Makale

İslamofobinin tarihsel ve güncel görünümleri

İslamofobinin tarihsel ve güncel görünümleri

Doç. Dr. Kadir Canatan
Balıkesir Üniv.

Batı dünyasında İslam karşıtlığı yeni bir fenomen değildir. Ortaçağda Hristiyanlık ve Kilise, İslam’ın son din olarak ortaya çıkışını anlamakta zorlanmış, Hz. Muhammed’i ve onun getirdiği dini “sahte” ilan etmiştir.
Ünlü İslambilimci Montgomary Watt, Ortaçağın İslam algısını oluşturan belli başlı unsurları şöyle sıralamaktadır:
1) İslam, dini, batıl bir din olup hakikatin zıddıdır;
2) İslam, şiddet ve kılıç dinidir;
3) İslam şehvet ve nefse düşkünlüğü öğretiyor;
4) Muhammed, İsa’nın muhalifidir.
Eğer Batı dünyasındaki İslam imajı ve İslam karşıtı söylemler incelenirse, bu dört unsurun sürekli olarak tekrarlandığı ve kamuoyuna aktarıldığı görülecektir. Sözgelimi son günlerde Amerika’da yapılan ve internet dünyasına fragmanları yansıyan “Müslümanların Masumiyeti” adlı film, özellikle iki temayı ısrarlı bir şekilde gündeme getirmektedir. Bunlardan biri, Hz. Muhammed’in nefsine düşkünlüğü iddiası ve birden fazla kadınla evlenmiş olmasıdır. Bunun sebebi, Ortaçağda Hristiyanlığın cinselliği “zorunlu” bir günah olarak algılamış olması ve iffetli yaşamın sembolü olarak “ruhbanlığı” öne çıkarmasıdır. Hristiyanlık Müslümanların evlilikteki cinselliğe karşı olumlu tutumlarını bir nevi nefse düşkünlük ve ahlaki düşüklük olarak yorumlamıştır.
İkinci olarak film, Hz. Muhammed’in savaşlarını ve İslam’ın cihat anlayışını çarpıtarak İslam’ı şiddeti yücelten ve kılıçla dünyaya hâkim olmuş (ve de olmak isteyen) bir din olarak tanıtmaktadır. Bu nokta da Hristiyanlık açısından çarpıtılan ve istismar edilen bir meseledir. Aslında, yine Watt’ın ifadelendirdiği üzere bu bir projeksiyondur; yani Hristiyanlık, Ortaçağ boyunca bizzat savaş ve şiddeti yücelten bir din olarak, bu özelliğini İslam ve Müslümanlara yansıtmıştır. Hristiyanlar kendi dinlerini “sevgi” dini, İslamı ise “nefret” dini ilan etmişlerdir. Fakat kendileriyle çelişkiye düştükleri ve izah etmekte zorlandıkları bir mesele vardır. Kilise, Ortaçağ boyunca savaş ve şiddet dini olarak hüküm sürmüştür. Teoride sevgi dini olarak lanse edilen Hristiyanlığın hem Ortaçağda hem de Reformlardan sonra başlayan din savaşlarında acımasızca karşıtlarını ezmiş olması kolay izah edilemediğinden, bu noktada psikolojik bir mekanizma olarak yansıtmayı devreye sokmuşlardır. Yani kendilerine ait bir özelliği, başka bir dine yansıtarak bu sorundan kaçınmaya çalışmışlardır. Bu, hem bir hedef saptırma hem de kendi kendini aldatmadır.
Çağdaş dünyada İslamofo-bi neyin ürünüdür?
Bu noktada İslamofobi ile anti-İslamizm arasında bir ayrım yapmak yerinde olacaktır. Her ne kadar literatürde İslamofobi ile anti-İslamizm kavramları eş anlamlı olarak ve birbirinin yerine kullanılıyorsa da biz bu iki kavramın tekabül ettiği olgular alanının birbirinden ayrılması ve dolayısıyla farklı anlamlarda kullanılmasını teklif ediyoruz. İslamofobi, daha sosyolojik bir kavram olarak Batılı toplumların İslam karşısındaki korku, nefret, kınama, küçümseme gibi tutumlarını dile getirmektedir. Bu duyguların temelinde aile, sosyal çevre, eğitim ve medya gibi kurumlar aracılığıyla aktarılan ve yeniden üretilen tarihsel ve kültürel önyargılar yatmaktadır. Bu durumda İslamofobinin iki boyutunu birbirinden ayırt etmek mümkündür: Tutum, kanaat ve davranışlarda görünür hâle gelen “güncel” boyutu (ki bu güncel İslamofobi olarak adlandırılabilir) ve bu görünür olguları besleyen tarihsel ve kültürel kaynaklar yönü (bu boyut önyargılar ve basmakalıp yargılar olarak adlandırılabilir).
İslamofobi kavramı, sosyolojik bir mahiyet arz ederken anti-İslamizm kavramı daha ideolojik ve politik bir tutuma işaret etmektedir. Nitekim İslamizm kavramının sonundaki “izm” takısı bir ideoloji ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Aydınların ve siyasetçilerin İslam’a ilişkin açıklamaları bir içerik analizine tabi tutulduğunda bu ideolojinin en az üç varsayıma ya da önermeye dayandığını söyleyebiliriz.
