Makale

Uluslararası hukuk düzenlemelerinde nefret suçları

Uluslararası hukuk düzenlemelerinde nefret suçları

Alaaddin Yanardağ
Sosyolog

Uluslararası hukukta “hate crime” diye bir suç tanımı var. Tam çevirisi “nefret suçu”. Bu kavram artık bizde de sıkça anılmaya başlandı. Belki eskiden de konuşuluyordu ama bu kadar cesurca değildi. Tarihsel bakımdan yeni bir fenomen olmamasına rağmen nefret suçu tanımı oldukça yeni sayılır. Kavram medyada ilk kez 1986 yılında Amerika’da, New York’ta beyaz bir grup öğrenci tarafından siyah bir kişiye yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırının haberlere yansıması sırasında yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Avrupa’da kullanılmaya başlanması ise çok daha yakın bir tarihte (Britanya’da 1993) söz konusu oldu. Ayrıca nefret suçları ifadesinin bu kadar yakın bir tarihte kullanılmaya başlanmasının, bu suçların daha önceleri işlenmediği anlamına gelmediğini de unutmamak gerekiyor.
Nefret suçları nedir?
Nefret suçları, azınlık gruplarını hedef alıp anti-ayrımcılık yasalarını ihlal eden ırkçı, dinsel, kültürel, cinsel önyargılarla işlenen suçlar olarak tanımlanır. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) nefret suçunu şöyle ifade emektedir: Mağdurun, mülkün ya da işlenen bir suçun hedefinin, gerçek veya hissedilen ırk, ulusal ya da etnik köken, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, zihinsel ya da fiziksel engellilik, cinsel yönelim veya diğer benzer faktörlere dayalı olarak benzer özellikler taşıyan bir grupla gerçek ya da öyle algılanan bağı, bağlılığı, aidiyeti, desteği ya da üyeliği nedeniyle seçildiği, kişilere veya mala karşı suçları da kapsayacak şekilde işlenen her türlü suçtur.
Nefret suçlarına; fiziksel saldırı, şiddet ya da saldırı tehditleri, taciz, mülke ya da eşyalara zarar verme, saldırgan broşürler ve posterler, okulda ya da iş yerinde zorbalık yapma örnek olarak verilebilir.
Hukuki düzenlemeler
Günümüzde nefret suçları, hukuki bir kavramdan ziyade, sosyal bir olguyu ifade etmek üzere kullanılmaktadır ve özel nefret suçları yasası olmayan ülkelerde de görülmektedir.
Dünyada ilk yasal düzenleme ABD’de gerçekleşmiştir. AGİT üyesi 56 ülkenin sadece 14’ünde yeterli nefret suçları yasaları bulunmaktadır. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkede ise nefret suçlarına yönelik yasal düzenleme mevcut değildir. Katılımcı devletlerin sundukları raporlara göre, bölgede en fazla nefret suçları etnik köken/azınlık konumu nedeniyle işleniyor. Bunları sırasıyla dinsel aidiyet ve ırk/renk nedeniyle işlenen nefret suçları izlemektedir.
Türkiye’de ilgili yasal düzenlemeler, Anayasa’nın eşitliği güvence altına alan 10. maddesi, Türk Ceza Kanunu’nun yasalar önünde eşitliği koruyan 3. maddesi, soykırımı yasaklayan 76. maddesi, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılamayı yasaklayan 216. maddesi olarak sayılabilir.
Nefret suçlarının ‘ayrımcılık’ başlığı ile yeni anayasada yer alması için TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun görüş birliğine varması oldukça önemli bir gelişmedir. 60 sivil toplum kuruluşunun oluşturduğu ‘Nefret Suçlarına Karşı Yasa Kampanyası Platformu’nun anayasaya ‘Nefret Suçlarına Karşı İlkeler ile Koruyucu Maddeler’ konulmasını istemesi, bu konuda TBMM’ye yapılan pek çok başvuru arasındadır.
Nefret suçlarının bireysel ve toplumsal etkileri
Nefret suçları aslında sadece bireye veya bir yere veya mülke yönelik suç olmanın ötesinde daha derin, toplumsal bir boyuta sahiptir. AGİT raporlarına göre failler nefret suçunu gerçekleştirirken mağdur ve mağdurun ait olduğu topluma yönelik bir mesaj verirler. Bir kişiye, mülke veya ibadet yerine ve kutsallarına yönelik suç, aslında o kişinin, yerin veya kutsalın ait olduğu topluma karşı önyargıyı, hoşgörüsüzlüğü ve nefreti ifade eder.
Nefret suçları çoğu kez kurbanlarının gelecekte de benzeri saldırılara maruz kalması ve şiddetin daha da artacağı konusunda bir korkuya sevk eder. Buna ek olarak bu tür suçlar, kurbanın içinde yaşadığı toplumda istenmediği, bu topluma ait olarak görülmediği mesajını verir. Bunun sonucunda, saldırıya uğrayan mağdurlar bir yandan kendilerini son derece tecrit edilmiş hissederken öte yandan işlenen diğer suçların mağdurlarına göre çok daha uzun ve daha derin bir korku duyarlar. Özellikle de polis, sosyal hizmet uzmanları, doktor veya yargıç gibi devleti temsil ettiği varsayılan konumlardaki kişilerin bildirilen nefret suçlarını ciddiye almamalarıyla birlikte ortaya çıkan ve yaşanan bu ikinci mağduriyet, çok daha büyük bir aşağılama, küçük düşürülme veya tecrit anlamına gelir.
Öte yandan suçlar her ne kadar bireysel düzeyde işleniyor olsa da, gerek medyanın söyleminin, gerekse nefret gruplarının propaganda faaliyetlerinin nefret suçu işleyen faillerin motivasyonunda önemli bir rol oynadığı kuşkusuzdur. Söz konusu grupların önde gelenlerinin birçoğu, bunun bir suç olduğunun farkında olması nedeniyle nefret içeren mesajlarını çok daha ince ve örtülü bir şekilde yaymaktadır.
Nefret suçu faillerinin cezasız kalması, şiddet olaylarının artmasına neden olur. Nefret suçu kapsamına giren ve şiddet içeren olaylara karşı herhangi bir korumanın söz konusu olmaması, dezavantajlı gruplara mensup vatandaşların hukuka ve kamu kurumlarına olan güvenlerini yitirmesine yol açar.
Bu bağlamda, sadece ABD’de 2010’da Müslümanlara karşı işlenen suçların yüzde 50 arttığını, Müslümanların isimlerine, kılığına kıyafetine bakılarak hak ettikleri işlerden, ücretlerden, yaşam alanlarından mahrum kaldığını uluslar arası basından izlemekteyiz. BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 20. maddesinin 2. fıkrasına göre: “Ayrımcılığa, kin ve nefrete veya şiddete tahrik eden herhangi bir ulusal, ırksal veya dinsel düşmanlığın savunulması hukuk tarafından yasaklanır.” Fakat bu madde BM İnsan Hakları Komisyonu’nda 11 yıldır tartışılan ‘Dine Hakareti (İslamofobi) Önleme’ hükmünün kabul edilmesine temel oluşturmaktadır. Bu hüküm İslam Konferansı Örgütü tarafından defaatle gündeme getirilmesine rağmen ifade özgürlüğü savunucularının lobisi nedeniyle genel kuruldan geçememiştir. Yine de ümitleri kırmadan nefret suçlarının artmaması yönünde yapılan çalışmalarda mesafe alınması büyük önem arz etmektedir.