Makale

MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZ VE NEVRUZ GELENEĞİ

MİLLİ
KÜLTÜRÜMÜZ
VE NEVRUZ GELENEĞİ

Abdulbaki İSCAN

Özellikle yirminci yüzyılın sonlarına doğru, gelişen teknolojinin de etkisi ile iletişim alanında iyice küçülen dünyamızda toplumların gündemini işgal eden konuların başında kalkınma ve kültür geliyordu. Milenyumun başlarında olduğumuz şu günlerde de kalkınma ve kültür, önemini arttırarak devam ettiriyor. Her ikisinin birlikte düşünülmesinin sebebini ise; toplumların sedece ekonomik göstergelerle ifade edilen kalkınmaya, gelişmeye değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel gelişmeye, maddiyatta olduğu kadar maneviyatta da ilerlemeye ihtiyaç duymaları şeklinde özetlemek mümkün. Manevî kalkınma diyebileceğimiz kültürel gelişme aynı zamanda maddî kalkınmanın da itici gücü şeklinde vasıflandırılıyor. Bu yüzden geçtiğimiz asrın insanlığa kazandırdığı en önemli tecrübelerden biri de, kalkınmada sosyal ve kültürel boyutların hiçbir şekilde ihmal edilemeyeceği gerçeği olsa gerek.
Zaman içinde değişme, gelişme ve yenileşme özellikleri taşıyan ve bu özelliği ile de canlı dinamik bir yapıya sahip olan kültür, aynı zamanda milletleri meydana getiren temel unsurlardan biri konumundadır. Bir milleti diğer milletlerden farklı kılan özellik ise, o millete has duygu ve düşünce birliğinin oluşturduğu ortak ruh şeklinde tanımlanıyor.
Geçmişten günümüze birçok ilim adamı tarafından tarifi yapılan kültürü, o bilgilerin ışığında şöyle tanımlamak mümkün: Kültür, bir milletin yaşama tarzıdır, diğer milletlerden ayırdeden maddî ve manevî unsurların bütünüdür. Millî kültür de Türk Milleti’nin tarihi seyri içerisinde teşekkül etmiş, ona şahsiyet kazandırmış, geçmişten geleceğe doğru akıp giden maddi ve manevi değerlerin tamamıdır.
Kültür ayrıca maddi ve manevi olmak üzere de ikiye ayrılıyor. Maddî kültür, daha çok bilim ve teknik alanlarındaki gelişmelerle ilgili, manevî kültür ise toplumların kendi öz davranışlarının bir eseri olduğu için millî bir kişilik yapısında görülüyor ve ilim adamaları tarafından da asıl kültürden anlaşılması gerekenin bu olduğu ileri sürülüyor.