1. Söz konusu gruplara göre İslam “farklı” ve “başka” bir dindir (Farklılık tezi).
2. İslami değerler, Batılı değerler karşısında “aşağı” ve “geri” konumdadır (Eşdeğersizlik tezi).
3. Eğer İslam “aşağı” ve “geri” bir din (kültür) ise o hâlde “ileri” ve “üstün” olan Batı ile bağdaşması mümkün değildir. Bu iki medeniyet arasında ancak bir çatışma olabilir (Çatışma tezi).
İslamofobi ile anti-İslamizm arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir? Hangisi hangisini doğurmaktadır ya da biri diğerini nasıl etkilemektedir? Bu soruya cevap verebilmek için son kırk yıla yakın zaman dilimine kronolojik bir açıdan yaklaşmak gerekiyor.
Avrupa’daki “yeni” İslamofobinin tarihi sıkı sıkıya göç tarihiyle bağlantılıdır. Yetmişli yılların başında göçün resmen durdurulmasından sonra devam eden (kaçak işgücü ve aile birleşimi) göçe karşı sadece aşırı sağ ve ırkçı çevreler tarafından cılız bir direniş söz konusudur. İlk düşmanlıklar bu çevreden gelmiştir.
Her ne kadar anti-İslamizm ve İslamofobi seksenli yılların başından itibaren kendini ifade etmeye başlamışsa da İslam’ın genel anlamda bir “(dış) düşman” olarak tarif edilmesi Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Komünist Blok’un çözülmesinden sonra açık ve görünür bir hâle gelmiştir. Dolayısıyla 1989 yılı Müslümanlar ile Batı arasındaki ilişkilerde kırılmanın yaşandığı ikinci bir tarih kesitidir.
Bu kırılmayı ideolojik olarak temellendiren ve olası bir medeniyetler kavgasından bahseden ilk kişi Amerikalı Profesör Samuel P. Huntington, 1993 yılının yaz aylarında prestiji yüksek uluslararası bir dergide (Foreign Affairs) oldukça tartışmalı "Clash of Civilizations" (Medeniyetler Kavgası) adlı makalesini yayınlamıştır. Özünde ırkçı olan bu makalede İslam ve Budist dünya (özellikle Çin) Hristiyan Batı dünyasının yeni düşmanları olarak ilan edilmiştir. Bu fikir, eski NATO genel sekreteri Willy Claes’in 1995 yılında bir Alman gazetesinde (Süddeutsche Zeitung) açıkladığı üzere, NATO tarafından benimsenmiş ve onun “İslam Fundamentalizmi Avrupa için en büyük tehdittir” açıklaması tartışmalara vesile olmuştur.
11 Eylül (2001), Batı dünyasında İslamofobi ve anti-İslamizmin ayrı bir kırılma noktasını ve belki de zirve noktasını oluşturmaktadır. Bu tarihe kadar yapılan anti-İslamist beyanlar ve İslam’a karşı ilan edilen soğuk savaş, her şeye rağmen halk arasında fazla yankı bulmamıştı. Sözde İslam adına ikiz kulelere karşı yapılan saldırılar, Batı’da anti-İslamistlere büyük bir fırsat yaratmış ve halkı ikna etme gücünü de artırmıştır. Bu anlamda, birçok kişinin söylediği gibi ikiz kulelere saldırı yapanlar, aslında İslam’a karşı da bir haçlı savaşının startını vermişlerdir. Bu olaydan sonra birçok siyasetçi, halkı teskin etmek ve soğukkanlı olmaya çağırmak yerine yangına körükle gitmeyi tercih etmiştir.
Sonuçları itibarıyla baktığımızda 11 Eylül sonrası diğer dönemlerle kıyaslanamaz. İlk olarak Batı dünyasında yaşayan Müslümanlara karşı fiziksel ve sözel saldırılarda ciddi bir artış olmuştur. İkinci olarak İslam’ın imajı, yine önceki dönemlere göre kıyaslanamaz ölçüde kötüleşmiştir. Birçok araştırmada gösterildiği gibi “İslam” ile “şiddet” ve “terör” olguları özdeşleştirilmiştir. Üçüncü olarak daha önceki dönemlerden bir konjonktür olarak bahsedilirken, 11 Eylül sonrası için daha yapısal bir durum olduğu vurgulanmaktadır. 11 Eylül’ün üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen hâlâ anti-İslamist eylemler ve beyanlar devam etmektedir.
Özetlersek, son kırk yılda meydana gelen gelişmeler, Batı dünyasındaki İslamofobi’nin anti-İslamizmin ürünü olduğunu göstermektedir. Batı dünyasında siyasal seçkinler, aydınlar, medya ve istihbarat örgütleri anti-İslamist söylem ve politikalarından vazgeçmedikleri müddetçe Batı kamuoyunda Müslümanlara yönelik korku ve nefret duyguları (yani İslamofobi) varlığını sürdürecektir.