Makale

Batı medyasında Müslüman algısı

Batı medyasında Müslüman algısı

Yrd. Doç. Dr. Nihat Uzun
KTÜ İlahiyat Fak.

Batılıların kesin olarak inandıkları bir ilkeleri vardır: Bilgi güçtür. Bu doğrudur, fakat bilgiyi sorumlu bir biçimde kontrol edebilme ahlakı/kabiliyeti esasen daha büyük bir güçtür. Bilgiyi ellerinde bulunduranlar, bilgiyi yayanlar ve çoğaltanlar bu ahlaka/kabiliyete sahip olamadıkları sürece gücün sorumluluğunu da gerektiği gibi yerine getiremeyeceklerdir. Sürekli olarak bilgi, resim, imaj ve mesaj bombardımanına tutulduğumuz bu çağda, elinde gücü bulunduran unsur olarak medya karşımıza çıkmaktadır. Peki, medya sorumluluğunun bilincinde midir?
Bir İngiliz gazetesinin editörüne 2004 yılında yöneltilen, ‘Neden Müslüman dünyasını, terörle bağlantılı gösteren haberler yapıyorsunuz?’ şeklindeki soruya, ‘Gazetecilik ticari bir kuruluş. Her gün sayfalarımın yarısını bana reklam verenlere satıyorum, diğer yarısını da bu reklamları satmak için haberlerle doldurmam gerekiyor. Şu anda üç şey satışlarımı artırıyor. David Beckham, Irak Savaşı ve İslami terör...’ diye cevap verir.
Bilinen bir gerçektir ki Batı’da, İslamofobinin yaygınlaşmasında başat rolü medya oynamaktadır. Günümüzde birçok araştırmanın gözler önüne serdiği bu gerçeğin farkına varabilmek için esasında akademik ve bilimsel çalışmalar, anketler yapmaya gerek yoktur. Belli bir süre Batı medyasını (yazılı ve görsel medya) takip etmek, bu konuda bir fikir elde etmek için yeterlidir. Yine de bilimsel araştırmalar daha kesin sonuç verir. Mesela Jena Üniversitesi’nin yaptırdığı bir araştırmaya göre Almanya’da medya İslamofobiyi körüklüyor. Alman televizyon kanallarının hazırladığı terör haberleri halkın İslam ve Müslüman korkusunu artırıyor. Almanya’daki sivil toplum kuruluşları ve göçmen politikacılar da Alman toplumundaki İslamofobiye yüzde 80 oranında medyanın yol açtığını belirterek bunun birliği tehdit ettiğini, dışlama ve ayrımcılıklara yol açarak uyumu engellediğini vurguluyor. Diğer yandan Almanya Müslümanları da mesela Der Spiegel gibi seviyeli olduğu düşünülen yayın organlarının bile İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda ciddi hatalar yaptığından yakınıyorlar.
Başka bir araştırmaya göre İsveç medyasının, toplumda farklı, tehlikeli ve fanatik Müslüman algısı oluşturmada başat rol oynadığı; televizyon haberlerindeki “olumsuz/tehlikeli İslam” haberleri ile İsveçlilerin Müslümanlara karşı sergiledikleri tavır arasında dikkat çekici bağlantılar olduğu belirtiliyor.
Hollandalı araştırmacı yazar Frans Verhagen kendi ülkesinin medyasının seviyesinin çok düşük olduğunu ve İslam söz konusu olduğunda popülist davrandıklarını söylüyor. Verhagen’a göre medya Müslümanlara dair pozitif haberi haberden saymıyor ve sürekli bilinçli bir şekilde negatif haber peşinde koşuyor. Ona göre medya bunu bilinçli ve reyting amaçlı yapıyor. İslam hakkında yazılanların özellikle dayanaksız ve argümansız olduğunu belirten yazar, burada asıl görevin insanların kendisine düştüğünü düşünüyor. Çünkü insanların ilgi gösterdiklerinin üzerine giden medya meseleleri şişirip abartırken, bu abartmalara yine insanların kendilerinin kanmaları durumu gittikçe büyüyen bir gündem hâlini alıyor ve önü alınamaz bir duruma gelebiliyor.
Coğrafi olarak doğuda görünse de kültürel kodları bakımından Batılı olan Avustralya medyasının İslam ve Müslümanları ele alış biçimini inceleyen bir çalışma bağlamında kendilerine mikrofon uzatılan Müslümanlar, medyanın sürekli tek yanlı haberler yaptığından, iyi Müslümanlardan hiç bahsetmediğinden ve bütün Müslümanların kötü ve tek-tip olarak algılanması için çabaladığından şikâyet etmekteler.