NEVRUZ VE MAHİYETİ
Milletlerin tarihinde yaşadıkları inançları, dinleri ve bunların oluşturduğu ahlâk anlayışı, örf ve âdetler zamanla hukuk dediğimiz müesseseyi meydana getirmiştir. Buna rağmen kanun hükmünde olmayıp, alışkanlık sebebiyle yapılagelen âdetler, cemiyet içerisinde varlığını kuvvetle hissettirmiştir. Cemiyet bu âdetleri bir davranış şeklinde telakki etmeyip, toplumun nizamlayıcısı olarak telakki ederse, arak bunlar örf haline gelmiş demektir. Yaygın olduğu şekliyle Türklerin Ergenekon’dan çıkış günü olarak da bilinen ve Türk dünyasında “Sultan Nevruz" adı ile kutlanmaya devam eden ’‘Yılbaşı” bayramı da bu âdetlerden birisidir.
Doğu Türkistan’dan Balkanlar’a kadar Türk toplulukları tarafından binlerce yıldır kutlanan ve hâlâ kutlanmakta olan nevruza sahip çıkmak için, o bayramın mahiyetini bilmek, anlamak ve atadan oğula devam eden bu mirası tanımak gerekiyor.
Farsça bir kelime olan ve sözlük manası itibariyle “yenigün” anlamına gelen nevruz, eski Türklerde ve İranlılarda yılbaşı olarak kabul edilmiştir. Bugün güneşin koç burcuna girdiği gün olup, Miladî 21 Mart’a rastlamaktadır. Nevruz, bilinen en eski Türk takvimi olan ve halen geniş bir Türk kitlesinde izleri bulunan Oniki hayvanlı Türk Takvimi’nde görüldüğü üzere, Türklerde çok eskiden beri bilinmekte ve gece ile gündüzün eşit olduğu bugün bir bayram sevinci içinde yaşanmaktadır. Doğrudan doğruya nevruzla ilgili Türk efsanelerinden biri olan Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’nin doğuşu ve nevruzun başlangıcı “Divan-ı Lügati’t-Türk”de geniş bir şekilde yer almaktadır. Eserde bir Türk hükümdarının, takvimin de keşfini sağlayan bir olayı anlatılır.
Hükümdar her yıla bir isim vermek için bir başlangıç noktası belirlemek üzere sürek avına çıkar. Nehri geçen oniki hayvanın ismi her yıla ad olarak verilir. Bu da Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’nin ortaya çıkışını sağlar. Başlangıç, yani yılbaşı olarak da nevruz günü benimsenir. Oniki Hayvanlı Türk Takvi- mi’nden başka Türklerin kullandığı takvimlerden biri de Büyük Selçuklu Sultanı Melik- şah’ın tesbit ettirdiği "Celalî Takvimi"dir. Bu takvim Melikşah’ın ölümüne kadar devlet işlerinde kullanılmıştır. Güneş yılını esas alan Celali Takvimi, İlmî bakımdan yine güneş yılını temel alan Gregorian takviminden daha sağlam ve daha hassas olarak tanımlanmaktadır. Son zamana kadar Afganistan’da da kullanılan takvim, biraz önce de belirttiğimiz gibi güneşin Koç burcuna girdiği günü yılbaşı (nevruz) kabul eder. Selçuklulardan sonra Anadolu’da kurulan Türkmen beyliklerinde de nevruz, güneşin Koç burcuna girdiği gün olarak kabul edilmiştir.
Bununla birlikte konu ile ilgili olarak ortaya çıkan çalışmalara baktığımızda nevruzun, milattan önceki yıllarda özellikle belli bir coğrafyada yaşayan Sümerler, Akadlar gibi uygarlıklarda, Anadolu’da yaşamış ve bugün tarihe mal olmuş bir takım toplulukların tümünde bir bahar geleneği şeklinde yer aldığı görülür.
Eski Türk topluluklarında ilkbahar ve güz bayramlarının devletin resmi bayramı olduğuna dair çeşitli kaynaklar bulunmaktadır. Bu bayramlar içinde hiç şüphesiz kışın soğuğundan, zorluğundan kurtulup, baharın yeşilliği ve canlılığa geçişini simgeleyen bahar bayramları oldukça önemli yer tutar.
Denilebilir ki, tabiattaki değişiklikler tarih boyunca her milletin hayatında birer dönüm noktası olmuştur. Tüklerde de çok eskiden beri baharın gelişi, tabiatın canlanışı destanlarda, masallarda, şiir ve türkülerde anlatılırdı. Orta Asya’dan Balkan Türklerine kadar, "büyük çile, küçük çile, hızır nebi, saya bayramı, çiğdem eğlencesi, cemreler” gibi adlarla bilinen ve halen de kutlanmakta olan bahar bayramları vardır.
