Makale

OSMAN GAZİ VE TÜRK MENKIBELERİ

Abdullah ŞAHİN / Musahhih

OSMAN GAZİ VE TÜRK MENKIBELERİ

OSMAN GAZİ (12587-1326)

Osmanlı imparatorluğunun kurucusu Osman Bey, Oğuz Türkeri’nin Kayı Boyu’na mensup olan Ertuğrul Gazi’nin (0. 680/1281] küçük oğludur. Osman Bey, tarihçilerin "muhtemelen” kaydıyla ifade ettikleri 1258 yılında Söğüt’te doğmuştur. Ertuğrul Gazi’nin Gündüz Bey ve Savcı Bey (sarıyatı) adlarında iki oğlunun bulunduğu aynı kaynaklarda bildirilmektedir. Osman Bey, yasça diğer kardeşlerinden küçük olmasına rağmen, iktidar, şecaat, rey’ü tedbir ve liyâkat gibi vasıflarıyla, ayrıca savaşlardaki üstün maharet ve cesaretiyle, idareciliğe büyük kardeşlerinden daha layık olduğunu genç yaşlarında isbat etmiştir. Zaten babası da bu durumu çok iyi bildiğinden, Konya erkanı tarafından Osmancık olarak lakaplandırılmıştır. Mevcut tarihi kaynaklarda isimleri zikredilen pek çok Tekfurla yaptığı savaşlarda, kendi birliğinden, sayıca kat kat fazla olan birliklere karşı üstün başarılar elde ettiğinden babasına bağlılığı olan Akça Koca, Samsa Çavuş, Kara Oğlan, Kara Tekin, Turgut Alp, Konur Alp, Abdurrahman Gazi ve Kara Mürsel gibi cesur ve yiğit çevre uç beyleri, babasının vefatı üzerine Osman Bey’in etrafında yer almışlardır. Babası Ertuğrul Gazi,
1 281-88 yılları arasında 9G yasını aşmış olduğu halde vefat etmiştir. Türbesi, Bilecik ili Söğüt ilçesinin 1km. doğusunda, Söğüt-Bilecik yolu üzerinde bulunmaktadır. Türbesi halen ziyarete açıktır. Babasının ölümü üzerine Kayı Boyu’nun başına geçen Osman Bey, zamanın pek çok ahval ve şartları gereğince, diğer beyler gibi o da OsmanlI Beyliği’nin istiklalini ilan etmiştir. (1299}(1)
Araştırmacılara göre o yıllarda Bizans’ın askeri ve sosyal yapısı, Anadolu’daki Türk yayılmasını durduracak güçte değildi. Balkanlarda da kuvvetli bir devlet mevcut değildi. Bulgaristan’da, Yunanistan’da ve Tesalya’da bir takım zayıf devletlerle, Sırbistan’da XV. asrın ortalarına kadar hüküm süren Sırp krallığı bulunuyordu. Bu devletler arasında siyasi bir birlik olmadığı gibi dini ve sosyal beraberlik de söz konusu değildi.
Osmanlı Beyliği’nin Bizans’a komşu olması ve sınır boylarında devamlı gaza yapması, cihad ruhu taşıyan diğer Türkmen gruplarının da bu beyliğin etrafında toplanmalarına neden olmuştur. Bu durum ise, Osmanlı Beyliği’nin kısa sürede büyümesine ve yüzyıllarca sürecek büyük bir imparatorluk haline gelmesine etki eden önemli amillerden biri sayılmıştır.
Osman Bey, ilme zaman ayıramadığı halde, âlimlere ve şeyhlere çok saygılı olup yoksul ve acizleri de devamlı kolladığından, halk yanında büyük bir itibar ve saygıya nail olmuştur. Cömertliği de dillerde dolaşmıştır. Mütevazi bir bey olup silah arkadaşlarının görüşlerini dinlemeye de önem vermiştir. Zamanın alim ve şeyhlerini de fırsat buldukça ziyaretten geri kalmamıştır.
