Makale

Arkadaşlarının Kaleminden Mustafa Pektut ve "Oku" Mecmuası

ANI
Halit Güler
Arkadaşlarının Kaleminden
Mustafa Pektut ve "Oku" Mecmuası


Yaklaşık iki ay önce rahmet-i rahmana kavuşan yakın arkadaşım Mustafa PEKTUT’la ilgili birşey yazmayacaktım. Çünkü onun hakkında kitap yazılması gerektiğine inanıyordum. Müşterek hatıralarımızdan kafamdan geçenleri bir makale çerçevesine sığdırmak mümkün değildi. Gönüldaşımız Mustafa ATEŞ çok güzel yazmış. Zevkle okudum. O da kitap yazmak gerektiği kanaatinda ki kısa kesmiş. Yazısına (Arkadaşlarının kaleminden) başlığını koyduğu İçin kendimi yazmaya mecbur hissettim. Herhalde kısa yazmış olmasının sırrı da bu başlıkta gizli. Bazı şeyleri bize bırakmış olacak.
Yazacağım ama, yazdıklarım yazmadıklarımın yanında hiç mesabesinde kalacaktır.
Tarih; 13 Aralık 1992
Bu akşam erken yatmıştım. Telefonun soğuk sesiyle uyandım. Saate baktım gecenin üçü. Bu saatte beni kim arayacak dedim ve telefona bakmadım. Telefon İsrar etti. Ben de bakmamakta inat ettim. Belki onbeşinci defa çalıyordu. Hayırdır, inşaallah diyerek istemeye istemeye telefona doğru yürüdüm. Ahizeyi kaldırdım. Kulağıma gelen ilk alo!... sesinden sanki herşey anlaşılıyordu. Karşıdaki ses, arkadaşım Talip ARIŞAHİN’indi.
Söze başlayıp sonra "Tataroğ-lu’nu kaybettik" deyince karanlık olan evim bir daha karardı, karanlık adeta beynimde toplandı ve birşey söyleyemedim. (Olamaz) dediğimi hatırlıyorum. Çok kısa bir telefon konuşmasından değerli arkadaşımız, Şişli Müftümüz Mustafa PEKTUT’un yarım saat önce arabasının yanında eşinin ve yavrularının önünde vefat ettiğini ve ertesi günü cenazenin Konya’da toprağa verileceğini öğrenebildim. O anda orada bulunan arkadaşlarımızdan Haki DEMİR’le yaptığım görüşmede olayı doğrulamaktan başka bir işe yaramadı.
İlk sözüm (Allah rahmet eylesin!) demek oldu. Son sözümüz de tabiiki bu olacak.
Rahatsız olduğunu biliyordum. Altı yıl önce Ramazan görevlisi olarak gittiği Berlin’de hastalanmıştı. Rahatsız olarak yurda döndü ve kısa bir tedavi gördü. Gördüğü tedavi, geçirdiği rahatsızlığı giderecek tıbbî yeterlikte değildi. Pek çok şeyi umursamadığı gibi, hastalığını da umursamadı. Bunda belki kendisinden çok başkalarını düşünme alışkanlığının da rolü vardı. Sık sık yaptığı yürüyüşlerle, çok sevdiği arkadaşlarını zaman zaman ziyaretlerle, Selçuk Üniversitesi Kampus Camii inşaatı ile ilgili organizasyonlara katılarak derdini unutmaya çalıştı. O hastalığı unutmaya çalıştı ama, kalbini seçmiş ve oraya yerleşmiş olan hastalık onu unutmadı ve en verimli çağında aramızdan alıp götürdü.
Önce bunları düşündüm ve bir taraftan da kendimi teselli etmeye çalıştım. "Nasıl olsa bu acı haberi beklemiyor muydun üzülmene ne lüzum var. Şimdiye kadar kendini alıştırmış olmalıydın" demek istedim. Yaşayışından dışa dönüklüğünü ve umursamaz halini çok iyi bildiğim için, birgün bu acı haberi bana duyuruluş şekliyle adetâ bekliyordum. Güya bu işe kendimi hazırlamış olduğumu zannetmiş olmama rağmen ne zormuş bu haberdeki acıyı yüklenmek. O kadar müşterek yönümüz vardı ki sanki ölen o değil de bendim!..
