Makale

BATI TRAKYA ANILARI

ANI

BATI TRAKYA ANILARI

Ahmet Durmuş
Çankırı Müftüsü

18.02.1993 tarihinden itibaren Ramazan dolayısıyla 35 gün süre ile yurtdışında görevlendirildiğimiz bildiriliyordu. Ama hangi ülkeye gideceğimiz konusunda bilgi yoktu. Anılan tarihte Ankara’ya Diyanet işleri Başkanlığı’na gittiğimizde, gideceğimiz ülkenin adını öğreniyorduk. Ülke Yunanistan, yer Batı Trakya idi. Hem sevindik, hem üzüldük. Sevindik, çünkü Müslüman Türk azınlığın olduğu yere, soydaşlarımızın yaşadığı memlekete gidiyorduk. Üzüldük, zira 1990-91-92 yıllarında bizim meslektaşlarımızı İpsala’dan içeri almamışlardı. Aynı akıbet başımıza gelebilir miydi, bizi de geri çevirebilirler miydi? Bu düşüncelerle hazırlıklarımızı yapıyorduk.
19 Şubat 1993 günü Diyanet İşleri Başkanlığı bizi bir otelde misafir etti. Zira sabah saat 06.30’da İstanbul’a uçacaktık. Otelde sabah namazını kıldık. 06.30 uçağı ile İstanbul’a uçtuk. Oradan da Atina’ya uçuyorduk. Ancak uçakta bir korku sardı. Bu korku uçak korkusu değildi. Acaba Yunan yetkilileri Atina havalimanından bizi geri çevirirler miydi? Bütün endişe bu idi. Atina Büyükelçiliğinden bir yetkili bizi karşılayacaktı. Ancak, ne karşılayacak kişi bizi tanıyordu, ne de biz onu tanıyorduk. Ama elinde çanta bulunan biri bizi bekliyordu. Perondan görmüş bizi, tanıdı. Biz de onu tanıdık, sanki kalpten kalbe yol gidiyordu. Polis kontrolünden takılmadan geçtik. Hava limanının dışında büyükelçilik arabası ile büyükelçiliğe gittik. Burada istirahate alındık. Tanışma faslı oldu. Bu esnada Çankırı Müftüsü olduğumu öğrenen bu kişi Çankırı’nın Şabanözü ilçesinden Kadir DÜZ-MEŞE ile tanıştık. Sözleşmeli personel olarak Atina Büyükelçiliğinde çalışıyordu. Büyükelçilik Müsteşarı Halil ÇEVİK beyefendi bizimle çok ilgilendi. "Karayolu biraz uzun, 10-12 saat sürüyor, belki yolda da polis durdurabilir, onun için sizi uçakla Kovala’ ya göndereceğiz." dedi. Buna sevindik. Gideceğimiz yere hem çabuk, hem de emniyetle gitmiş olacaktık. 19 Şubat günü tabiri caiz ise bütün günümüz gökyüzünde geçti. Kovala havaalanında Sabri ve Sedat hoca efendiler karşıladılar. Ancak bize pek yaklaşmadılar önce. Sonra kulağımıza eğilerek "Polis bizi takip ediyor" dediler. Şaşırdık. Nasıl AT ülkesi, nasıl Avrupa ülkesi, gölgeden korkuyorlar. Kovala’ ya iki araba ile gelmişlerdi. İkişer kişi bindik. Oradan Anti yani İskeçe’ye yarım saatte ulaştık. İskeçe’de Mehmet Emin AĞA coşku dolu bir muhabbetle karşıladı ve kucakladı bizleri. Mehmet Emin AĞA, Müslüman Türk’ün (azınlığın) seçtiği müftü. Müftülük işlerini kendi evinde yürütüyor. Çünkü Lozan Antlaşmasına göre Batı Trakya’da Müslüman Türk azınlık kendi müftüsünü kendileri seçmesi gerekiyordu. Ancak Yunan hükümeti bu anlaşmayı dinlemeyerek kendileri Mehmet Emin FİNİKOĞLU diye birini atamışlar, ve müftülük binasında bu zat oturuyor. Müslüman Türk azınlık Yunan hükümetinin atadığı kişiyi tanımıyor. Ama resmi müftü bu.. Ancak Müslüman Türk azınlığın Müftüsü Emin AĞA... Azınlığın yüzde doksandokuzu seçtiği Müftüye bağlı... Müftülük binası kendi evi, halkın işlerini kendi evinde yürütüyor. Müslüman Türk azınlık, akın akın Müftü Mehmet Emin AĞA’ nın evine geliyor, meselelerini, imam sorunlarını, görevlilerin maaşlarını orada hallediyorlar. Müftü Mehmet Emin AGA’ nın eşi ölmüş, böyle olunca da evi resmi daire gibi işliyor. Dolup taşıyor, insanlar kaynaşıyor, kucaklaşıyor. 