Makale

Çanakkale Zaferi’nde “Manevi Güç” ve “Manevi Yardım” Unsurunun Devrin Şiirindeki Akisleri

ARŞ. GÖR. ÖMER ÇAKIR"

Çanakkale Zaferi’nde “Manevi Güç” ve
“Manevi Yardım”
Unsurunun Devrin
Şiirindeki Akisleri

Osmanlı devleti 1. Dünya Harbi’nde sekiz cephede savaşmak zorunda kalmıştır. Bunlardan biri de Çanakkale cephesidir. Çanakkale cephesinde-, İngiliz, Fransız ve bu devletlerin sömürgelerinden topladıkları; Akif’in “kimi hindû kimi yamyam kimi bilmem ne bela" diyerek anlattığı “haçlı ordusu”, Türk askerine harp teknolojisinin en son imkanları ile saldırır. 0 sebeple de düşman güçleri Rusya’ya yardımı kolaylaştıracak olan İstanbul yolunun birkaç gün içinde açılacağına kesin gözü ile bakar.
Oysa Avrupa Çanakkale’ye sevkettiği zebânflerin karşısına cennet muhafızlarının çıkacağını hiç hesaba katmamıştır.’” Savaş dokuz aya yakın devam eder. Teknolojik imkanlar açısından karşısındaki ordu ile mukayese bile edilemeyecek durumda olan Mehmetçik, düşman güllelerine îman dolu sfnesini siper eder. Neticede ikiyüzelli bin şehit verilmek suretiyle Türk tarihine parlak bir sayfa daha eklenir.
Anafartalar’daki büyük başarısı ile harbin seyrini değiştiren Mustafa Kemal Paşa, kendisi ile yapılan bir mülakatta Çanakkale Zaferi’nin kazanılmasını Türk askerindeki manevî dinamiklerle beslenen yüksek ruha bağlar.® Bu düşünce paralelinde harp günlerinden beri, Çanakkale Zaferinin kazanılmasında Türk askerinin "manevî güc”ünün ve ona yapılan “manevî yardımın” rolüne ilişkin yaygın bir kanaat vardır. Biz bu inancın izlerini o yıllarda yazılan edebî mahsûller içinde, özellikle de şiirler arasında, aradık.
A- Manevi Güç
İbrahim Kafesoğlu, “Türk Zaferleri” ile ilgili bir yazısında; “Savaş, bir milletin haysiyetini ve varlığını ortaya koyduğu en çetin imtihandır. Yalnız silahların konuştuğu sanılan bu imtihanda ancak maddi güç manevi değerle beslendiği müddetçe zafere ulaşır.”der.® İşte Çanakkale harp sahası bu gerçeğin en bariz bir şekilde tezahür ettiği yerdir. Zira Çanakkale’deki düşmanın eksiği manevi dinamiklerden yoksun oluşudur. Bu hususta, Servet-i Fünun Dergisi’nin harbin devam ettiği günlerde çıkan nüshalarından birinde şöyle bir tespitte bulunulun “Onlar ulviyet-i ruhiye, gayret-i diniyenin, her türlü kuvvetlerin fevkinde, nasıl bir kuvvet ve kudret hasıl edeceğine bîgânedirler. Çünkü onlarda ne bu ulviyet-i ruhiyenin ne de bu gayreti diniye ve vataniyenin eseri vardır.”"
Buna mukabil Türk Askerinin en büyük gücü, manevi donanımından gelmektedir. Çanakkale destanını yazan da işte bu yüksek güçtür. Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal Paşa, Çanakkale’deki Türk Askerinin manevi gücünü Ruşen Eşrefe şöyle anlatır.
“Yalnız size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemiyeceğim. Müteakip siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperde- kiler, hiç biri kurtulamamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şâyan-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler, ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk Askerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.(5)
Çanakkale’yi kazandıran bu yüksek ruhun cephede
gösterdiği üstün başarıları dile getiren bir şairimiz de top gürültüleri ile sarsılan toprağın üstündeki askerleri canlı tutan unsurun iman gücü olduğuna dikkat çeken
"Hep askere can üstüne can vermede îman Ateş, su, hava, toprağı titremede her an,
Gör askeri de secde et Allah’ı seversen.”6
Manevi güç, kuvvetini manevi hayattan alır. Askerlerimiz cephede bütün olumsuz şartlara rağmen dini vecibelerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Hakkı Süha, Edebî Heyet’le gittiği Çanakkale harp sahasındaki askerlerimizin manevi hayatlarından bir kesiti şöyle nazmeder:
“Yatsı vakti... türküler, bağlamalar bütün sustu-,
Ezan sesi, ruhları vecd içinde sarıyordu;
Şarapneller dağılan ufuklardan, Türk Ordusu,
Karanlıkta Allah’ına giden yolu arıyordu.