Medya, en iyimser ifadeyle, Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlara haksızlık etmektedir. Nitekim 11 Eylül olaylarından önce İngiliz basınının Müslümanlara yer verme şekillerini inceleyen çalışmalara göre, Müslümanların görüşleri basında çok az yer bulabilmiş ve Müslümanlarla ilgili meselelerde genelde onlar olumsuz bir biçimde ve sorunun kaynağı olarak tasvir edilmişlerdir.
Ne var ki Batı’nın bu algısı 11 Eylül hadiselerinden sonrası için de artarak devam eden bir durumdur. 11 Eylül olayları birçok kişi tarafından İslam-Batı ilişkileri açısından bir dönüm noktası olarak görülmektedir. Esasen bu bir dönüm noktası değil, var olan bir sürecin (İslam düşmanlığı, Doğu’nun kaynaklarını ele geçirme, Haçlı Seferleri’ni devam ettirme, sömürgeciliği hızlandırıp kalıcı kılma, silah ticaretini geliştirme, savaşı Batı’nın sınırları dışında devam ettirme vs.) geliştirilip daha da ileri götürülmesidir. Bunun en belirgin tezahürlerini 11 Eylül olaylarının hemen akabinde İngiliz gazetelerinde yer alan Müslümanlarla ilgili haberlerde görmek mümkündür. Bu dönemde Müslümanlarla ilgili haberlerde olağanüstü bir artış söz konusudur. Normal gazetelerde yüzde 300 olan bu artış, tabloid gazetelerde yüzde 658 olarak kaydedilmiştir. Bu haberlerde genelde herhangi bir hassasiyet gösterilmeksizin ve ciddi bir ayrıma tabi tutulmaksızın Müslümanlarla ilgili negatif bir habercilik anlayışı benimsenmiş ve İslam ve Müslümanlar hakkında yanlış bilinen ve anlaşılan şeyler devamlı gündemde tutulmuştur. Aynı negatif habercilik anlayışına, bazı Müslüman ülkelerdeki küçük ve marjinal grupların Batı televizyonlarında o ülkelerin genel halk profili olarak gösterilmesi yahut Üsame Bin Ladin’in, Müslümanların temsilcisi olarak sunulup sürekli bir reaksiyon malzemesi olarak kullanılmasını da örnek olarak gösterebiliriz.
Diğer yandan, mesela İngiliz yazılı basınında şu türden olumsuz bulgulara da rastlanmıştır: Haber ve yorumlardaki baskın görüş, Batı ile İslam arasında ortak bir zeminin olmadığı ve çatışmanın neredeyse kaçınılmaz olduğu yönündedir. İngiltere’deki Müslümanlar, İngiliz gelenek ve göreneklerine, değerlerine ve yaşam tarzına bir tehdit olarak tasvir edilmektedir. Alternatif dünya görüşleri, anlayışlar ve fikirler hiç dile getirilmemekte yahut dinlenilmemektedir. Gerçekler sıklıkla çarpıtılmakta, abartılmakta veya aşırı basitleştirilmektedir. Kullanılan dilin tonu genelde duygusal, ılımlılıktan uzak, vaveylacı veya tacizkârdır. Medya haberleri genelde Müslüman olmayanları provoke edici, güvensizlik, şüphe ve endişe duygularını artırıcı karakterdedir. Aynı şekilde Müslümanların da güvensizlik duygularını, savunmasızlıklarını ve yabancılaşmalarını provoke etmektedir. Medya, Müslüman olmayanların Müslümanlara karşı işledikleri nefret suçları yahut kanunsuz ayrımcılık gibi davranışlarının azaltılmasına yardımcı olmuyor görünmektedir. Bu hâliyle medya, Hükümet’in toplum birliği/uyumuna yönelik siyaset ve programlarının başarıya ulaşmasının önündeki en temel engeldir. Medya, Müslümanlarla gayrimüslimler arasında, İngiltere’yi çok kültürlü, çok inançlı bir demokrasi olarak geliştirecek birlikte yaşama yolları hususunda, bilgiye dayalı tartışma ve müzakerelerin yapılmasına pek katkı sağlamamaktadır.
Yukarıdaki tespitler şüphesiz örneklerden bağımsız indî değerlendirmeler değildir. Hem 11 Eylül’den önce hem de sonra bunların örneklerine rastlamak sıradan şeylerdir. Mesela Today isimli İngiliz gazetesi, Oklahoma City’deki Amerikan Federal binasının bir beyaz Amerikalı Hristiyan tarafından bombalanmasının ardından, “İslam Adına” (In the Name of Islam) şeklinde başlık atmıştı. Habere eşlik eden resimde ise bir itfaiyeci yanmış bir bebek cesedini taşıyordu. Açıktır ki bu resmi, atılan bu başlıkla birleştiren sıradan bir İngiliz’in “hayır, bütün bunlar bir manipülasyondur” demesi gayet zordur. Yine bir İngiliz gazetesi The Daily Express Ağustos 2006’da “İngiltere İslam’la Savaşta” şeklinde başlık atmıştı.
