Makale

TOPRAK VE İNSAN

TOPRAK VE İNSAN

Muammer YILMAZ

İnsanoğlunun madeni, öz mayası topraktır. Ondan gelip, tekrar ona döneceğimiz dost toprak her fırsatta bizleri ikaz etmekten de geri kalmaz: "Şimdi üstümde gerine gerine gezip, tozuyor; benden bir parça olduğunu unutup bana tepeden bakıyorsun. Ömür sermayen bir-gün tükenecek yine bana geleceksin. Tevazuyu hiçbir zaman elden bırakma; çünkü tevazu insanın süsüdür. Değerini ve değerimi bil; seni yaratanına karşı kulluk görevini iyi yap. Her iki cihanda da benim gibi sadık dost bulamazsın."
Bir kişiyi ötekine bağlayan arkadaşça sevgi duygusuna, bir başka tabirle arkadaşlığın ilerlemiş haline dostluk diyoruz. Öyle dostluklar vardır ki gelip geçicidir. Menfaat üzerine kurulanların hepsi böyledir. Gerçek dostluklar Allah’a giden yolda birleşen dostluklardır. Riya ve hasedin kol gezdiği dünyamızda gerçek dost bulmak o kadar zorlaşmıştır ki geriye her halimizle bizi kabul
edip, açıklığımızı, kokumuzu, kirimizi saklayan ikinci anamız topraktan başkası kalmamıştır. Nitekim gönül gözlü Koca Veysel ömrü boyunca dost dost diye kavrulmuş, en sonunda vefayı ve dostluğu toprakta bulmuştur.
Toprak vatan olunca kutsallaşır; milletin namusu olur. Toprağın vatanlaşması için de mukaddesatla, maneviyatla, tarihle, kan ve terle yoğrulmuş olması gerekir. Şairimiz bu gerçeği:
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır / Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" derken ne kadar da haklıdır.
Toprak sevgisi Türkün hasleti, varlığı, devlet olma felsefesidir. Mehmedim cepheden cepheye koşarken evini, barkını, çoluğunu ve çocuğunu, yavuklusunu, kıratını, gözüyaşlı Ayşesini, çoban çeşmesi gibi kaynayan, yayla pınarı gibi akan canlar canı anasını onun için bırakır. Bırakırken gözü arkada değil, daima ileridedir. Dönerse "Gazi", ölürse "Şehittir.
İnsan toprağa dikilmiş ağaç gibidir. Ağaç, nasıl hayat usaresini topraktan alırsa, insan da ruhî ve bedenî gıdasını vatan toprağından alır. İnsanla vatan arasında garip bir bağ vardır. İnsan bir günlüğüne de olsa toprağından uzak kalınca garip olur; hasreti içini bir kor gibi yakar. Onun gülü, ağacı, dağı-taşı ve sevdikleri burnunda tüter; gönlünü kanatır. Ya yıllarca yad ellerde vatan toprağının hasretiyle alev alev yanıp yaşayanlar; onlar da doğup, büyüdüğü toprağında can verip, tekrar dirilip, çimen ve çiçek olmak için can atarlar. Toprak da her canlı gibi insanından mahrum olunca o da acı çekip, harap olur.
Toprak anadır. Göğsünü her çeşit insana açar; bir tek damla kalana, kan gelene kadar emzirir. Öyle vefalıdır ki; döversin, söversin, kamını yararsın yine seni gül ile karşılar. Bir verirsin on alırsın. Böyle bir anayı sevmek, o sütü helal ettirmemek olur mu?
Sevgi kuru kuruya olmaz; her sevgi karşılık, dahası bedel ister. Sevgilerin en büyüğü ise vatan sevgisidir. Sevmek için görmek ve tanımak gerekir. Toprak altı ve üstü ile tanınır ve sevilir.
Toprak altında binlerce şehidi, evliyayı, Alpereni saklar. Onların fikir ve düşünceleri bizlere ışık olup, geleceğimizi aydınlatır. Başımız derde girdiği zamanda bu ruhlar ordusu imdadımıza yetişip, bizimle birlikte omuz omuza savaşırlar.