Bunlar arasında; usulden Muğni’yi; furu’dan Vikâye’yi ser- heden Kara Hoca (Alaeddin Es- ved), ilk Osmanlı kadısı ve hatibi Dursun Fâkih, Ümer NesefTnin Hilafiyatfnı serheden Ebu’l Kasım Karahisari, Bilecik kadısı Mevlana Çandarlı Kara Halil, devrin meşhur âlimleri arasında yer alanlardır. Asık Pasa [Divan sahibi], oğlu Ulvan Çelebi, Muhlis Baba, Geyikli Baba, Ahi Haşan (arif-i billah), Ahi Evren, Ahi Ümer (Seyh Edebali)... kesfi açık yani veli diye anılan mesayih olarak sayılmaktadırlar. Adı geçen Ahi Ömer’i (Sehy Edebali) ziyaretleri esnasında kızı Malhatun’u gören Osman Bey, ona asık olmuş, aşağıdaki sözü geçecek bir rüya neticesinde de bu kızla evlenmiştir. (2)
Osman Bey, fethettiği yerlere cami, medrese, devlet binaları ve hayriyye (hayır binaları) yaptırmıştır. Devamlı fakir, dul ve yetimleri gözetip kolladığından, cömertliği dillere destan olmuş, fazla mal mülk edinmeye rağbet etmemiştir. Evlad ve torunlarına fethedilmesi gerekli yerleri, okuduğu Türkçe şiirlerle dile getirmiştir ki, bir şiirde Bursa ve İstanbul’dan da söz edilmektedir. Yası yetmişe dayanmış olduğu bir zamanda ağır bir hastalığa yakalanmış, büyük oğlu Alaeddin Bey daha çok ilimle meşgul olduğundan, küçük oğlu Orhan Bey’i Bur- sa’nın fethine memur etmiştir. Alaeddin Bey’in, ilerde Orhan Gazi’ye mülki sistemlerin oluşturulmasında çok yardımı dokunacak, iç islerinden ve mülki idareden emniyette olan Orhan Gazi de, devamlı fütuhatla meşgul olacaktır.
Bursa’nın fethine memur olan Orhan Bey, uzun bir mücadeleden sonra bu şehri fethet- mistir. Ancak fetihten 4 ay önce kayın pederi Edebali, onun peşinden de zevcesi Malhatun vefat etmişlerdir. Bursa’nın fethi günlerinde de pederi Osman Gazi padişahlığının 26. yılında vefat ettiğinden, Orhan Bey, bir taraftan Bursa’yı başşehir yapacağına sevinirken, diğer taraftan da üzüntülü günler geçirmiştir.
Osman Gazinin vasiyeti üzerine, onu Bursa Manastırının kubbesi altına defnederek, Bursa’yı başkent yapmış, ağabeyi Alaeddin Bey ısrarlara rağmen basa geçmek istemediğinden, 1285 Söğüt doğumlu Orhan Gazi 1326 yılında ikinci padişah olarak Osmanlı tahtına oturmuştur. (3)

KONUYLA İLGİLİ TÜRK MENKIBELERİ

Osmanlı Beyliği döneminde an’ane ile dilden dile yayılan Türk boylarıyla ilgili rüya ve menkibelere de temas etmek için, Osman Gazi’nin hayatını özetle sunabildik.
Tarih yazarları arasında menkibeleri ciddiye almayanlar olduğu gibi, bunları aynen eserlerinde nakledenler de vardır. Söyle ki:
1- Türkmenler içinde önceleri yaşamış Korkut Ata namında bir ehl-i hal yani tasavvuf ehli zatın, “Saltanat, işin sonunda Oğuz Han’ın vasiyeti gereği Kayıhan evladına intikal ederek, kıyamete kadar devam eder.” seklindeki sözü, Türk boyları arasında dilden dile yayıldığı kaydedilmektedir. Bu söz halkın, Kayı beylerine büyük bir sempati duymalarına neden olmuştur.
2- Gerek Ertuğrul Bey ve gerekse oğlu Osman Bey, göç olayları ve sürekli muharebeler nedeniyle, ilimle meşgul olmaya fazla zaman ayıramamışlar, ancak ilim adamlarına ve Salih kişilere itibar ve iltifat ettiklerinden, halk arasındaki saygınlıkları artmıştır. Nitekim Ertuğrul Bey (Osman Bey rivayetleri de vardır), Söğüt civarını teftiş ederken, o civardaki bir köy imamının evine misafir olmuştur. İstirahatine ayrılan odadaki asılı mushaf’a (Kur’an-ı Kerim] oldukça saygı göstermiş, o haldeyken uykuya dalmış, rüyasında: "Senin Kur’an’a karşı gösterdiğin bu hürmet ve tazimden dolayı, evladına kıyamete kadar sürecek bir saltanat ile ikram ve tebşir (müjde) olundun.” diye bir ses duymuş ve bu olay da, dilden dile halk arasında yayılmıştır.