Danimarka’da yayımlanan Jyllands-Posten gazetesi 30 Eylül 2005’te, tüm dünya Müslümanlarının şiddetli tepkisini çeken bir karikatür krizine imza attı. İşin ilginç tarafı Danimarkalı siyasetçiler bu duruma duyarsız kaldılar. Hatta Başbakan Rasmussen, aralarında Türk büyükelçisinin de bulunduğu 11 İslam ülkesi büyükelçisinin konuyla ilgili görüşme talebini ‘ülkesinde basın özgürlüğü olduğu’ gerekçesiyle reddetti. Karikatür kriziyle ilgili bir başka ilginç iddia da şu oldu: Bahsi geçen karikatürleri yayımlayan Danimarkalı gazeteye aslında daha önce de Hz. İsa’nın yeniden dünyaya gelişiyle dalga geçen karikatürlerin yayımlanmasına dair bir teklif gelmişti. Fakat gazete bu teklifi “Hristiyanlar arasında infiale sebep olur” gerekçesiyle geri çevirmişti.
Batı medyasında İslamofobi konusunda bu gün de değişen bir şeyin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Zira başörtüsüne karşı yasakçı tavrıyla öne çıkan Fransa’da da yakın zamanda benzer bir karikatür krizi baş göstermiş durumda. Ülkede haftalık yayımlanan, Charlie Hebdo adlı bir mizah dergisi, 19 Eylül Çarşamba günü Hz. Peygamber’e hakaret içeren karikatürler yayımladı. ABD’de çekilen ve Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara hakaretlerle dolu “Müslümanların Masumiyeti” isimli filmin gündeme gelmesinden iki hafta sonra meydana gelen bu hadise Fransız medyasından yayılan olumsuz İslam/Müslüman imajının zirve yapmış hâli olarak görülebilir.
Diğer yandan geçtiğimiz aylarda İngiltere Başbakanı David Cameron’a sunulan “Irk ve Reform: İngiliz Medyasında İslam ve Müslümanlar” (Race and Reform: Islam and Muslims in the British Media) başlıklı raporda İngiliz medyasında İslam ve Müslümanlarla ilgili olarak ciddi ve sistemli bir ırkçı ve İslamofobik yaklaşımın sergilendiği, Müslümanlardan olumlu bir şekilde bahseden haberlerin, bahsi geçen ırkçı yaklaşımın yanında çok sönük kaldığı bildirilmektedir.
Şurası bir gerçek ki Batı ülkelerinde İslamofobi doğrudan ya da dolaylı olarak, çeşitli şekillerde kendisini göstermeye devam etmektedir. Müslümanlar, hizmet alımında, iş bulma hususunda, medyada Müslümanların ve İslam’ın olumsuz şekilde sunulmasında, taciz ve şiddette ayrımcılığı yaşamakta ve tecrübe etmektedirler. Bu ülkede gerçekleşen saldırılar genelde fiziksel ve sözel sataşmalar, mülke zarar verilmesi, camilere saldırılar, mezarlıkların tahribi ve internet ve e-posta yoluyla İslamofobik muhtevaya sahip mesajlar gönderilmesi şeklindedir. Başörtüsü takan bazı Müslüman kadınlar taciz ve ayrımcılığın hedefindedirler. Hatta bazı olaylarda, İslamofobik davranış içinde bulunan şahıslar, dış görünüşü itibarıyla Müslümana benzettikleri kimseleri –Müslüman olmadıkları hâlde- saldırılarının hedefi yapmışlar ve bu sebeple bir çeşit türban takan Sihler kimi zaman Müslüman zannedilip saldırıya uğramıştır.
Netice olarak şunları söyleyebiliriz: Batı’daki İslamofobinin artışında medyanın genelinin sorumsuz ve kasıtlı davranmasının etkisi, onun gücüyle orantılı olarak, büyüktür. Özellikle İngilizce’nin yaygınlığı göz önüne alındığında İngiliz medyasının tavrının etkilerinin sadece İngiltere ve İngilizce konuşan ülkelerle sınırlı kalmayıp bütün dünyada hissedildiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu süreçte sorumlu davranan, medeniyetler çatışmasından ziyade ittifakını destekleyen, çirkin bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışan, Müslümanlara uzun zamandır haksızlık yapıldığını dillendiren kimi gazetecilerin ve medya organlarının sesi maalesef ana akımın yanında sönük kalmaktadır.