Bu cennet ülkeyi bize emanet eden, beden ve ruhlarıyla sırtında taşıyan mürşidlerimizi tanımaz, fikir ve düşüncelerini tatbike koymaz, miraslarını har vurup harman savurursak dar kalıpların ve sapık ideolojilerin adamı olur çıkarız. Maddî ve manevî fatihlerini tanımayan milletlerin mankurtlaşacakları ve başkalarının kolayca kölesi olacakları bir gerçektir.
Bir şehre güzellik ve hava veren sokakları, yüksek binaları, meydanları, eğlence yerleri değildir. Ecdadın ince zevkini, faziletini alın teri ile yoğurup ona ruhunu ve karakterini de verdiği nişanlarıdır. Bu nişanların bir tek taşına zarar vermek toprağın üstünü tanımamak bir yana, ecdadın ruhunu da kanatmak demektir.
Toprak dağı-taşı, kurdu-kuşu ve en önemlisi de üstündeki ecdad nişanlan ile tanınır ve sevilir.
Bunların bir başka hikâyesi, bir başka destanı vardır Her hikâye ve destanda kendimizden bir parça buluruz.
Dağ, yayla ve ovalarının ılgıt ılgıt esen veliyle ciğerlerini şişirmeyen, çiğdem kazıp, kardelen çiçekli karını, altın şansı başağının friğini yemeyen, bir ipek seccadeymiş gibi üzerinde namaza durmanın huzurunu, bozbulanık ırmaklarında çimip, balık tutmanın mutluluğunu tanımayan insan toprağının dolayısıyla da vatanının da garibidir.
Tarla tarla çıplak ayakla koşmayan; kerpiç damlı evinin tandırında pişen ve buram buram kokan bazlamanın tadını tatmayan, kır çiçeklerinin kokusu altında harmanda yatmayan, yağmur duasında bulunup, gözyaşlarını ekmeğine katık etmeyen insan Anadolu gerçeğini, dolayısıyla toprağının değerini anlayamaz. Bu değersizlik maazallah kendini inkara kadar götürür. Böylelerin kılıklan da, dilleri de, türküleri de bize benzemez. "Yüreklerinde ne nakış, ne desen, ne de acı vardır."
İstikbalimizin "Altın Nesli"ni yetiştirmek istiyorsak kan ve irfanla yoğurduğumuz toprağımızı iyi tanımak, tanıtmak ve sevdirmek zorundayız.
Toprağı tanıyıp sevmek için illâ bir köy ve dağ başında yaşamak gerekmez. Gelmeyene gidilir.
Bir nehrin, gölün, tarihi eserin yerini harita üzerinde göstermek veya ona ait bilgileri kitaplardan okumak başka, yerinde görüp onun üzerinde düşünmek başkadır.
İnsanımızın büyük bir kısmı bilhassa gençlik ne yazık ki toprağını tam tanımadan büyümekte ve o şekilde hayata atılmaktadırlar. Dahası her gün önünden ve yanından geçtiğimiz nice ecdad nişanlarımızın çoğu zaman farkında bile değiliz; onlara bir yabancının baktığı gözle bakmadığımız gibi, baksak bile o haşmeti, inceliği, atalarımızın ince zevkini çoğu zaman göremiyor ve üzerinde düşünemiyoruz.
Büyük göç ve sağlıksız şehirleşme de insanımızı ister-istemez insafsızca öğütüyor. Beton yığınları arasında nice güzellikleri ve değerleri görüp tanımadan yaşıyoruz, Bütün değerler; saygı, sevgi, komşuluk, sıcak dostluklar sanki bu beton yığınlarına gömülmüştür. Maddî kirlenme manevî kirlenmeye kapı açıyor, "Göğe çıkayım derken, boşluğa inen" insanlar; hele büyük şehirlerde bazen bir kır çiçeğine, bir söğüt dalına, ağaçlarda raks eden kuş sesine hasret doğup, büyüyüp, sonra da ölüyorlar.
Şairler sultanı Necip Fazıl, buralarda sıkılan insanlara tercüman olmak istercesine onları dağlara şarkı söylemeye çağırıyor:
"Uzasan göğe ersen / Cücesin şehirde sen / Bir dev olmak istersen / Dağlarda şarkı söyle"
***