(...)
Tâ uzakta ufuklarla öpüştü seher Gür bir seda dalgalandı ezandan evvel "Duâların zamanıdır, namaza asker Niyazına vecd içinde Allah’a yüksel...”’7
Düşman gemilerinden ve siperlerinden sürekli bombaların atıldığı bir gündür. Ahmed Nedim adlı şair şiddetli bombardıman altında tehlikeli bir yerden geçerken uzakta yolun kenarında tek başına bir nefer görür. Bu nefer “Pervasızca bombalardan ateşlerden, her şeyden.../ kendisine, süngüsünden bir mihrabcık kurmuş-, karşısında namazına durmuştur.” Şair manevi yardımın gölgesindeki gücün korkusuzluğunu şöyle tasvir eden
“Ne havada ıslık çalan., ve düştüğü yerlere Kızgın çelik dahmelerle ölüm saçan gülleler...
Ne semada ifrit gibi, vızıldayan tayyare...
Ne dünyalık bir düşünce, ne bir korku ne keder
Onun demir yüreğini uyanmaktan acizdi,
Sanki toplar, şarapneller tehlikesiz sessizdi!
Potinleri yanındaydı., onun büyük saygısı Kunduralı ibadeti görmüyordu muvâfık
Böyle bir yüreğin bütün işi kaygısı Elbet Hakk’ın rızasına olmasıydı mutabık
Kuru toprak üzerinde kundurasız kılınan Bu namazın, pek uygun bir kubbesiydi âsuman!
Bir çam ona gölgesinden yapmış idi seccade Sanki tekbir alıyordu, vakit vakit top sesi Gözlerinin sade akı beyaz kalan yüzünde Parlıyordu, o sarsılmaz imanın gölgesi
Daha sonra "Bir Müslüman nasıl olur? Bu levhadan anladım” diyen şair, inançla ulvileşen kahramanlık misali hakkında-,
“Allah Allah, bu ne yüksek bir imandır yâ Rabbi Bir Müslüman, ne büyük bir kahramandır yâ Rabbi” demeden kendini alamaz. İşte bu inanç, tevekkül ve teslimiyet Çanakkale sahillerine bugün hâlâ okunan asrın destanını yazdırmıştır. Ahmed Nedim korkusuz neferin o dehşetli ortam içinde top mermilerinden etkilenmemesini de manevi yardıma bağlayarak-,
"Dört yanına ateş saçan türlü türlü âfetten
Sanki onu koruyordu bir meleğin kanadı.”8 der.
Çanakkale’ye pervasızca saldıran İngiliz ve Fransızlar’ın hesaba katmadığı unsurlar-, Türk askerine yapılan manevi yardım ve onun manevi gücüdür. Bu güçle Çanakkale’de tanışan bir Fransız gazeteci askerlerimizden biriyle aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatın "Çanakkale siperlerinde gezdiğim sırada, bütün arkadaşlarından ayrı büzül- müş-çömelmiş- bir asker dikkatimi çekti: (Bu Türk erinin yanına giden Fransız gazeteci, Mehmetçik’in bir elinde tüfek, öteki elinde "Kuran-ı Kerim’i görünce, tercüman aracılığıyla niçin Kur’an okuduğunu soruyor.) Mehmetçik’in cevabı şudur:
-Burada “Cenk’te ve her an ölümle karşı karşıyayız, yanyanayız. Görevim gereğince tüfeğimle düşmanı gözlüyorum. Şehid de olabilirim. Allah’ıma kavuşursam Kitab’ı ile olmak isterim. Bu cevap, Fransız yazar üzerinde büyük bir etki yapar ve İstanbul istikametine dönerek, “İstanbul! Böyle savunucuların varken hiç korkmadan rahatça uyu- yabilirsin.”der.BI Yine, Türk siperlerini gören İsveç bahriye- sinden N.T. Fevvel, de bir müşahadesini şöyle anlatır:

“Türk askerinin dine karşı olan bağlılıkları son derece derindir. Namaz kılmak için diz çöken askerleri sırasıyla görmek insanı derin duygulara boğmaktadır. Bu dinî duyguların memleket, müdâfaasında çok önemli tesiri olduğuna şüphe yoktur.”"10 Aynı gerçeği Süleyman Nesib “Çanakkale Sahne-i Harbinde’""1 isimli şiirinde dile getirirken, askerdeki kuvvetin kaynağını dini inançlara bağlar
“Onu ateşlere kılan hâkim
Âteş-i dînidir ki her muzlim
Cürmü tenvir için müekkildir.
