Makale

ÖZ VE SÖZ MEHMED ÂKİF’İN ARDINDAN…

YILMAZ TARTAN / Musahhih

ÖZ VE SÖZ
MEHMED ÂKİF’İN ARDINDAN…

Konumuzun başlığını iki ayrı kelime- en seçtik. "Öz ve Söz".... Öz deyince başka, söz deyince daha başka bir mana anlaşılıyor. Ancak öz ve söz kavramları birbirlerine yakışan de- runî bir sanat eserinin ayrılmaz iki parçasını andırıyor.
Hiç kimse Öz’ün ne önemi var-, söz bize yeter; yahut sözün ne değeri var; öz, ille de öz demiyor. Birbiriyle tamam olan, birbiriyle bütünleşen bir kavram Öz ve Söz...
Öz ve Söz dediğimizde muhayyilemizde elbet çok şey canlanır. Anlatılması zor, çok yönlü, mana dolu ifadeleri irdelerken, tahayyülden öte, canlı şahitler aranır. İşte teşbih san’atının incelikleri orada filiz verir, çiçek açar. Lâkin konu Akif’se, öz ve söz konusunu anlatabilmek için kendinizi yormaya hiç gerek yoktur.
O’nun hayatının her karesi yapmacık değil sahici, göstermelik değil hakikidir. Onda tevazu buram buram hayattır. Onun gönlü nakış nakış erdem, desen desen mertlik ve seciye doludur.
İnsanımız bu hasletlerden ayrı kalalı, ihlasımız bozulup samimiyetimiz iflas edeli, gönül bahçemizde gül ağlar, bülbül ağlar oldu.
En basitinden başlayalım. Yemin edilmeyen söze inanmaz olduk. Her cümle sonunda karşımızdakine:
- Sahi mi söylüyorsun?
- Vallahi mi?
- Yemin eder misin? diye soruyoruz.
Belki dinleyen kadar konuşan da suçsuz. Çünkü toplum olarak böylesi bir girdabın içine gireli onlarca yıl oluyor. Tepkisizliğimiz, bana neciliğimiz, ahlakımızı, şahsiyetimizi törpüleyen bir canavara dönüştü. Ortaya yeni ve güzel şeyler koyamadığımız gibi, hâla bizi biz yapan değerleri de tarihin çöp sepetine atma yarışındayız.
Sözün burasında hemen Akif’le ilgili bir vak’ayı anlatalım.
Akif kendi şahsını az tanıyan bir adama, bir konu üzerinde fikir beyan ediyormuş-,
Akif konuştukça karşıdaki adam ikide bir:
- Sahi mi söylüyorsun? diyerek Akif’in sözlerine müdahale ediyormuş.
Akif sonunda dayanamamış ve. hiddetle bağırmış:
- “Bir daha ben konuşurken sahi mi söylüyorsun? diye sorma!"
M. Akif’e göre insan sözüne verdiği değerden belli olurdu. Sözünü yerine getirmeyenlere hele yalan söyleyenlere insan nazarıyla bile bakmazdı.

Öğrenci İken Verdiği Söz

Baytarlık Mektebinde okurken Akif ve öğrenci arkadaşı İslimyeli Hasan Tahsin ile şöyle bir anlaşma yapmışlar.
“İkimizden hangisi daha önce ölürse, hayatta kalan ölenin ailesi ve çocuklarına bakacak.”
Bu sözün üzerinden 20 yıl geçiyor ve H. Tahsin 1912 yılında ölüyor. O sıralarda Âkif işinden ayrılmıştır. Geçim şartları zorlaşmıştır. Zaten dar olan evine kendi çocukları sığmamaktadır.
Buna rağmen Âkif, H. Tahsin’in çocuklarını kendi çocukları kabul edip, bir kaşık çorbasını onlarla bölüşüyor-, Niçin? 20 yıl önce verdiği sözü yerine getirebilmek için. Konu ile ilgili olarak M. Cemal şöyle diyor: “8 çocuklu bu eve gittiğimde (5’i Akif’in kendi çocuğu) gürültü ve kalabalık hemen dikkatimi çekti ve sordum.
- "Bu çocuklar kimin?”
Âkif gayet mütedeyyin cevap veriyor:
- “Onlar benim çocuklarım-, H. Tahsin öldüde....”’1’
M. Âkif, sözü tutmak konusunda o kadar hassastır ki âdeta konuştuğu kelam üzerinde titrer. Söz verirse muhakkak yapmalıdır. Yapmıyacağı sözü vermek, yapar görünmek ise O’na göre şahsiyet yoksulu olmanın ta kendisidir.
O’nun söz üzerine yaşanmış o kadar hatırası var ki, hangisini nakledeceğimizi seçmekte zorlanıyoruz.