Evin içinde takatsiz adımlarla dolaşırken Konya İmam-Hatip Okulu’nun açılış yıllarına gidiverdim. Küllükbaşı mahallesindeki eski Polis Okulunun yüksek tavanlı sınıflarındaki sıralar geliverdi gözümün önüne.
Aynı yaşta değildik ama, aynı okulda aynı yörenin çocuğuyduk. Bizim köyden bakıldığı zaman onların köyü sabah güneşinin ışıl ışıl aydınlattığı camlarıyla Abaz Dağının eteklerinde görünürdü.
Ben İlkokulu bitirdikten dört sene sonra İmam-Hatip Okuluna girdim. Aynı yörenin çocukları ol-mamıza rağmen bir müddet birbirimize ısınamadık. Rahmetli PEKTUT’la ilk karşılaşmamız babasının hasırcı dükkânında oldu. Orası arkadaşlarımızın sanki buluşma yeri oluvermişti. Benimde evimin yolu üzerinde bulunduğu için sık sık uğruyordum. Uğrama-sak kızardı.
Konya Imam-Hatip Okulu ilk açılan yedi okuldan birisidir. Imam-Hatip Okullarının açılışı, hizmetleri ve mezunlarının durumu gerçekten incelenmeye değer. Nitekim inceleyenler çıkmış, bundan sonra da çıkacaktır. Tezler hazırlanacak, kitaplar yazılacak ve filmler çevrilecektir. Fakat hiç kimse o günün şartlarında bizim yaşadıklarımızda hissettiklerimizi, iç dünyamızdaki depremleri tesbit edemeyecektir.
O onurlu başlangıcın heyecanını, sıkıntılarını, neş’esini ve aşkını ancak biz yaşayanlar biliriz. İmam-Hatip Okullarına, üvey evlât muamelesi yapılmasından çok üzülür ve bunları hep içimize atardık. Bizi anlamayan öğretmenlerin davranışlarına, sosyetik çevrenin küçümseyen bakışlarına aman bu okullara birşey olmasın diye ses çıkaramazdık. Bu okulları kalemlerine dolamak ve tiyatrolarında sergilemek isteyenlere malzeme olmamaya çalışırdık. Bu şuurda olmak ayrıca bizi gayrete getirdi. Bunları şunun için yazıyorum: Rahmetli PEKTUT, böyle düşünenlerin başında gelirdi de ondan.
Resmî merasimlerde okulların önünden geçtiğimiz, 19 Mayıs şenliklerinde okulumuzun ismi anons edildiği zaman sanki dünyalar bizim olurdu. O kadar sevinirdik. İşte bu sevinci başka vesilelerle duymamıza sebep olan arkadaşlarımızdan birisi de PEKTUT’tu. Okullar arası spor müsabakalarında neticeye gitmemizi sağlayanların başında gelirdi. Çok güzel hentbol oynar ve topu eline geçirdiği zaman nasıl bir güçtür ki mutlaka sayı yapardı. O yüzden Astsubay okuluyla yaptığımız final karşılaşmaları çok heyecanlı geçer ve PEKTUT büyük alkış alırdı. Dr. Ahmet BALTA-Cl’nın Voleybol, 0. Ali GÜNEŞ’in futbol müsabakalarında olduğu gibi.
1957-58 ders döneminde 49 yiğit arkadaş, yalnız arkadaş değil aynı zamanda gönüldaş okulu bitirdik. Bu ilk mezunlardan birisi de PEKTUT’ tu. Ne yapacağımız, nereye gideceğimiz belli değildi. Rahmetli PEKTUT’ un toprak evinde sık sık toplanır ve bunları konuşurduk. Bizim her türlü kahrımızı çekerdi. Bu arada lise ve muadili okullardan yedek subaylık hakkı kalkıyormuş diye bir haber duyduk. Hiç olmazsa askerliğimizi yedek subay olarak yapalım bari diyerek orduya müracaat ettik. 49 arkadaştan PEKTUT’ ta dahil pek çoğumuz 49. dönemde yedek subay olarak askerliğimizi yaptık. 1960 Haziran’ında terhis olup Konya’ya döndük PEKTUT’ ta imamlık görevi alanlar arasında idi. Türkiye İmam-Hatip Okulları Mezunları Derneğini kurmuş ve daha çok buluşma yerimiz bu dernek olmuştu. Sohbetler bizi bir mecmua çıkarma işine götürdü. "İslam’ın İlk Emri OKU" mecmuasını senin sahipli-ğinde çıkardık. OKU Mecmuası sayende yaşadı ve tirajı o günün şartlarında onbeş bine ulaştı. Daha güzel olsun diye OKU’yu Ankara’da bastırdığımız günlerde bazan bir sayı bastıracak parayı bulamazdık. Biz bu parayı temin etmeye çalışırken rahmetli PEKTUT’ un Ankara’ya gitmiş ve şahsî fedekârlığıyla mecmuayı bastırmaya başlamış olduğunu öğrenir ve sevgi dolu hislerle şaşırır kalırdık. Çoğu zaman bu işi bize kızarak yapardın ama, o kızma bile aramızdaki samimiyetin derecesinin artmasına sebep olurdu. Bizi biraz da gayrete getirirdi. Mecmuanın sahibi idi ama bir kuruş menfaati yoktu. Nitekim sonradan bir kuruş değil çok menfaatin olan işlere o derece sahip çıkmadığını da gördük.