3- Ertuğrul Bey, Sultan Alaeddin ile görüşmek üzere Konya’ya gittiği bir günün gecesindeki gördüğü rüyada: Evinin ocağından temiz bir su fışkırarak, aka aka büyük bir deniz olup her tarafı kaplamıştır. Ertuğrul Bey bu rüyayı Sultan Alaeddin’in baş katibi ve faziletli bir âlim olan Abdülaziz Efendi’ye anlatmış, o da: “Senin çok yakında bir oğlun olacak ve onun saltanatı alemi kaplayacak” yorumunda bulunmuştur. Çok geçmeden de, Osman Bey doğmuştur.
4- Aslen Karamanlı olup, Sam diyarında uzun zaman ilim tahsil ettikten sonra Söğüt’e yerleşip, ilim ve fazileti ile nam salan Seyh Edebali’yi, Osman Bey ara sıra ziyaret eder, dualarını alır ve nasihatlerini dinlermiş. Yine bu ziyaretlerinin vaki olduğu bir gece vakti dergahta uyurken, rüyasında şeyhin koynundan çıkıp veya ufuktan görünüp de Osman Bey’in kendi koynuna giren bir ay görmüştür. O arada göbeğinden de bir ağaç peyda olmuş ve alemi kaplamıştır. Osman Bey, bu rüyasını Seyh Edebali’ye anlattığında,: “Bana damat olacaksın ve sürekli olan bir devlet-i azimeye nail olacaksın.” tabirini yapmış, Osman Bey’in evlenmeyi gönlünden geçirdiği, kızı Malhatun’u da kendisiyle evlendirmiştir. Osman Bey’in Alaeddin ve Orhan isimli oğulları bu hanımdan doğmuştur. (4)
__ Ahmet Cevdet Paşa, bu paralelde bir kaç rivayete daha yer vermiştir. (5)
Ancak konuya ışık tutması bakımından ve sözü de fazla uzatmamak için bu örnekler ye- terlidir.
Bu tür rüya ve menkibelerin, Osmanlılardan önce de halk arasında yaygın olduğunu dile getiren Ord. Prof. M. Fuad KÖPRÜLÜ, zikredilen menkibeler konusuna pek olumlu bakmamaktadır. Çünkü bunlar daha önceleri de anlatılmış olanların benzerleridir, demektedir. Şöyle ki: XIII. asır tarihçisi Cüzcânî’nin Tabakât-ı Nasırîsinde yer alan, Gazneli Mahmud Han’ın babası Sevük Tigin de, oğlu doğmazdan bir saat önceki rüyasında, kendi evinin ocağından bir ağaç çıkarak, bütün dünyaya gölge saldığını görmüş, bir tabirci (rüya yorumcusu) da, “Fatih bir oğlu doğacağı” tarzında tabir etmişti. Yine XIV. asrın basında İlhanlılar sarayında Camiü’t-Tevarih adlı ilk cihan tarihini yazan Resîdüd- dîn, eserinin Oğuz an’anelerini kapsayan kısmında, bu rüyalarda görülen ağaç menkibelerinin benzerlerini nakletmektedir. Örneğini, Oğuzların menkibevi hükümdarları arasında yer alan Tuğrul isminde bir yiğit ile diğer iki kardeşinden bahsedilir. Bu çocukların babası, daha oğulları devlet kurmadan önce bir rüya görür. Bu rüyasında, kendi göbeğinden çıkan üç büyük ağaç gövdesi, büyür büyür her tarafa gölge salar ve bu ağaçların tep- leri de göklere erer. Bu rüyasını kabilenin kahinine yani gizli olan şeylerden ve gelecekten bilgi verme iddiasında olan kişiye anlatarak tabir etmesini ister. 0 yorumcu kahin de, “çocuklarının hükümdar olacaklarını, fakat bu sırrı hiçbir kimseye ifşa etmeme (açmama) sini”, tembih eder. Zaten bu kahin, daha önce de, bu kabileden büyük bir hükümdar çıkacağından sık sık bahsedermiş.