Ben Bu Yemini Yapamam!

Âkif, İttihat Terakki’nin çalışmalarına girerken kendisinden teşkilat yemini etmesi istenir. Ve önüne bir yemin metni uzatılır. Bu yeminde söylenmesi istenilen şey; "Her hal-ü kârda teşkilatın verdiği bütün emirlere uyacağıma ” Âkif bu yemin metnini protesto eder ve açıkça "Ben bu yemini yapmam!" der.
Çevresindekiler niçin yapmadığını sorarcasına şaşkın gözlerini Âkifin üzerine çevirirler. Âkif:
- "Burada öyle bir yemin var ki benim yapabilmem mümkün değil. Teşkilattan gelen emirler hatalı ve yanlış olursa ne yapacağız?”
Onun bu onurlu çıkışı üzerine yeminsiz olarak teşkilata kaydı yapılır. Bir süre sonra da yemin etme mecburiyeti tümüyle kaldırılır.2

Akif’in Bir Arkadaşı Anlatıyor

“Ben, Üstad ve Ferid Bey üçümüz, Kadıköyü’nde bir yere gidecektik. Üstad Çengelköy’den gelecek, biz de İstanbul’dan geleceğiz. Karaköy’de iskelede buluşacağız.
O gün müthiş yağmur yağmıştı. Ben Üstadın halini bildiğim için yağmur, çamur yola çıktım.”
Burada bir hususu belirtelim. Yağmur çamur, neden bu kadar mühimdir? Çünkü yolların çoğu toprak, vasıta da yok. Yer balçık olmuş, sular birikmiş, bata çıka, hoplaya sıçraya yürünecek...
M. Âkif Bey, İstanbul’un o günkü yollarını ve çamurunu şu mısralarıyla tasvir etmiştir.

Eski İstanbul Sokakları

"Hani çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak,
Gel diyen taşları kurtarmasa insan batacak.
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
Boğuyordum müteveffayı bütün aferine,
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
Düştü artık bize göllerde pekala yüzmek!”
İşte böylesine tasvir edilen bir havada, işte böyle yollardan geçerek H. Asım Efendi, istemiye istemiye Âkiften utandığı için yola çıkmış. H. Asım şöyle devam ediyor-,
"Eminöniine geldiğim zaman, orası bir göl halinde idi. Köprüye geçmek imkânı yoktu. Fakat nasıl kalabilirdim. Hemen hamal arkasında geçtim. (Bugünkü anlamda bu işi ancak çekici yapabilir) Karaköy iskelesine geldiğim zaman Üstad’ı orada elinde şemsiye bekler buldum. Vapurun hareketine beş dakika vardı."
Şemsiyeyi görünce hayret ettim. Şemsiye taşımak onun âdeti değildi.
Yağmurun şiddetinden onu yoldan geri çevirmek istemişler. Buna imkan olmadığını görünce, Beylerbeyi kahvecisi eline bir şemsiye tutuşturmuş.
H. Asım Efendi şimdi bunca fadakarlık karşısında Âkiften takdir beklemektedir. Ama Âkif için böyle şeyler pek tabii olduğundan o işin farkında bile değildin
- “İhtiyar adam! Bu yağmurda nasıl gelebilir? Benim nasıl geldiğimi bilir misin? Eminönü’nden hamal sırtın. da geçtim."
O hiç istifini bozmadan:
- “Ama bugün sözleşmiştik, bizi bekliyorlar. Ölümden, yahut ona ya, kın bir şeyden başka insanı hangi şey yoldan, sözünden alıkoyabilir?” r dedi.