Kuvveti dinidir, o bir eldir.
Gûş-ı azminde dâima şu nüvîd
Ki ya gâzi olur veya ki şehid..
Sonra bir sermedî cihan- hayat
Ona meftuhdur bütün cennât
Piş-i rezmindedir delili melek,
Yaşamak önce din için ölmek
Böyle bir azm ü rezme kim dayanır
Onu adâ-yı dîn ü ırkı tanır..”
Çanakkale’nin şiirini en güzel yazan şüphesiz ki Mehmed Akif olmuştur. Akif, Çanakkale Muharebeleri ni görmemiş, ancak şiirlerinde kuvvetli bir gözlemin hakim olduğu şair, harbi adeta görmüş gibi başarılı bir şekilde şiirine aksettirir. Mehmed Akif, Mehmetçik’i överken onun manevi gücüne dikkat çeker. Mehmet Kaplan bu hususta şöyle der: “Avrupalının unuttuğu bir gerçek vardır: îman! Tanrı’nın insanda tecellisi olan ruh, maddeden üstündür. Onu, ne kadar şiddetli olursa olsun, hiç bir maddi güç yok edemez.""2’ Akif, bu gerçeği şöyle dile getirir:
“Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasırımdan-,
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet, onu, hâşâ edecek kahrına râm? çünkü tesîs-i İlâhî o metîn istihkam’’"31
İşte Çanakkale Muharebesi’ni kazandıran, bu yüksek ruh; düşmana geçit vermeyen de askerin “göğsündeki kat kat iman”dır. Tabii bu îmanı göğsünde taşıyan mehmetçiklerimizin zaferinde önemli payı olan unsurlardan biri de onlara yapılan manevî yardımdır.
B- Mânevi Yardım:
Devrin şairleri tarafından Çanakkale Muharebeleri’ne dair yazılan şiirlerde-, Allah’ın, Peygamberimizin, “Ricâl-i gayb" denilen, manevi âlemde yaşayanların harp zamanında ordumuzun yardımına koşarak zaferin kazanılmasında manen yardımcı oldukları fikri, genişçe işlenmiştir.
Rahmetli Fevziye Abdullah Tansel, bu inancın kültürel zeminini bir yazısında şöyle belirtin
“Savaş destanlarımızda halk kültürümüzün yansıttığı başlıca şeylerden biri, din büyüklerinin, evliya ve erenlerin, şehitlerin de manevi bir ordu halinde savaşa katıldığı, zaferin onların imdada gelmiş olmalarıyla kazanıldığı inancıdır-, bu yüzyıllar boyunca kuvvetini kaybetmeyen kökleşmiş inançlardandır.’’"’"
Bu düşünce çerçevesinde, Çanakkale Muharebesi’ni kazanabilmemizin en önemli sebeplerinden biri, Türk Or- dusu’na yapılan manevi yardımdır. Zira harp vasıtaları açısından, bizim düşmanlara kıyasla çok zayıf olduğumuz bir gerçektir."15 Dönemin Pâdişâhı Sultan Reşad bu durumu en iyi bilenlerden biri olarak, Çanakkale için yazdığı meşhur gazelinde şöyle der:
"Savlet etmişdi Çanakkale’ye bahr u berden
Ehl-i İslâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden
Lâkin imdâd-ı İlâhî yetişüb ordumuza
Oldu her bir neferi kal’a-i pülâd-beden
Asker evlatlarımın pîşgeh-i azminde
Aczini eyledi idrâk nihâyet düşmen”"16
(...)
