Makale

AKİF’İN HAYATI VE ŞİİRİ GENEL BİR DEĞERLENDİRME

AKİF’İN HAYATI VE ŞİİRİ
GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Rıfkı KAYMAZ

Hayatı, şiiri ve düşünceleri ile milletimiz için adeta bir sembol olan Mehmet Akif üç kıtaya muazzam ve muhteşem bir medeniyet kuran Osmanlı İmparatorluğu ’nun isyan ve kargaşalıklar içinde parçalandığı ve yaralar aldığı bir dönemde dünyaya gelir. Yıl 1873...
Manevi havası, medreseleri ve şairin ileride dördüncü Safahat’ına adını vereceği İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul diyebileceğimiz Fatih’te büyür, onun kendisine has iklimi içinde yetişir.
“Sekiz yaşında kadardım, babam gelir bu gece,
Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma, namazda uslu durun.
Meramınız yaramazlıksa işte ev, oturun.
Deyip alırdı benimle kardeşimi” mısrala- rıyla anlattığı çocukluğu, Osmanlı İmparator- luğu’nun sosyal bünyesinde derin yaraların açıldığı bir dönemdir.
Hafızlığını bir yılda tamamlar, Arapça ve Farsça öğrenir. İlk mektep, Rüştiye ve İda- di’den sonra Baytar Mektebi’ni birincilikle bitirir. Fransızca’yı öğrenir. Okuduğu branş şiirlerinde gördüğümüz realizmi kazandırır kendisine. Tabiata ve olaylara gerçekçi bir gözle bakar. Mesleği icabı Anadolu’yu dolaşır. Onu tam anlamıyla görür. Darü’l Hikmet-i İslâmi- ye’de üyelikte bulunur. Birinci TBMM’de Burdur Mebusu olarak görev yapar.
Mehmet Akif’i, bir müddet sonra, içinde bir meşale halinde yaktığı imanı ve ideali ile asıl mesleğinden çok, edebiyatla haşır neşir olduğunu görürüz. Birçok okulda edebiyat öğretmenliği görevlerinde bulunur.
Bu ara Meşrutiyet ilân olunur. Yurt dışında tahsil gören heyecan ve ileriyi düşünmekten çok, heyecanları ile hareket eden bir grup elinde devlet kademesinde bazı değişiklikler yapılır. Akif, bu yalnızca heyecan kokan dönemi mısralarıyla ne güzel anlatır:
“Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş.. doğru:
Vardı akimda o gün her kimi gördümse zoru.
Kimse farkında değil, anlaşılan yaptığının;
Kafalar tütsülü hülya ile, gözler kızgın.
Sanki zencirdekiler hep boşanıp zencirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!
Zurnalar şehrin ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak da dayanın yetmişine!
Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!
Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!
Kim ne söylerse, hemen el urup alkışlanacak...
- Yaşasın!
- Kim yaşasın?
- Ömrü olan.
- Şak şak şak!”
Memleket; tefrika, heyecan ve kargaşalıklar içinde. Akif, millî birliğin kurulması için feryat eder:
“Enbiya yurdu toprak şüheda burcu bu yer;
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!
Dışı baştan başa bin nesl-i kerimin yadı;
İçi boydan boya milyonla şehit ecsadı.
Böyle bir yurdu elinden çıkaran nesli sefil,
Yerin üstünde muhakkar, yerin altında rezil!
Hem vatan gitti mi yoktur size birbaşka vatan;
Çünkü miras yedi sail koğulur her kapıdan!
Göçebeyken koca bir devlete kurmuş bünyad;
Çerke halinde mi görsün sizi kalkıp ecdad?”
Meşrutiyet’in ilanı ile kurtuluş reçeteleri ortaya konur. Herkes kendi düşüncesinin bir doktrin olarak kabul edilmesini savunur.
Derken Cihan Savaşı... İstiklâl Savaşı... Akif, Anadolu’ya koşar. Şair vaiz olarak halkı mücadeleye çağırır. Balıkesir Zağnos Mehmet Paşa Camii’nde, Nasrullah Camii’nde; köy köy, bucak bucak okuduğu şiirler, verdiği vaazlarla Anadolu’yu kurtuluşa hazırlar. Kastamonu camilerinin birinde verdiği vaaz sırasında okuduğu şu mısralar şairimizin, Anadolu mücadelesini adeta özetler:
“Ne milletin şerefi için, ne kendi şanın için,
Fedayı can edeceksin, aduyu canın için.
Geber ki sen baba yurdun harim-i namusun,
Yabancı ökçeler altında çiğnenip dursun.”
Şair Yunan’ın işgali üzerine Osman ve Orhan Gazilerin türbelerine iğrenç ayakların değmesinin ruhunda açtığı yarayı Bülbül’le söyleşerek dinlenmeye çalışır:
“Eşin var, aşiyanm var, baharın var ki beklerdin,
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun bir semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda,
Bugün bir hanümansız serseriyim öz diyarımda.
Dolaşsın, sonra İslâm’ın haremgâhında namahrem,
Benim hakkım, sus ey bülbül senin hakkın değil matem.”
Anadolu’nun işgali karşısında Akif bedbin değildir. O ümitsizliğin İslâm inancında olmadığını biliyordu.
“O yeşil toprağın ey yüzler ağartan karesi
Şimdi binlerce şehidin kanayan makbe- resi.
Hani gök kubbenin altında görülmüş mü eşin,
Dağların bağ, hele vadilerin altın deresi...
Ey benim her taşı bir mabedi iman yurdum.
Seni er geç bana mutlak verecek Mabudum.”