Bir Başka Örnek

Âkifin söze verdiği değer konusunda büyük ilim adamı olan Fatin Hoca’nın hatırasını bilmeyen yok gibidir.
Fatin Hoca Âkif’le sözleşir. Bir tatil günü Akif’i evine davet eder... O gün de yağmur yağmış seller akmıştır-, Öyle ki Âkifin, İstanbul’un öteki ucundan kalkıpta Fatin Hoca’nın davetine gelmesi imkân dışıdır. Öğlen vapurundan çıkmamıştır. Yollan elbette bugünkü gibi asfalt değildir.lâ- kin çamur üzerine döşeli taşları da seller alıp gitmiştir. İnsanın beline kadar çamura battığı bir yoldan, İstanbul’u bir ucundan öbür ucuna yürüyerek elbette gelemezdi. İşte bu düşünceyle Fatin Hoca, Âkifin gelmeyeceğine karar verip yandaki komşuya gider.
Buna rağmen birazdan Âkif, yağmur altında suda ıslanmış keçe gibi çıkar gelir.
Fatin Hoca’yı sorar. İçeri buyur ederler.
- “Biz kendisini çağıralım-, Yandaki komşuya gitti de..."
Âkif birşey söylemeden geri döner. Çamurlara bata-çıka geldiği yoldan kaybolur. Ertesi gün Fatin Hoca ÂkiFin gönlünü almak ister;
- "Üstad ben seni gelmiyecek sandım.”
Âkif haykırırcasına bağırın
- “Hoca! Hoca! Verilen bir sözü yerine getirmemek, ölüm yahut ona denk bir musibet yüzünden belki normal karşılanabilir. Bunun haricinde hiçbir neden verilen sözün yerine getirilmemesinde geçerli bir sebep teşkil etmez.’4
Bütün bir hayatı vatan ve millet yoluna adanmış olan Âkif’te, herc-ü mere olmuş bir vatan için ağlayan Âkifte ve o muhteşem insan namuslu ve dürüst adam Âkif’te, mide bulandıran beşeri zaafların olması hiç mümkün mü?
Âkif, gerçekte fakir değildir. İyi bir işi vardır. O gün için en çok tanınan bir dergide başyazarlık yapmaktadır. Lâkin kazandığını aç, bîilaç insanlarla bölüşmeyi şiar edinen Âkif’in yaşam düzeyi onlardan hiçte yukarı olmamıştır. Birileri ağlarken Âkif gülemez- di. İşte bu yüzden Âkif, harp yıllarında halkın şeker bulamadığı bir zamanda evinde bir çuval şeker saklayan arkadaşıyla ölene dek konuşmamıştır. O’na göre memleket bir felaketin içine girmişse, bu sıkıntı millet evlatlarının hepisince eşit olarak bölüşülmelidir.

Akif’in Cömertliği

Âkif, sonradan görme, türedi zenginlerin, kapı aşındırarak bir yerlere gelenlerin ahvalini, nazmında yerden yere vurmuştur. Günübirlikçi, sahtekâr, kibirli, kendini beğenmişlerden nefret eder. Para O’nun hayatında hiçbir zaman ön plana çıkmamıştır. Çoğu kişi zanneder ki, Âkif’in para konusundaki fedakârlığı sadece İstiklâl Marşı için konulan ödülü almamaktan ibarettir. Oysa gerçek hiçte böyle değildir. ’Divan-ü Lügatit Türk’ dilimize kazandırılırken M. E. Bakanlığı’nın verdiği 800 TL’nin kendi hissesine düşen 400 TL’sini de Âkif almamış arkadaşına bağışlamıştır. 1925’ten sonra Diyanet İşleri Başkanlığı ile yapılan anlaşmada önceden verilen 1.000 TL’yi Meali vermediği için iade etmiş; böylece 6.000 TL gibi kaşaneler, saraylar alınabilecek bir parayı elinin tersiyle itivermiştir.’5’
O’nun öz’ünde vatan ve milletinin sevdası yatıyordu. O’nun gönlünde harab olmuş yurdun çilesi vardı. Milletin derdine nasıl deva bulabilirim diye düşünüyor. Öz’ünde ve sözünde hep bunu dillendiriyordu.
Şimdi ibret için düşünelim. Akif cimri ve para canlı olsa ölmeyecek miydi. Buna ne şüphe? Elbette ölecekti. Ama Akif fedakârlığı ve dünya nimetlerine tenezzül etmeyişi yüzünden, bugün kalbimizde yaşıyor. Yarın da yaşayacak; Gelecekte de...