Düşmanın dev toplarına, sınırlı imkânlarıyla karşı koyan askerlerimize Allah yardımını esirgememiştir. Cephede bulunmuş, savaşın dehşetini yerinde yaşamış ve Allah’ın binbir çeşit yardım ve lutfuna şahit olmuş bir tabur imamı, zayıf nazmının imkânları içinde bu gerçeği şöyle dile getiriyor:
"Dokuz karış kafir mermi salladı
Vardığı yerlerde tekrar patladı
Dağı taşı demez yekûn haşladı
Hıfzeyledi bizi Rabbü’r-Rahmânî”17
Cephede sıcak harbin içinde bulunan askerlerimiz de aynı iman ve inançtadır. Allah’ın yardımına inanan cihad erleri düşmanın üzerine sel gibi giderler. Boyabatlı Ömer oğlu Mustafa isimli şehidimizin cebinden çıkan destanda şu mısraları okuyoruz:
Askerler sel gibi gelip gidiyor
Kâdir Mevlâ’m bize yardım ediyor
Kumandan, “evladlar durmayın" diyor
Çalışın kardaşlar günümüz bu gün
Cihad Müslüman’a en büyük düğün"18
Allah, dua edenlere karşılık verir."’19 Çanakkale Muhare- beleri’nin devam ettiği günlerde İslam Âlemi topyekün, bu inançla zaferin kazanılması için Allah’a duâ ve niyazda bulunur-, düşmanlara da bedduâ eder. Tek istek ordunun muzaffer olmasıdır. Allah, Çanakkale’de düşmanların hezimetini bizzat murad etmiştir. Ziya Gökalp ümmetin bu inancına “Çanakkale" adlı şiirinde şöyle tercüman olur.
Allah dedi: ’Kabul olsun
Ümmetimin bedduâsı
Dağılsın ordusu Rus’un
İngiliz’in donanması"
Türk dedi: “Demek Yaradan
Kurtarmayı ister bizden:
Karaları kızıl Rus’tan
Denizleri İngiliz’den!”20
Ispartalı Hakkı da aynı duygu ve düşünce içindedir. Allah’ın yardımı sevdiği kulları ile beraberdir. Ulu Tanrı “şahin işli yardımcılar yollayarak kullarını kollamış”; düşmanların boğazı geçerek ümmetin başını (İstanbul’u) koparmasına izin vermemiştir.
Şair, 1915 yılı Kurban Bayramı günü yayımlanan şiirinde “Allah’a hamd" ederek güzel bir benzetmede bulunur. Hz. İsmail’i bıçak altından kurtaran Allah, bu gün de mümin kullarının “Boğaz’’ının kesilmesine müsâade etmemiştin
"Ulu Tanrı yardım etti, kullarını kolladı;
Kartal başlı, şahin işli yardımcılar yolladı.
Arslan gibi, çakalları tepeledik uğraştık.
(...)
Hacer Ana, sanki çoktan uzaklarda ağlardı.
Sanki mevlâ gökten kurban yolladı.
İsmail’i yarlığadı, İbrahim’i kurtardı-,
Sanki mümin kullarını kolladı"21
Bir başka şair Eyüb oğlu Ömer Fevzi "Bataryalar Kahramanlarına ithaf ettiği şiirinde onların kahramanlıklarını överken, başarılarının sırrını da şöyle açıklar:
“Yıktın eflâk-i gururu ebedî zilletle
Kin ve gayzın yere serdin ezelî putlarını
Sana Rabb’in ve semâlardan inen kudretle
Ezdin en şanlı ve heybetli dirednodlarını’’22
Sebilürreşad mecmuasında yer alan bir yazıda da Mısırlı Ömer Rıza, harp günlerinde, “Rabb’in ve semalardan inen kudretin yardımına şayan yiğitlerin top başına ko- şarkenki hallerini şöyle anlatın
“Karşıdan düşman donanması görünür görünmez istihkamların iki tarafında ezanlar okunur-, her birinin cebinde birer Kur’an-ı Kerim olan İslam mücahidleri tekbirlerle top başına koşuyorlar. Böyle fedâkarâne bir azim ile böyle nurlu bir iman ile cihad eden bahadırlar elbette Allah’ın nusretine şayandırlar."123’
Çanakkale’de küçücük bir kara parçası düşmanın dehşetli hücumuna maruz kalmıştır. Düşmanlar kısa bir süre sonra İstanbul’a ulaşacaklarından emindirler. Ancak, hesaba katmadıkları bir şey vardın Türk ordusunun manevi gücü ve ona yapılan manevi yardım.