19 Şubat gününün gecesi Müftü Mehmet Emin AGA’ nın evinde misafir kaldık. Sabah kahvaltısından sonra, Mehmet Emin AĞA ve dört müftü istişare ederek ben, Trabzon Müftüsü Raif KORKMAZ Gümülcine’de görev yapmak üzere karar kıldık. Gümülcine’de bulunan Müslüman Türk azınlık tarafından seçilen Müftü İbrahim ŞERİF in bizi almak üzere Gümülcine’den çıktığı haberi geldi. Biz artık İbrahim ŞERİFİ bekliyorduk. Öğle namazını müteakip ben ve arkadaşım İbrahim ŞERİF le birlikte Gümülcine yoluna düştük. Müftü İbrahim ŞERİF in teklifi bize, hocam iki yol gidiyor Gümülcine’ye, biri deniz kenarından yani sahil yolu. Sahil yolu boyunca bulunan münbit araziler, Türklerin göç etmesiyle Yunanlılara kalmış. Bunları Müftü İbrahim ŞERİF söylüyordu. Türkler’ e ait arazilerin üzerine, Yunanlılar kamulaştırarak oturmuşlar. Ama biz Rodop dağlarının eteğinin dibinden gitmeyi tercih ettik. Rodop dağları eteği boyunca sıralanmış Türk köyleri; hepsi de saf Türk ve saf Müslüman. Birtek Yunanlı yok. Hepsinde Camiler var; minareler gökyüzüne Kelime-i Şahadet’i söylüyor. Rodop dağları aynısını tekrarlıyor. Sanki denizi uzaktan seyrediyor. Seyri-de doyulmuyor.
Atalarımızın bu topraklarda 546 yıl hüküm sürüşünü hayretle temaşa ederek Gümülcine’ye vardık. Müftü İbrahim ŞERİF in ifadesine göre Gümülcine’ye bağlı 178 köyden 108 tanesi Müslüman Türk. Hem de halis muhlis. Yani içlerinde hiç Yunanlı bulunmuyor... Henüz akşam olmadığından Gümülcine’de bir şehir turu yaptık. Camiler ve minareler sebebiyle bir Müslüman Türk şehri. Çınarlar sanki Osmanlı tapusunu simgeliyordu. Çınar uzun ömürlü bir ağaç, yeşilinin ömrü sayılamadığı gibi kurusu da bir o kadar uzun ömürlü idi. Çınar
Türk’e özgü bir semboldü. Sanki bu çımadan daha sonra (Makedonya, Arnavutluk ve diğer Avrupa ülkelerinde görecektik) Gümülcine merkezinde 18 cami ayakta kalmış ve ibadete açık... Beş vakit ezan okunuyor. 20 Şubat aksamı Müftü İbrahim ŞERİF in evinde misafir olduk. Gümülcine’de bulunan Milletvekili Dr. Sadık AHMET, eski Milletvekili İsmail RODOPLU, Star TV. Muhabiri Fevzi TANPINAR eşi Milliyet Muhabiri Hülya TANPINAR, özellikle Gümülcine’nin lider kadrosu, hepsi de yüksek tahsilli ve hepsi de geniş kültürlü, ufku geniş olan bu insanlarla tanışma fırsatını bulduk. 21-22 Şubat günleri Gümülcine merkezini ve bazı köyleri gezip gördük, her karış toprağında Türk izleri vardı. Hep o havayı teneffüs ettik. Dr. Sadık AHMET ve Ahmet FAİK OĞLU ve dava arkadaşlarının mücadele anılarını dinledik. Videolardan bantlarını seyrettik. Çok duygulandık. Onlar ateş çemberinde Müslümanlığını ve Türklüğünü, Millî değerlerini, mukaddes kıymetlerini, hanımlar iffetlerini korumak için her türlü eza cefaya katlanmış, açlığa-susuzluğa dayanmış, dinlerine, dillerine, örflerine, törelerine sahip çıkmış ve korumuşlar. Ama biz... Biz bu cennet vatanda ne ile meşgulüz, hep onu düşündük, hep onu düşündük ve halimize acıdık. Gelin bu birliği bozmayalım. Bozmak isteyenlere fırsat vermeyelim.