Sonra biz Konya Yüksek İslâm Enstitüsünde, sende İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde aynı yılda öğrenci olduk. Çok şükür bu işten kurtuldum demedin ve OKU’ nun baskı işlerini İstanbul’a taşıdın. Aynı devre arkadaşlarımızdan Mehmet DOĞRU, Haki DEMİR’ in de yakın ilgisiyle Ahmet Said Matbaasında bastırmaya başladık. Sayenizde ne nefis baskılardı onlar. Yine OKU mecmuasıyla beraber olduğuna ve o havayı teneffüs ederek huzur içinde bulunduğuna ben inanıyorum. Biz Konya’da, siz İstanbul’da İmam-Hatip neslinin hizmeti aksamadan yıllar devam etti.
1966 yılında Yüksek İslâm Enstitüsünden mezun olduk. O kadar yoğun işler içerisinde bu arada İstanbul Edebiyat Fakültesini de bitirdin. Edebiyat Fakültesini de bitirdin ama gözün gönlün neslimize hep yayın yoluyla hizmette idi. Çünkü o yıllarda dinî yayıncılıkta büyük bir boşluk vardı. Şimdiki seviyede hiç değildi. Yüksek İslâm Enstitüleri mezun vermeye başlamış ve mezun sayısı artmıştı. Bu hizmette yayının ihmal edilmemesi gerektiğine inanıyorduk. Bizde yayın yoluyla hizmet edelim dedik ve senin öncülüğünde İrfan Yayınevini kurduk, Türkiye’nin kültür hayatına sayende ilk dini yayın penceresini açanlardan olduk. Rahmetli Mehmet SOFUOĞLU’ nun sekiz ciltlik Sahih-i Müslim Tercemesi, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın iki ciltlik İslâm Peygamberi, A. Hamdi AKSEKİ’nin İslâm isimli eseri, dini yayıncılığa nefis baskılarla sayende kazandırıldı. Sonra Vaizlik ve Müftülük hizmetleri ağır bastı. Bu alanda da güzel hizmetlere vesile olduğunun canlı şahitleriyiz.
Rahmetli Kardeşim PEKTUT, son arzunun emekli olarak Türk Cumhuriyetlerinde, özellikle Kırım’da, Köstence’de ve Tataris-tan’da hizmete devam etmek olduğunu yakınen bilenlerdenim. Kırım kökenli olman hasebiyle Türklük dünyasındaki gelişmelerden bizden fazla heyecan duyan bir arkadaşımızdın. Tatarca’yı çok iyi bildiğin için oralarda faydalı olacağına inanıyordun. Nitekim Tatarlar arasında geçirdiğin bir Ramazan görevinden sonra camileri dolduran cemaatın "Gardaş şimdiye kadar sen nerdeydin" diyerek boynuna sarılışlarını gözlerin yaşararak anlatmıştın. Kader böyleymiş de-mekten başka birşey gelmiyor elimizden.
Bu yazının biraz kendimi anlatır gibi olduğunun farkındayım. Farketmez, yalnızca kendimden bahsetsem yine o değerli kardeşimden bahsetmiş olurum. O bakımdan müsterihim.
Varlığıyla birlikte adetâ bizi de götüren değerli kardeşimize Al-lah’dan rahmet, kederli ailesine ve arkadaşlarına sabır ve başsağlığı dilerim.
Zorda olsa alışacağız sensizliğe....