Ali Rıza Seyfı bu hususa dikkat çekerek, düşmanlara kara muharebeleri öncesi “Kal’a-i Sultâniye’den şöyle seslenin
“Kûhsâr ü sahârîsini zanneyleme tenhâ
İslam’a siper Türk eri her taşını bekler
Ölmüş şeref-i din ile bir mecma’-ı kübrâ:
Gâzî babalar, avn-i Hüdâ, şanlı şehidlen’’1241
Kahraman askerlerimiz de aynı düşüncededirler. Çünkü Çanakkale’nin altı yüz yıllık manevi bekçisi Süleyman Paşa da oradadır ve askerlerimizle beraberdir. Muhiddin Mekkî bu inancı şiirine “Bir Kahramanın Düşüncesinden aksettirir:
“Ölenlerin ne mübarek düşen bu eşbâhı?
Bizimle cenk ediyor şimdi şanlı ervâhı!
Şu anda yok buranın sanmayın nigehbânı!
Müebbeden yaşıyor “Kal’a"nın Süleymân’ı!...’25
Şairlerimizin, manevi yardım fikrini nazmetmelerinde en önemli sebeplerden biri hiç şüphesiz yaşanmış hadiselerdir. Cermeli Seyyid adında bir kahraman, harp sırasında insan gücünün üstünde bir yiğitlik örneği sergiler. Düşman güllelerinin isabeti ile vincin tahrip olması üzerine “215 kıyye"1261 ağırlığındaki mermiyi sırtında taşıyarak topa yerleştirir127’ fakat aynı ağırlığı harp sonrası kaldıramaz. Şair hadiseyi şöyle nazmeder.
"Önünde güllesi az, zahmı çok, vazifesi zor-,
Müdebbirâne ateşlerle za’fı setrediyor
Sonuncu daneye nöbet gelir, biner vince;
Fakat oportada zincir şırak kırılmaz mı!
Ne tane., tam ikiyüz onbeş okka sıkletçe-,
Yuvarlanır yere, besbelli kalkmamak azmi.
Mürettebat eli böğründe kükrüyor, çılgın.
Kumandanın gözü mermide; muzdarib, dalgın
“Yazık yazık bize en son vazife kaldı” diyor.
Yazık mı? Hem bize ha! İşte Seyyid isminde
Takımda Cermeli bir kahraman zuhur ediyor;
Vurunca sırtına mermiyi belki vinçten de
Çabuk, demir basamaklardan atlayıp çıkıyor-,
O dev müthiş korkunç kovuğuna hop tıkıyor.
Geçer muharebe bir gün denir ki Seyyid’e “Heyy..
Gözüm!. İnanmıyor insan be! Olmaz şey.
Şu karşımızdakinin gümbedek gömüldüğü gün;
Nasıl o gülleyi sen salla sırt götürmüştün?!”
-İnanmıyon mu? Aha! İşte tam o çapta yine
Topun yanındaki mermilerin hemen birine
Hücum ederse de mümkün değil kımıldatamaz
Çalımlıyor gibi okşar durur eliyle biraz;
Olanca hınç ile bir saldırır daha ne gezer!
Şaşar bütün bulunanlar; o saf yürekli nefer
Bakar da gülleye der; silkerek hafifçe omuz:
“Seninle cenkte görüşsek gerek biz, ey donguz!"12"
Mevzunun sonunda şu soruyu sormadan edemiyoruz.
Acaba Çanakkale’de 276 kiloluk mermiyi kaldırıp topun ağzına veren gerçekten Cermeli Seyyid miydi? Zannederim ki bu sorunun cevabıyla, Çanakkale’nin dünkü ve bu günkü sırrını Ali Rıza Seyfı’nin şu mısraları açıklıyor:
“Bir Kal’a değil, din kapısı cennet ocağı
Envâr-ı İlâhî ile dolan topları sönmez
Ecdadına vâriz olan asker duruyorken
Türk yurdu durur korkmayınız, düşman övünmez!’29 ♦


(*) Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Öğrencisi.
(1) Samipaşazâde Sezâî, "Çanakkale’ye dair", Yeni Mecmua, 5-18 Mart 1915 Çanakkale (Fevkalâde nüsha), 1918. s.40-41.
(2) (ÜNAYDIN), Ruşen Eşref: "Mustafa Kemal Paşa ile Mûüakat”, Yeni Mec
mua, 5-18 Mart 1915 Çanakkale (Fevkalade nüsha), 1918, s.121-143.
(3) KAFESOĞLU, İbrahim; "Türk Zaferleri", Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri,
Milli Eğitim Basımevi, İst., 1970, s. 241.
(4) (Imsasız), s. Fünûn, N. 1250, 7 Mayıs 1331, s.20-21.