23 Şubat günü İbrahim ŞERİF in evinde kalıyorduk. Ancak Yunanistan’a adım attığımız dakikadan itibaren polisin sıcak takibindeydik. Her nereye gittiysek polis peşimizdeydi. Doğrusu bunu çok yadırgadık. Yunan devletinin dört Müftüden korkması, hem de AT ülkesi ve bir Avrupa devletinin polisi peşimize takıp, camiye girince dahi peşimizde olması, gerçekten bizi son derece üzdü, hem de kınadık. Aynı gün Müftü İbrahim ŞERİF in evinden alarak iki polis bizi Emniyet Müdürlüğüne götürdüler. Emniyet Müdür Yardımcısı yarbay üniformalı bir adam, bizi yanında rum olduğunu tahmin ettiğimiz bozuk Türkçeli bir tercüman vasıtasıyla bizi sorgulamaya aldılar. Ne maksatla geldiğimizi, niçin geldiğimizi sordular. Biz de Batı Trakya’daki soydaşlarımızı görmeye geldiğimizi, onların nasıl teravih kıldığını, nasıl oruç tuttuğunu, nasıl iftar ve sahur yaptıklarını incelemek istediğimizi belirttik. Müdür Yardımcısı bu pasaportların görev pasaportu olduğunu, bizim turist olmadığımızı, Türk Devletinin bizi burada görevlendirdiğini anlattı.
"Sizin müftü olduğunuzu biz biliyoruz. Sizin bunu gizlemenize gerek yok" dedi. "Burada hocaya ihtiyaç yok. Eğer hocaya ihtiyaç olursa biz Suudi Arabistan’dan isteriz "dedi. Kaldı ki burada Türk yok Müslüman var. Bu çağdışı bir uygulamadır dedik ama demesine dinleyen kim. O bize başka şeyler söylemek istiyordu. Zira 1991 ve 1992 yılında gelen Müftüleri Yunanistan’a sokmadılar, Bizim buraya nasıl girdiğimize hala akıllan ermiyordu. Niye Atina’dan geldiniz, uzak yolu tercih ettiniz? İpsala 45 dakikalık bir yol iken 10 saatlik yolu tercih ettiniz gibi sorular sordular. Biz de seyahat hürriyeti var. Atina’dan gelmek istediğimizi söyledik. Ama o Emniyet Müdür Yardımcısının kafasında başka şeyler vardı. O başka şeyler söylemek istiyordu ve biz onu anlı-yorduk, anlamak istemiyorduk. O da bizi anlamak istemiyordu.
Biz haklıydık. Çünkü suçumuz yoktu. Suçumuz Müftü Sıfatıyla Yunanistan’a girmemizdi. Tabii en büyük suç Yunanistan’ın tayin ettiği müftüleri ziyaret etmememizdi. Hadise şu... Lozan antlaşmasından doğan haklara dayalı olarak, Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlık eğitim ve din işlerini kendileri kararlaştıracaklar ve Müftülerini Batı Trakya’daki azınlık tayin edecekti. Bu bir uluslararası sözleşme idi. Ancak Yunan kabadayılık yaparak önce Müftülerden başladı, uluslararası Lozan Antlaşmasını çiğneyerek 1988-1991 yıllarına kadar Batı Trakya’da Müftüleri oradaki müslüman Türk azınlık seçerken, son seçilmiş Müftüler rahmeti rahmana kavuşunca, Allah rahmet eylesin onlara... Yunan hükümeti dedi ki toprak benim, güç benim vatandaş benim, o halde bu toprakta bu ülkede benim dediğim olur dedi. Bir İskeçe’ye bir de Gümülcine’ye 200.000.- Drahmi maaşla iki Müftü tayin etti. Batı Trakya’da Müftü genel müdür seviyesinde. Aynı zamanda Kadı Miras hukukuyla ilgileniyor. Taksimatı bu Müftü yapıyor. Evlenme boşanma işlerini bu Müftü yapıyor. 546 yıllık Vakıf arazilerin her türlü tasarrufu Müftüye ait. O bakımdan Müftülük makamı önemli bir makamdır. Batı Trakya’da ancak Yunan hükümeti tarafından atanan bu müftüleri Müslüman Türk azınlık kabul etmedi, etmiyor, etmeyecekte. Nitekim Müslüman Türk azınlık kendi aralarında eskiden olduğu gibi teamül olarak kendi Müftülerini kendileri seçtiler. Bu adil seçim sonrası İskeçe’ye merhum Müftünün oğlu Mehmet Emin AĞA, Gümülcine’ye de çok kültürlü ve İstanbul İlahiyat Fakültesi mezunu İbrahim ŞERİF seçilmiş ve din işlerini bu iki Müftü yürütüyor. Resmi işleri-de Yunan hükümetinin atadığı Müftüler yürütüyor. Ne garip ki
Yunan hükümetinin atadığı Müftü camiye gelince cemaat camiyi terk ediyor. Yani başka bir anlamla Yunanistan’ın tayin ettiği Müftüyü camiye cemaat koymuyordu. Her ne kadar o Müftüler sakallı, sarıklı ve cübbeli olsalar da bütün imam tayin işlerini, va’z ve irşad işlerini halkın seçtikleri Müftüler organize ediyorlardı.