ŞİİRLERİ
Akif’in şiirleri bin yıla yaklaşan bir devletin son demlerini gerçekçi bir gözle ortaya koyar. Safahat’ı, bu İmparatorluğun bir destanıdır adeta...
O, halk içine, onlardan bir parça olarak girer, onların dili, deyimi ve mantığı ile toplumu değerlendirir. Şiirleri bu yüzden hikayeleşir. O’nun şiirleri toplum ve İslâm değerlendirmesidir.
İslâm edebiyatının ortak vezni olan aruzu, Türkçe’ye en güzel bir biçimde uygular.
Safahat, bölüm bölüm içinde incelendiğinde onun bir milletin günlüğü olduğu görülür.
Şiirlerinde; camiler, kahveler, alıcılar, satıcılar, mahalle kahveleri, meyhaneler, rüşvet alan, rüşvet verenler, kumar ve bunların sosyal bünyede açtığı yaraları genel görüşü ile verir. Safahat’ın bölümleri genel bir tasnifle değerlendirilirse, şu sonuç ortaya çıkar:
Birinci Safahat, genel sosyolojik bir deneme,
İkinci Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, ileri sürülen fikirlerin tenkidi ve kurtuluş yolu İslâm’ın savunulması,
Üçüncü Safahat, Hakkın Sesleri, İslâm’ın gerçek yönünün anlatılması,
Dördüncü Safahat, Fatih Kürsüsünde, Aydın-halk incelenmesi, Beşinci Safahat, Hatıralar, karşılaştırmalı tarih –sosyolojik çizgiler,
Altıncı Safahat, Asım, tarihî ve destanî bir yapı,
Yedinci Safahat, Gölgeler, metafizik, tasavvuf....
Akif; şiirle düşünmeyi, değerlendirmeyi, edebiyatımıza sokan tek şairimizdir. O, Türk milletinin bir temsilcisi halinde, şiirle mısra mısra düşünmüş, ağlamış, feryat etmiş, mücadele vermiştir. İnanç mücadelesini vermiştir. Yabancılaşmaya karşı tek yolun İslâm’a sarılmak olduğunu savunmuştur.

İSTİKLÂL MARŞI
Milli İstiklâlimizin marşını yazmak için Maarif Vekâleti’nce bir yarışma açılmış ve kazanan şaire 500 lira mükâfat verileceği açıklanmıştı. Akif, verilecek ikramiye yüzünden yarışmaya katılmak istemiyordu. Arkadaşlarının büyük ısrarı üzerine marşı yazan Akif, 724 şair içinde birinci gelmişti. 12 Mart 1921 tarihli Meclis oturumunda Milli Marş olarak kabul edilen İstiklâl Marşı, Hamdullah Suphi Bey’in de söylediği gibi, “son mücadelemizin ruhunu terennüm” eden bir marş olarak sürekli alkışlar içinde ayakta kabul edilmişti.

MEHMET AKİF ERSOY (1873-1936)

Büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy 1873 yılında İstanbul’da doğdu. Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Tahir Efendi’nin oğludur. Fatih semtindeki Sarıgüzel mahallesinde dünyaya gelen Mehmet Akif, Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde ilköğretimini tamamlayıp, Fatih Rüştiyesi’ni ve Mekteb-i Mülkiye’nin lise kısmını bitirdi. Lise öğrenimi sırasında Fatih Camii’ndeki derslere devam ederek Arapça ve Farsça öğrendi. Mülkiye’nin yüksek kısmına geçtiği yıl babası ölüp evleri de yanınca yeni açılan Halkalı Baytar Mektabi’ne girdi ve bu okuldan birincilikle mezun oldu (1893). Tarım Bakanlığı’nda memurluk yaptı. Görevli olarak dört yıl kadar Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan’da bulundu. Baytar Mektebi’nde öğretmenlik de yapan Akif, i908’de arkadaşı Eşref Edib’le birlikte Sırat-ı Müstakim, Sebilü’r Reşad dergilerini çıkardı. Birinci Dünya Sava- şı’ndan önce Mısır ve Hicaz’a gitti (1913). Da- rü’l- Hikmeti’1-İslâmî başkâtipliğine atandı. Milli mücadeleyi desteklemek için Balıkesir’e giderek verdiği vaazlarla halkın direniş azmini artırmaya çalıştı. Ankara’ya gelişinden kısa bir süre sonra (Mayıs 1920) seçildiği Burdur Milletvekilliğini 1923’e kadar sürdürdü. Taceddin Dergâhı’na yerleşti. Bu sırada yazdığı şiir TBMM’nde üstüste bir kaç kez çoşkuyla okunarak İstiklâl Marşı olarak kabul edildi (21 Mart 1921). İstiklâl Marşı şairi olarak kendine verilmek istenen para armağanını maddî sıkıntı içinde olmasına rağmen kabul etmedi. Prens Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak Mısır’a gitti, Hilvan’a yerleşti. Kahire’deki Camiül Mısriye adlı Mısır Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğreticiliği yaptı. Hastalanınca yurdunda ölmek arzusu içinde İstanbul’a geldi, 27 aralık 1936’da ebedî aleme göç etti. Kabri, Edimekapı Şehitliği’ndedir.