(5) (ÜNAYDIN), Ruşen Eşref: "Mustafa Kemal Paşa ile Mülakat", Yeni Mec
mua, 5-18 Mart 1915 Çanakkale Nüsha-i Fevkalade, 1918, s.121 143.
(6) İ.A., "Kal’a-i Sultaniye", Donanma, N. 110, 24 Eylül 1331, s.929.
(7) Hakkı Süha, “Siperlerde", Harb Mecmuası, Kanunusani 1331, s.44-45.
(8) Ahmed Nedim "Namaz”, Harb Mecmuası, Y.1, S.4, K. sani 1331, s.56-58.
(9) ULUDOĞAN, Saim: "Tükiye Eski Muharipler Dergisi, S.5-6, Y.20, Mayıs-Ha-
ziran 1967, s.766-767.
(10) BANOĞLU, Niyazi Ahmed: Türk Basınında Çanakkale Günleri, Türk Basın Birliği Yay., İst., 1982, s. 47-48.
(11) Süleyman Nesib, “Çanakkale Sahne-i Harbi", Tasvir-i Efkar, N.1510, 10 Temmuz 1331/23 Temmuz 195, s.3.
(12) KAPLAN, Mehmet:“Çanakkate Savaşı", Türk. Edebiyatı Üzerinde Araştır- malar-2-, Dergah Yay., 1st., 1994, s.207.
(13) Mehmed Akif, “Asım’dan Bir Parça", Sebilürreşad, C.24, N.608,10 Temmuz 1340, S. 146.
(14) TANSEL, Fevziye Abdullah: "Yardıma Koşan Manevi Ordu ve Kırım Harbi", Kubbealtı Akademi Mecmuası, Y.16, Temmuz 1987, s.3.
(15) iki tarafın güçleri konusunda geniş bilgi için bakınız: Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi: Çanakkale Çephesi Harekatı, 5.cilt 1.Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ank., 1993.
(16) Pâdişâh Sultan 5.Mehmed Reşad, "Manzûme-i Hümâyun", Servet-i Fünun, N.1317, 1 Eylül 1332/14 Eylül 1916, S.1918.
(17) Gazi Mehmed Dursun, “Meşhur Çanakkale Destanı”, Elimizde mevcud basılmamış kendi defterinden, s.87.
(18) “Bir Kahramanın Destanı”, Sabah, N.9274, 26 Haziran 1331, s.3; Türk Edebiyatı, S.43, Mayıs 1977, s.10-12(Türk Edebiyatında yayınlanan aynı destanda “evladlar” kelimesi "olanlar" şeklinde yazılıdır.)
(19) Kur’an-ı Kerimde duaların kabulü ile ilgili ayetler vardın Bakara 186-, şûra, 26, Kur’an-ı Kerim ve Meali, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ank., 1993.
(20) Ziya Gökalp, "Çanakkale", Yeni Mecmua 5-18 Mart Çanakkale Nüsha-i Fevkalade, 1918 s.34.
(21) Ispartalı Hakkı, "Allahü Ekber Velillâhi’l-Hamd" Tanin, N.2757, 6 T. evvel 1331/19 T. evvel 1915, s.2.
(22) Eyüb Oğlu Ömer Fevzi, "Çanakkale 5 Mart 1331", Donanma Mecmuası, 5-18 Mart Çanakkale Zaferi, N.158-159,18 Mart 1334, s.1770-1771.
(23) Mısırlı Ömer Rıza, "Pâyıtahtın Kapısına Sarkıntılık Eden Arsızlar”, Sebilürreşad, N.332,12 Mart 1331/25 Mart 1915, s.156.
(24) Ali Rıza Seyfı, Kal’a-i Sultaniye, Donanma, N.89, 2 Nisan 1331/15 Nisan 1915, S.295.
(25) Muhiddin Mekki, "Bir Kahramanın Düşüncesi”, Servetifünun, N.1345, 26 Haziran 1333, s.295.
(26) Kıyye: Eskiden dörtyüz dirhem olan bir ağırlık ölçüsü, (1282 gramı karşılar), 215 kıyye takriben 276 kğ dır.
(27) Harp Mecmuası, Y.1, S.2, K. evvel 1331.
(28) Nâbedid, “Bocurgad", Sebilürreşad, N. 460, 26 Şubat 1336, s.207.
(29) Ali Rıza Seyfı, a.g. şiir, s.652.