İşin can alıcı noktası Emniyet Müdürlüğünde Emniyet Müdür Yardımcısı neden bizim atadığımız, yani Yunan hükümetinin tayin ettiği Müftüye gidiyorsunuz. Eğer onu ziyaret ederseniz, sizleri yani biz Müftüleri otellerde misafir ederiz, sizlere araba tahsis ederiz, dilediğiniz kadar kalabilirsiniz diyordu. Oysa ki sizler bizim tanımadığımız gayrimeşru Müftü İbrahim ŞERIF te kalıyorsunuz ve onunla geziyorsunuz. Biz de dedik ki o bizim bileceğimiz şey. İstediğimizle konuşuruz, istediğimizle görüşürüz. Bu defa Müdür yardımcısı dedi ki yarın yani 24 Şubat günü saat 10.00’da Yunan sınırlarını terk edeceksiniz... Biz tabii çok üzüldük, ne ayrılacağız ne de ayrılmayacağız, muallakta bir ses bırakarak ayrıldık. Akşam Teravih namazına Bulduklu köyünde kıldık. Ne ilginç polis peşimize buraya da geldi. Uzaktan bizi hep takip ediyordu... 24 Şubat günü saat 10.00’da süremiz doluyordu. Saat 10.00’da biz Emniyete gitmedik, hem de Yunanistan’ı terk etmedik. Çünkü biz bu sözler üzerine Yunanistan’ı terk etseydik elbette 60 milyonluk Türkiye Cumhuriyetinin bir tepkisi olacaktı... Yunan milleti dönek bir millet olduğu için diyecekti ki belki biz onlara yani Müftülere gidin demedik. Ancak onlara burası kritik bir durum arzediyor, fazla dolaşmayın dedik, onlar da gitmiş diyeceklerdi...
24 Şubat saat 10.30’da iki polis geldi. Zaten Müftü İbrahim ŞERİF in evinin karşısında duruyordu polisler ve bizi araba ile Emniyete götürdüler. Bu defa Emniyet Müdürü Albay rütbeli bir adam. Yardımcısının sözlerini tekrarladı ve pasaportlarımızı aldılar. Emniyet Müdürü Albay rütbeli kişi saat 13.00’te Yunanistan’ı terk etmemizi istedi. Biz de bu sürenin çok kısa olduğunu söyledik. Süre uzun pazarlık sonucu saat 14.00’e kadar süre aldık. Dr. Sadık AHMET, İsmail RODOPLU, Gümülcine’nin diğer ileri gelenleri tekrar bir durum değerlendirmesi yaptık. Bilahare Gümülcine Başkonsolosu Sn. Hakan beyle görüştük. İstişare sonrası bizim kendiliğimizden, Emniyet yetkililerinin gidin burayı terkedin demesiyle gitmemiz, Yunan hükümeti kendisi müdahale etsin düşüncesiyle istişare sonunda karar hasıl oldu. Tekrar İsmail RODOPLU’nun yazıhanesinden Dr. Sadık AHMET beyin evine gittik, orada bir müddet misafir olduk. Bu arada Dr. Sadık AHMET ve eşi çok üzüldüler. Dr. Sadık AHMET ve eşi ısrar ettiler, evimiz müsait istediğiniz sürece evimizde kalabilirsiniz dediler. Ancak gündemde bir de kitap sorunu olduğu için, kitaplar bizden daha çok önemliydi... Çünkü kitaplar, Batı Trakya’daki neslin geleceği demekti. Biz ise geçici idik. Aslında biz Yunanistan’a girmekle verilmesi gereken mesajı zaten vermiştik. Çünkü daha önce Türkiye’den giden Müftüleri hiç sokmamışlardı... Biz hem Yunanistan’a girdik hem de dört gün kalmıştık. Henüz verilen süre de dolmuş saat 14.45’i gösteriyordu. Bizden hiç aynlmayan polisler geldiler İsmail