M. Fuad KÖPRÜLÜ, konuyla ilgili bu tür söylentilere örnek vererek çoğaltmaktadır. Ancak verdiği örneklerden birisini daha takdim ederek bu menkibe- ler hakkındaki yorumunu da özetlemek yararlı olacaktır. Adı geçenin dikkatlere sunduğu bir menkibe de şudur: Kur’an’a hürmet sebebiyle, sülaleden birinin büyük bir mazhariyete nail olacağı motifi, yine Osmanlı an’anelerinden daha önceki menbalarda mevcuttur. Söyle ki: XIV. aşıra ait küçük bir Selçukname’de, Selçukluların ceddi (dedesi) olan Lokman, evleneceği zaman zifaf odasında, o zamanın adetine göre cihaz (çeyiz) arasında yer alan yedi Kur’an nüshası da, rahleler üzerinde yer almıştı. Lokman, bu Kur’anlara hürmeten, o odada zifafa girmek istememiş, bunu görenler de, kitapları kaldırıp başka odaya götürmeyi teklif etmişler, Lokman bu teklifi de münasip görmeyip, bir başka eve giderek orada zifafa girmiştir. O gece rüyasında Peygamber (s.a.s.)’i görmüştür. Peygamber (s.a.s.):” Onun Kur’an’a gösterdiği bu saygı ve hürmetten dolayı kendisinin ve çocuklarının, dünya ve ahirette izzet ve devlete nail olmaları için dua buyurmuşlardır.”
“Büyük bir imparatorluğu bu tür an’anevi motifler üzerine oturtmaya ihtiyaç yoktur” diyen KÖPRÜLÜ sözlerine devamla, “Çünkü ta Herodote’den başlayarak ilk zaman ve orta zaman kronik (tarih)lerinde bu gibi rüya rivayetlerine sık sık tesadüf olunur, işte zikredilen menkibe- lerde, Osman Gazi’nin gördüğü rüya tipini de açıkça müşahede ediyoruz. Reşidüddîn’in tesbit ettiği Oğuz an’anesi, ya Anadolu Turkleri arasında şifahi bir rivayet olarak mevcut idi de, Osmanlı kroniklerine halk ağzından intikal etti veya daha kuvvetli bir ihtimalle XV. asırda OsmanlI sarayında pek önemli yer işgal eden Reşîdüddîn’in eserlerinden alınarak Osmanlı sülalesine isnad edildi... Bu vesile ile sunu da ilave edelim ki, ilk Osmanlı an’anelerinde böyle men- kıbevi motifler sıkça yer almaktadır. Örneğin: Bilecik fethi hikayesinde, yükler arasında gizlenmiş adamların kaleye sokulması motifi, Semerkant fethine ait islâmi hikayeler, Tabakât-ı Nasıri’de Anadolu fatihlerinden meşhur Danismend Gazi’ye ait olanlar, Timur olaylarını içeren zafername-i Serefüddin Yezdi’dekiler ve daha sonra Evliye Çelebi Seyahatnamesi’nde böyle hikayelerin muhtelif türlerine rastlanmaktadır.”(B1
M. Fuat KÖPRÜLÜ bu açıklamalarının sonunda konuyu su şekilde bağlamaktadır:
“Türklerin müslümanlığı kabul etmelerinden başlayarak, Selçuklular devrinde ve Osmanlı Devleti’nin kurulusu sırasında dini atmosfer yanında, mevcut bir çok tarikatlar, Ahiler tarafından oynanmış olan mühim roller ve Yeniçeri teşkilatının tesisi, araştırmaya değer hadiselerdir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu XIV. asırda, Anadolu tarihi hakkındaki İslâm kaynakları, hakikaten az ve kifayetsizdir.