Türk topluluklarında oldukça yaygın olan nevruz, "Nevruz-ı Sultani", “Noruz", “Ergene- kon", “Çağan” veya Orta Asya Türk topluluklarında görüldüğü üzere “Sultan Nevrız" olarak bilinmekte ve bu adla kutlanmaktadır. Bu kutlamaların dayandığı rivayetlerin en önemlisi, bugünün bir kurtuluş günü olarak kabul edilmesidir. Bu bakımdan bugün “Er- genekon Bayramı" olarak da bilinmektedir.
Türk destanlarından Ebulgazi Bahadır- han’ın destanı da bugünün Ergenekon günü oluşu ile ilgilidir. Destandan anlaşıldığına göre Kök-Türklerle diğer kavimlerin savaşmaları sonucu, Kök-Türkler mağlup olur ve hepsi öldürülür. Yalnız Kök Türk hanı İl-Han’ın küçük oğlu ile yeğeni sağ olarak kurtulur. Düşmanın elinden eşleri ile birlikte Yurd’a kaçarlar ve orada hayvan sürüleri bulurlar. Hayvanlarla beraber, geldikleri yoldan başka bir yolu olmayan, bir atın güçlükle geçebildiği yerlerden giderek, Ergenekon adını verdikleri bir vadiye varırlar. Dörtyüz yıl yaşadıkları Ergenekon’a sığamaz hale geldiklerinde, bir zamanlar atalarının yaşadığı beldelere gitmek için aralarında karar alırlar ve etraflarını kuşatan dağları aşmanın çarelerini ararlar. Bir demircinin tavsiyesi ile demir madeni olan bir dağı odun ve kömürle kaplayarak ateşleyip, yetmiş körükle körüklerler. Demir dağ eriyerek, yüklü develerin geçeceği yol kadar yerler açılır. O günü, o ayı, o saati belleyip bayram sayarlar.
Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkan Türklerine kadar kutlanagelen nevruz, bu yönüyle dörtyüz yıl dört tarafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalan Türk’ün yaşama kavgasıdır. Bir bahar günü Ergenekon’dan asıl yurtlarına dönüşün, istiklali yeniden kazanışın bayramıdır. İşte 21 Mart, istiklalin kazanıldığı kurtuluş günü, Türkler’de bir geleneğin doğmasına sebep olmuş ve bu gelenek günümüze kadar da intikal etmiştir. İslamiyeti kabul etmiş olan ilk konar göçer Türk toplulukları toy, şölen, sürgün gibi âdetleri devam ettirmişlerdir. Özellikle yeni yılbaşı, yenigün gibi adlarla ifade olunan bahar bayramları ve âdetleri Türkler arasında büyük bir coşku ile kutlanagelmiştir.
Genel olarak ferdî, millî ve dinî olmak üzere üç ana gruba ayrılan bayramlar, ta geçmişten gelen ve insanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının perçinlendiği, dargınlıkların unutulduğu, millî birlik ve beraberliğin birarada yaşama arzusunun kuvvetlenirildiği mutlu günlerdir.
Ayrıca bayramlar her millette görülen ve toplumun her ferdi tarafından benimsenen ortak âdetlerdendir. Milli kültürümüzü yozlaştırmak, yok etmek, bu kültürü oluşturan unsurlar üzerinde şüphe yaratmak, milli kültür değerlerine başka sahipler aramak, bugün Türk Milleti’nin düşmanları için takip edilen en etkili metod durumundadır. Böy- lece nevruz bayramları gibi Türk Milleti’nin geçmişinde varolan ve halen de yaşanan âdetleri, gelenekleri, Türk kültürü bünyesinden koparmaya çalışmakta ve bu konuda ellerine geçen her fırsatı değerlendirmektedirler. Türk Milleti olarak yapmamız gereken, geçmişten günümüze, günümüzden de geleceğe aktarmamız lazım gelen ve bizi biz yapan, bizi millet yapan değerlere sahip çıkmaktır.

1- Zengin Bir Kültürümüz Olarak Osmanlı Arşivleri, M. Ali Beyhan.
2- Milli Kültür Dergisi, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz.
3- Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Prof. Dr. M. Abdulhalük Çay.