RODOPLU’ nun yazahanesine. Emniyete götürmek üzere. Arabaya binmek üzere iken Star Muhabiri Fevzi TANPİNAR görüntülemek isteyince, polisler kızdılar. Biz bu kişileri tutuklamıyoruz ki görüntülüyorsunuz. Polis arabasına almaktan vazgeçip, bize dönüp bu kişileri Emniyete kendiniz getirin dediler, İsmail RODOPLU ve arkadaşlarına. Biz Emniyete vardığımızda saat 15.00’di... Emniyet salonunda bir kanepede oturmaya başladık. Polisler telaşlıydılar, belki bir yerden talimat bekliyorlardı... Beklenen talimat geldi... Talimata Dr. Sadık AHMET e tercüme ettirdik... Aynen şunlar yazılıydı... Adımız, soyadımız, adresimiz görevimiz ve görev yerimizi belirttikten sonra... Adı geçen bu kişiler 24 Şubat 1993 günü saat 15.15’ten itibaren tutuklu bulunuyorsunuz ve kamu düzeni (İçişleri) Bakanlığı tarafından istenmeyen kişiler olarak ilan edildiğimizi ve aynı gün Yunan sınırlarını terk etmemiz isteniyordu. Bu evrakları da imzalamamız isteniyordu. Trabzon Müftüsü bu kağıdı imzalarsak kalacak mıyız? Yok dedi. Emniyet yetkilileri, imzalamazsa yine kalamayacağımıza göre imzalamıyoruz dedi. Bunun üzerine Emniyet yetkilileri kendileri imzaladılar. Anlaşılan imtina ettiğimize dair dört Emniyet mensubu imzaladılar. Bizi hemen yurtdışı etmediler, sanıyorum gecenin karanlığını beklediler. Çünkü dışarıda Müslüman Türk azınlıktan bizim akıbetimizi bekleyenler vardı. Yerel saatle 17.51’de iftar oluyordu. Müftü İbrahim ŞERİF, İsmail RODOPLU ve arkadaşlarınca getirilen iftarlıkla anılan saatte iftarımızı açtık. Akşam namazını da pardesülerimizin üzerinde kıldık. Beklemeye başladık. Saatler 19.15’i gösterirken polisler gideceğimizi söylediler. İskeçe’deki arkadaşlarımızın durumunu sorduk, onların da şu anda yola çıkmakta olduklarını söylediler. Emniyetten öyle bir çıktık ki, girdiğimiz kapıdan değil de, böyle labirent gibi yerlerden geçerek çıktık. Bizi bir buçuk saatte İpsala’ya ulaştırdılar. Türk bayrağını görünce içimiz açıldı, gönlümüz ferahlandı, yüzümüz güldü. Rabbimize şükrettik. Kapıda gazeteciler, TRT Muhabirleri, İpsala Kaymakamı, Emniyet Amiri ve merakla beklenen diğer insanlar, tümü kızıyorlardı. Yunan hükümetine. Elden birşey gelmiyordu. Sadece sabır, sabır, sabır...
Türkiye’ye giriş işlemlerimiz tamamlanınca İpsala DSİ’de ayrılan misafirhanede bir gece kaldık. 25 Şubat sabahı bize tahsis edilen bir vasıta başında bir polis refakatinde İstanbul’a oradan da uçakla Ankara’ya geldik. Demokrasinin beşiği olduğu söylenen, ortak pazar ülkeleri ve Avrupa devleti Yunanistan’ın, Türkiye Cumhuriyetinden, Ramazan dolayısıyla Yunanistan’a giden dört müftünün başından geçen macera ve olayları ilavesiz ve eksiksiz nakletmeye çalıştım. Bir kere daha anladık ki dünya üzerinde biz Türk Milletinden daha hoşgörülü bir millete rastlayamazsınız. Dünyayı dolaşsanız da "Ne Mutlu Türküm Diyene"
***