Binaenaleyh Sark Ortaçağı’na tahsis edilmiş olan çalışmaların, siyasi ve askeri hadiseleri anlatmakla iktifa eden, narratif (hikaye) tarzındaki tarih seviyesini aşamamış menkibe- ler olduğuna esef etmek yerinde olur. Özellikle Osmanlı Devleti’nin ilk dönemleri hakkındaki tetkiklerin verdiği neticeler, sadece siyasi ve askeri hadiseler nokta-i nazarından dahi çok zayıf ve iptidaidir. Dolaysıyla kuruluş hadisesini bir mucize halinde göstermek ve tabiat üstü sebeplerle izaha çalışmak anlamsızdır. Binaenaleyh Osmanlı tarihi, umumi Türk tarihinin çerçevesi içinde, yani diğer Anadolu Beylikleri ile beraber, Anadolu Selçuklu tarihi’nin bir devamı gibi telakki ve tetkik olunursa, ancak o zaman, şimdiye kadar kapalı kalan pek çok meselenin aydınlanması imkanı hasıl olur... M. Fuad KÖPRÜLÜ, 20. asrın ilk çeyreğinden sonraki araştırmalarında, o güne kadar ulaşılmamış bazı itimat edilir elyazma eserlere rastlayarak, bu eserleri tetkik etmiş ve konu hakkında, daha değerli ve tutarlı olduğunu savunduğu açıklamalar getirmiştir. V. Mahir KOCATÜRK ve UZUNÇARSILl da bu yaklaşımı desteklemişlerdir.” (7)
Özetle sunduğumuz bu bilgiler ışığında Osman Bey, üç kıt’aya yayılan altı asırlık Osmanlı Devleti’nin rüyasını görmüş müdür, görmemiş midir? Sorularına verilebilecek en gerçekçi cevap sudur: Osman Bey, böyle bir rüya görmemiş bile olsa, “Osmanlı Devleti Gerçeği” görülebilecek rüyalardan veya anlatılagelen menkibelerden çok daha açık seçik bir hakikattir.
Osman Bey de gerçekten gaziler beyi Gazi’dir. Onun varisleri de tartışmasız Sultanu’l Guzat, yani Gaziler Sultanı olmuşlardır. işte bu Gaziler, yüce İslâm’ın gaza ve cihad ilkelerini, müslümanlığın çıkış noktasından hayli uzaklara taşıyarak tevhid bayrağını üç kıt’ada dalgalandırmışlardır. Kuzey ve batıdaki bin yıllık Hristiyan topraklarında, ard-düşüncesiz, saf, temiz ve “kuru bir cihangirlik davası” gütmeden adalet ve İnsanî yaşamı gittikleri her yerde hayata geçirmişlerdir. Bu mutlu sonuca da, on asırlık Bizans’ın hasta bünyesini çok iyi tanıyarak, gerektiğinde barış ilişkileri, gerektiğinde de savaş ilkeleri çerçevesinde büyük bir azim ve gayretle ulaşmışlardır.
Sonuç olarak, Osman Bey’i bir rüya ve menkıbe adamı olarak görmeyip, günün harp tekniğini çok iyi bilen, cesaretli, azimli, dine ve din adamlarına son derece saygılı ve bağlı olan bir devlet adamı olarak görmek gerekir. Ayrıca emri altında olanlara ve aşiretine karşı da son derece merhametli olup, onların gönüllerinde engin bir yere sahip olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Binaenaleyh O, gaziler gazisi ünvanına hakkıyla layık olan bir Türk Beyi’dir.

1- Osmanlı Padişahları, sy. 7-24, Vasfi Mahir KOCATÜRK, Buluş yay. 1957 Ank.
M.E.B. Türk Ansikl. 26/58 vd.
2- Osmanlı Ansiklop. 1/56-74, Ağaç Yay. Lim. Sirk, tz.
Ahmet Cevdet Pasa, Kısas-ı Enb. ve Tardih-i Hülf. 2/48 vd. Bedir Yay. İst. 1977.
3- Ahmet Cevdet Pasa, a.g.e. 2/516-17.
4- Ahmet Cevdet Pasa, a.g.e. 2/489-97.
5- Bkz. A.C. PASA, a.g.e. 2/497.
6- Ord. Prof. M. Fuad KÛPRÜLÜ, Osmanlı imp.nun Kurulusu, sy. 4044, Ütüken yay. İst. 1981.
7- Ord. Prof. M. Fuad KÖPRÜLÜ, a.g.e. sy. 50 vd.
Ord. Prof. I. Hakkı UZUNÇARSILI OsmanlI Tarihi 1/93 vd. Vasfi Mahir KOCATÜRK, a.g.e. sy. 11.