Makale

Müslümanların İslamofobi ile imtihanı

Müslümanların İslamofobi ile imtihanı

Prof. Dr. M. Ali Kirman
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniv. İlahiyat Fak.

İslamofobi dünya literatüründe yeni ve küresel bir olguyu ve sorunu niteleyen yeni bir kavramdır. Yeni olmakla birlikte kısa zamanda Batı aydınları ve medyasının “tutkusu” olmuş ve Hristiyan Batı dünyasında oldukça popülarite kazanmıştır. Bir diğer ifadeyle, son yıllarda tüm dünyada bir İslam korkusu, hatta İslam karşıtlığı ve düşmanlığından oluşan bir “İslamofobi” gerçeğinden söz edilmektedir. İslamofobi’den söz edilirken daha çok ‘önyargı’ (prejudice), ‘ayrımcılık’ (discrimination), ‘dışlanma’ (exclusion), ‘şiddet’ (violence), ‘ırkçılık’ (racism), ‘yabancı düşmanlığı’ (xenophobia), ‘Yahudi düşmanlığı’ (anti-semitism) ve ‘İslam düşmanlığı’ (anti-İslamism) gibi kavramlar kaçınılmaz olarak gündeme gelmektedir.
Son yıllarda tüm dünyada yaygınlaşarak küresel bir olgu hâline gelen İslam ve Müslümanlar aleyhine sergilenen hakaret ve tahrik içerikli tutum ve davranışlar büyük bir kriz dalgası oluşturmuş gözükmektedir. İslamofobi olarak adlandırılan bu durum, her ne kadar kökenleri çok önceye uzansa da 11 Eylül 2001 sonrası gerek Amerika Birleşik Devletleri gerekse Kıta Avrupasında büyük bir yaygınlık kazanmıştır. İslam’a ve İslam’ın kutsal değerlerine karşı sergilenen bazı olaylar göz önüne alındığında karikatür krizinin bir önceliği söz konusudur. Kıta Avrupasında Danimarka’da Jyllands-Posten adlı bir gazetenin 30 Eylül 2005 günlü nüshasında Hz. Muhammed ile ilgili yayınlanan karikatürlerle başlayan, daha sonra Norveç’e sıçrayan, oradan da tüm dünyaya yayılan “karikatür krizi” büyük bir infiale yol açmıştı. Bir diğer İslamofobik olay da cami ve minare yasağıdır. Yaklaşık olarak 400 bine yakın Müslümanın yaşadığı ve sadece dört minarenin var olduğu İsviçre’de yeni minare yapımına yasak getirilip getirilmeyeceğine karar vermek amacıyla 2009 yılında düzenlenen referandumda seçmenin % 57’den fazlası yasağa destek vermiştir. Yunanistan’da cami, İsviçre’de minare yasağı, Danimarka’da karikatür çirkinliği ve Almanya’da sünnet yasağı gibi uygulamalar da İslamofobinin yaygınlık düzeyini gösteren en açık kanıtlardır. Daha yakın zamanlarda ise ‘Müslümanların Masumiyeti’ filmi, yine büyük olaylara yol açmıştır. Bu olaylar esnasında Libya’da ABD Büyükelçisi öldürülmüştür. Libya’dan sonra Mısır’da, Tunus’ta, Afganistan’da ABD’ye karşı benzer gösteriler başlamıştır.
Çok karmaşık yapısı ve çok köklü geçmişi nedeniyle İslamofobi olgusunu ve kökenlerini anlamak elbette kolay bir mesele değildir. Kavramsal belirsizliklere rağmen İslamofobi hem İslam’dan korkma ve ürkme hem de Müslümanlardan çekinme ve onlardan hoşlanmama şeklinde tezahür eden irrasyonel bir korkudan, fobiden kaynaklanan çeşitli söylem, tutum ve tavırlar bütününden oluşan bir olguya dönüşmüştür zamanla. Çoğu zaman ırkçılık, yabancı düşmanlığı, önyargı, ayrımcılık, dışlanma, şiddet gibi kavramlarla tanımlandığı görülen İslamofobi’nin ortaya çıkmasında ve yaygınlık kazanmasında sosyal, kültürel, tarihî, dinî vb. çok çeşitli sebepler etkili olmuştur. Bir diğer ifadeyle, Batı dünyasında görülen İslamofobi de öznel bir durum gibi görünmekle birlikte sosyal, siyasal, kültürel, tarihî ve dinî vb. olmak üzere çok çeşitli köklerden beslenmektedir.
Mevcut durumu bu şekilde kısaca tespit ettikten sonra nasıl bir tavır takınılacağı ve ne tür bir tepki verileceği konusu önem taşımaktadır. İslamofobi olgusuna karşı nasıl bir tutum takınılmalı sorusu üzerinde düşünürken bir hususa işaret etmek gerekmektedir. Mevcut durumu bir kriz olarak görmek yerine yeni bir fırsat alanı olarak değerlendirmek daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. Bu noktada yapılması gereken, olgusal bir gerçekliğe dönüşen İslamofobi’nin oluşumunda etkili sebepleri irdelemek, böylece sorunun çözümüne yönelik neler yapılabileceğinin anlaşılmasına katkı sağlamaktır. Böylesi büyük bir krizi bir fırsata dönüştürmek Müslümanların elindedir. Bu boş bir iddia olmanın ötesinde son derece gerçekçi bir değerlendirmedir. Krizin girdabına girip krizin bir parçası olmanın veya kin ve nefret içerisinde birtakım tepkiler vermenin karşı tarafın tuzağına düşmek anlamına geleceği açıktır ve onların arzu ettiği bir şeydir. İslamofobi Müslümanlar için bir fitnedir, bir imtihandır.