Bilgili Ve Mütevazi

Âkif, batı klasiklerinin tamamını bilir-, günlük yabancı bir gazete okurdu. Günümüzde 20-30 kelime ezber- liyerek yabancı dil biliyorum diyenlerin 3-4 tane yabancı lisanı kendi dili kadar bilen, fakat bunu kimseye belli etmeyen Akif’ten öğreneceği çok şey vardır. Âkif son derece mütevazi; ancak onur sahibidir. Birgün trende yolculuk yapıyor, bir yandan da kitap okuyormuş. Akif’in şahsiyetiyle oynamak isteyen densizin biri yanına sokulmuş ve şöyle demiş:
- “Efendim siz Baytardınız değilmi?’’
Sorudaki maksadı sezen Âkif, gözlüklerinin arasından bakarak şöyle cevap vermiş.
- “Evet! Bir rahatsızlığınız mı vardı.?’’
Konumuz Akif’in faziletlerini sayıp dökmek değildir. Bunları karınca kararınca anlaşılsın ibret alınsın diye yazıyoruz.
“Görenedir görene
Köre nedir köre ne?” denilmiştir.
Bir batı atasözü vardır.” Sığırlar boynuzlarıyla-, insanlar sözleriyle bağlanır”. Tamtamına ve dosdoğruca söylenmiş bir söz.
Akif’in belki bir hayat boyu uyguladığı, aslâ fire vermediği bir ilkedir sözünü tutmak. Âkif söz vermişse tutmuştur, yerine getirmiştir.

Bir Başka Örnek.„

M. Cemal’le sözleşmişler. Âkif uzak bir mahalden O’nun evine gelecektir. O gün için adam boyu kar yağmıştır. Hiçbir araç çalışmamaktadır. M. Cemal şöyle devam ediyor:
- Öğle yemeğinden sonra biz hala ekmekçiyi beklerken kapı çalındı. Fakat.. Âkif Bey gelmişti. Bıyığının yarısı donmuştu. Nasıl geldiğini merak ettim.
Bu karda tipide yürünen mesafeye ben şaştıkça Âkif de benim hayretime şaşıyordu.
- “Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lazımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.”
M. Cemal devam ediyor:
İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç birşey olması, o gün beni ürküttü.
- “Âkif, dedim. Sen eğer verilen sözün manasını bu türlü anlıyorsan, bana izin verde, ben bu türlü anlamıyayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir Lodosla bile tahammülü yoktur.
0:
- Ben böyleyim dedi. Ben de:
- Ben de böyleyim! dedim.
Bu vak’adan sonra O’na söz vermekten korktum. Onun gözünde, ne karayel fırtınası, ne dizboyu kar, meşru mazeret değildi.6

Ağlayanla Ağlayıp, Gülenle Gülebilmek.. „

Araştırmalarımız bize gösterdi ki Âkif, nazmında bir çocuk ağlamasını terennüm ediyorsa önce kendisi ağlamıştır. Mısralarında kahrolası bir şarapnel bir Mehmetçiğin başına çarpmışsa, bu acıyı önce Âkif duymuştur. Soğukta üşüyen bir garibanı yazmışsa hiç şüphe etmiyelim ki iliklerine kadar önce kendisi üşümüştür. Acılar bölündükçe azalır, sevinçler bölündükçe çoğalırmış. Âkif bu gerçeği hayatının hemen hemen her safhasında bir düstur gibi yaşayarak, özüyle sözünün bir olduğunu yaşayarak ispatlamıştır. Sevinenle sevinirken, ağlayanla hıçkırmış gibi şair.

Gelelim En Önemli Konuya

Âkifin İstiklâl Marşı için yarışmaya katılmadığını bilmeyin yoktur. Sebep şu ya da bu, vakıa O’nun yarışmaya katılmadığıdır. Peki daha sonra nasıl katıldı?
Yarışma konusuyla ilgili olarak uzunca bir konuşmadan sonra, H. Basri Hoca, M. Âkife diyor ki:
- Ben H. Suphi Bey’e (senin İstiklâl Marşı’nı yazacağına dair, senin adına) söz verdim.
Âkif, yerinden doğrulup irkilircesine soran
- Söz mü verdin, söz mü verdin?
- Evet söz verdim.
İşte rahmetli Âkife İstiklâl Mar- şı’nı yazdıran, bir başka deyişle O’nun içindeki şüpheleri izale eden ve eline kalemi aldıran vatan ve Bayrak aşkıyla birlikte değerli ilim adamı H. Basri Hoca’nın bu taktiğidir.7

Madem ki Söz Verilmiş...

