Makale

Allah'ın Ölçüsü

Allah’ın Ölçüsü

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi


Ebu Hureyre (r.a.)’den nakledilen bir hadis-i şerifte sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Allah sizin suretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, hadis no: 34)

İmaj ve görüntünün en belirleyici etkenlerden biri olduğu ve bunun için büyük harcamaların yapıldığı günümüzde, Allah Rasulü’nün bize hatırlattığı bu ölçüyü tekrar tekrar okuyup hafızamıza nakşetmeliyiz. Görüldüğü üzere Yüce Allah bu ölçüyle, niceliği değil niteliği, kabuğu değil özü, maddeyi değil manayı, şekle indirgenmiş ameli değil samimi niyeti öncelemekte ve bunu önemsemektedir. “Gizli ve aşikâr her şeyi bilen” (Nahl, 19), “kalplerin gizlediklerine vakıf olan” (Gâfir, 19) Cenabı Hak katında kalıcı olan, niyetlerimiz ve amellerimizdir. Ceza veya ödüle değer bulunacaklar da bunlardır. Ne izafî ve itibarî olan dış güzelliğimiz, ne elimizde emanet olan mal ve servetimiz, ne de ancak faniler için bir değeri olan makam ve mevkimiz ilâhî adalet terazisinde yer alacaktır. Orada tartıya girecek şey, Allah’ın bize lutfettiği bu nimetleri olumlu ya da olumsuz yönde kullanmamız, başka bir ifadeyle bunları değerlendirirken, göstereceğimiz niyet, tutum ve davranışlarımızdır. Onun için Cenabı Hak, “mal ve çocukların fayda vermeyeceği hesap gününde ancak selim bir kalbin işe yarayacağını” (Şuarâ, 89) bildirmiş, Allah Rasulü de “yapılan işlerin ancak niyetlere göre değer kazanacağını” (Buhari, İman, 41) ifade etmiştir. Onun için insanlar sadece “iman ettik” demekle kurtulamayacaklardır. (Ankebut, 2) Hatta namaz kıldık, oruç tuttuk, defalarca hac ve umre yaptık demek de yeterli olmayacaktır. Acaba bu ibadetlerle ulaşmamız arzu edilen ahlâkî niteliklere sahip olabildik mi? Halkın ve Hakk’ın lehimize şahitlik yapabilecekleri bir düzeye ulaşabildik mi? Mahşer gününde, başta ailemiz olmak üzere kimsenin yakamıza yapışmayacağı bir hayat yaşayabildik mi? Arkamızda kalanlara, hiç tükenmeyen, harcandıkça çoğalan bir ahlâk ve fazilet mirası bırakabildik mi? İşte bu sorulara vereceğimiz cevaplar Müslümanlığımızın kalitesini de belirlemiş olacaktır.

Gönül rahatlığı içinde kapılarını Allah’a açabileceğimiz bir kalp ve O’nun huzuruna sunabileceğimiz ameller için çaba göstermek zorundayız. Maddî refahımız ve bedenî zevklerimiz için gösterdiğimiz gayretin küçük bir kısmını bu alana taşımamız bile, hesap gününde yüzümüzün ak olmasına yeterli olabilecektir. Başta kendimiz olmak üzere, yakın ve uzak çevremiz üzerinde yapacağımız bir gözlem, bütün insanların sanki tek bir amaç için çalıştıkları izlenimini doğurmaktadır. “Niçin çalışıyorsunuz?” sorusunun karşılığı genellikle “ekmek parası için” veya “çoluk-çocuğun rızkını kazanmak için”dir. Aslında birçokları için o ekmek parası çoktan kazanılmış, çoluk-çocuğun rızkı fazlasıyla elde edilmiştir. Ama, torunlarının, gelecek nesillerinin rızkı da sanki onlar üzerine yükümlüdür. Kazanacak, sürekli kazanacak, maddî refahın ve bedenî zevklerin zirvesine ulaşacak, biriktirdikleriyle de kendinden sonrakilere rahat bir hayat yaşatacaktır. Acaba insan olarak hayatımızın yegane gayesi bu mudur? Helâl yoldan kazanmak, meşru şekilde sarf etmek, tabiatıyla dinimizin de tasvip ve teşvik ettiği ettiği bir şeydir ama tek şey değildir. Esasen bu, dünyada insanca yaşayabileceğimiz zeminin oluşmasına yardımcı olan asgari şarttır. Dikkat edilirse, bu asgari şartta diğer canlılarla aynı düzlemdeyiz. Onlar da karınlarını doyurmak ve yavrularını büyütmekte bizden daha az gayretli değillerdir. O halde, Allah ve Rasulünün arzu ettiği insanlık ideali, helâl yoldan rızkını temin eden insanın ilâve çabalarıyla hayat bulacaktır. Bu aşamada insanı yücelten maddî kazanımlar değil, manevî etkenlerdir. Bu etkenlerin vücut verdiği iyi niyet ve ahlâkî erdemler kişinin bedenine de, mal ve servetine de yön vereceği için onu, sadece yaşamak ve üremek için karnını doyuran diğer canlılardan ayıracak, yemesini içmesini ve diğer beşerî ihtiyaçlarını karşılamasını da ibadet haline dönüştürecektir. İşte insanı hayvandan farklı ve üstün kılan çaba budur. Bu farklılık, onun akıl nimetine sahip olmasının doğal sonucudur. Ancak, bu nimeti Yaratıcının istediği yönde kullanma çabasını göstermeyen insan sadece farklı olmakla kalır, üstün olamaz. Hatta aklının yardımıyla düşeceği kötülük gayyasında hayvandan da aşağı bir mertebeye inebilir. (A’râf, 179)

Burada yorumlamaya çalıştığımız hadis yukarıda söylediklerimizin veciz bir ifadesidir. Cenabı Hakk’ın neye değer verdiğinin ve hesap gününde neyi ölçü alacağının açık beyanıdır. Üç günlük dünyada itibar vesilesi olduğu için bakımına azami gayret gösterdiğimiz bedenî varlığımızın, üzerine titrediğimiz servetimizin, ebedi alemde, hesabını vermek zorunda kalacağımız bir yük haline dönüşmesi işten bile değildir. Bu dünyadan göçerken sırtımızda yük taşımamak için, Cenabı Hakk’ın emaneti ve aynı zamanda imtihan vesilesi olan can ve malımızı, Onun rızasına uygun niyet ve amellerle bizi cennete ulaştıracak bir binite dönüştürelim ve bu konuda ümmetini uyaran sevgili peygamberimizin şu sözüne kulak verelim: “Kıyamet gününde bir kul şu sorulara muhatap olmadıkça yerinden ayrılamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdi? Öğrendiği bilgiyle ne yaptı? Malını nereden kazandı ve nereye harcadı? Vücudunu nerede yıprattı?” (Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme, 1)