Bu çerçevede Müslümanlara, özellikle yurtdışında yaşayanlara önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Zira içinde bulunduğu toplumla iletişim kuramayan, sessiz ve edilgen bir konumda kalan, siyasal ve demokratik haklarını kullanarak meşru kanallarla yönetim mekanizmalarına katılamayan toplulukların kaçınılmaz olarak dinî veya etnik kimliklerine yaslanarak şiddet içeren bir dil kullanacağı açıktır. Bugün başta Avrupa ve Amerika olmak üzere dünyanın pek çok yerinde İslamofobiden rahatsızlık duyan Müslümanların bu gerçeğin farkında olmaları ve gereğini yapmaları gerekmektedir. Aksi takdirde marjinalleşecekleri ve Batılı muhataplarında İslamofobik tutumların oluşmasına veya güçlenmesine istemeyerek de olsa katkı yapacakları söylenebilir. Müslümanların bu krizi bir fırsata dönüştürmeleri için öncelikli olarak bir özeleştiri sürecine girmeleri, yani bir nefis muhasebesi yapmaları kaçınılmazdır. Bir diğer ifadeyle, mevcut Müslüman imajının ve kimliğinin İslam’ın da öngördüğü şekliyle yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda küresel planda uygun bir konjonktürün olduğu belirtilmelidir. Aslında bir paradoks gibi görünse de, İslamofobik olayların ve uygulamaların artması Müslümanların aleyhine olduğu kadar lehine bir durum da ortaya çıkarmıştır. Zira sosyolojik olarak bilinmektedir ki, madde dünyasındaki görece geçerli determinist ilişkiler toplumsal dünyada söz konusu edilemez. Sosyolojide “niyetlenilmemiş sonuçlar” (unintented consequences) tabiri bu gerçeği ifade etmektedir. Bu sözleri biraz açacak olursak, 11 Eylül olayı sonrası küresel bir boyut kazanan İslamofobik tutumlar, İslam’ın ve Müslümanların karalanmasına ve gözden düşürülmesine dönük birtakım kara propagandanın sembolü hâline getirilmiş olmasına rağmen, neticelerine bakıldığında öyle beklendiği gibi sonuçlar vermemiştir. Tam tersine 11 Eylül ve sonrasındaki İslam’a ve Hz. Muhammed’e yönelik saldırılar, İslam’a karşı yoğun bir ilgiyi de beraberinde getirmiştir. Sözgelimi başta ABD ve Avrupa ülkelerinde olmak üzere tüm dünyada İslam ve Hz. Muhammed ile ilgili eserlere yönelik ilgi artmış, Kur’an-ı Kerim en çok satılan ve okunan kitap hâline gelmiş, İslam tasavvufu ve hoşgörüsüne olan eğilim güçlenmiştir. Benzer bir durumu Geert Wilders’ın ifadelerinde de görmek mümkündür. Hollanda’da İslam karşıtlığı propagandalarıyla önemli bir oy sıçraması yapmış olan ırkçı politikacı olan bu zat, ülkesinin nüfus kayıtlarına dayanarak 11 Eylül sonrası ülkesinde Muhammed isminin artış kaydettiğini büyük bir şaşkınlıkla belirtmiştir. Nitekim tutarsız politikalarının bir sonucu olarak 11 Eylül’ün on birinci yıldönümünde Eylül 2012 seçimlerinde % 50’nin üzerinde oy kaybederek büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştır.
Bilindiği gibi dün bugünü, bugün de yarını belirler. Dünün yanlışlarını geleceğe taşımamak adına, hâlen bir arada yaşayan veya yaşamak zorunda olan Batılıların ve Müslümanların karşılıklı atması gereken önemli adımlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda bazı olumlu yaklaşımların, tutum ve tavırların varlığından da söz etmek, tüm dünyada artış eğilimi gösteren İslamofobi sorununun aşılması noktasında atılacak adımlara cesaret verecektir. Sağduyu sahibi Batılı liderler ve yerel yöneticilerin Müslüman toplulukları, dinî cemaatleri ve kutsal mekânları ziyaret etmeleri bu tansiyonun düşmesine katkı yapmıştır. Bu çerçevede Türkiye’nin tutumunu, özellikle “medeniyetler ittifakı” gibi yürüttüğü projeleri anmak gerekecektir. Zira bütün bunlar sorunun aşılması noktasında geleceğe güvenle bakılması ve ümitvar olunması açısından son derece önemlidir.