktan, kulağın kötü söz işitmekten sakınmasıdır. Kalbe de Allâh’ın zikrinden başka şeyin so­kulmaması lâzımdır. Oruç, bütün uzuvlarımızla tutulmalıdır ki, bizi say­dığımız hakikatlere, mânevi zevklere ulaştırsın. Yoksa sâde aç katmak fayda vermez. Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Çok oruç tutanlar var ki, oruçlarından açlık ve Susuzluktan başka bir şey hâsıl olmaz.” diyor.

O iftar vakitleri, seherler, sahurlar, şafaklarda yükselen ve gökleri delip Hakk’a varan salât-ü selâmlar; sâkin gündüzlerin ibâdeti... İnsanı lâhûtî bir âlemin kucağına atar ne saâdet, bu ayın kadrini bilip Allâh’ın emirlerine yapışanlara. Yazık, bu rahmet ve mağfiret ayından istifâde etmeyip maddî hislerine dalanlara!..

“Allah, her işde adâleti ve iyiliği, akrabaya vergili olmayı emreder. Fuhuş­tan, fena hallerden ve serkeşlikten de men eder.

Tutasınız diye size böyle öğüt verir.”