Çok samimi bir dostu, mademki Âkifin adına söz vermiştir; o halde bu söz tutulmalıdır. Âkif, verilen sözü yerine getirmekle kendini yükümlü saydığı için, geceli-gündüzlü bir çalışmayla İstiklâl Marşı’nı yazıp tamamlamıştır.
Allah’ın rahmet ve selamı her ikisinin de üzerine olsun.
Toplum olarak özümüzle sözümüz ne kadar bir olursa, huzur ve refahı o kadar hak etmiş olduğumuzu hiç ama hiç unutmayalım. ♦



(1) ölümünün 50. yılında M. Âkif, sh.242. Mithat CEMAL, T. İş Bankası yay. 1986.
(2) ÂKİFNÂME, s. 244, H.B. Çantay, 1966.
(3) M. Âkif Hakkında Araştırmalar s. 60-61, M. Ertuğrul DÜZDAĞ. 1st 1987.
(4) M. Âkifin Hayatı, s. 203, E. Edip, A. İlmiye K. yay. 1938
(5) SAFAHAT, M. Âkif ERSOY, M. Ertuğrul DÜZ
DAĞ, Marmara Ün. İl. Fak. Vakfı, M. Âkif Araştırmaları Merkezi - İst. 1988. GİRİŞ sh. LXXIII-LXXV. Ayrıca bu konuda Eşref Edib’in M. Âkif ve H. Basri ÇANTAY’ın ÂKİFNÂME adlı eserlerinde tafsili bilgiler mevcuttur.
(6) M. Âkif Hakkında Araştırmalar, sh. 62-63 M. Ertuğrul DÜZDAĞ, 1st. 1987.
(7) ÂKİFNÂME, s. 63, H. Basri ÇANTAY, A. Sait Mat. 1966


İstiklâl Marşı Nasıl Yazıldı?

İstiklâl Marşı yazıldığı günlerde vatanın yarısı işgal altında idi. Yarının ne olacağını kimse bilmiyordu. İşte o günlerde, Genel Kurmay Başkanlığı nın (Erkan-ı Harbiye Riya- seti’nin) isteği üzerine Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaletinin) 7 Kasım 1920‘de gazetelere verdiği bir ilanla İstiklâl Marşı için müsabaka açıldığını, güfte ve beste için 500’er lira mükafat konulduğunu bildirdi.
Yarışmaya katılan şiirler memleketin dörtbir yanından gelmeye başlamış, beş yüzü aşmıştı.
H. Basri ÇANTAY olayı şöyle anlatıyor:
"Bu marşın M. Âkif tarafından yazılmasını kendisine söylediğim zaman O:
-Ben ne yarışmaya girerim, ne de ödül alırım, cevabını vermişti,
Ricalarımı tekrar ettikçe:
-Bırak yazsınlar. Bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım? Ayıp değil mi ? diyordu.
Bir gün Mecliste H. Suphi Tanrı- över, (Maarif Vekili) beni gördü, Dedi ki:
-Şimdiye kadar yarışmaya 500’den fazla şiir geldi. Gelen şiirlerin hiç birisini beğenmedim; İstiklâl Marşı’m yazması için, Üstadı ikna edemez misin ?diye sordu.
- Âkif Bey müsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor. Eğer buna bir çare ve şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım. Düşündü:
-Dur, dedi; ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna tabi olacağımızı bildireyim. Fakat bunu kendisine siz veriniz..
Bundan sonraki gelişmeler ise şöyle oldu:
Mecliste Âkifle yanyana oturuyoruz. Çantamdan bir kağıt parçası çıkarıp ciddi ve düşünceli bir tavırla sıranın üstüne kapandım.
-Neye düşünüyorsun Basri ?
-Mani olma işim var!
-Peki, birşey mi yazacaksın ?
-Evet.
-Ben mani olacaksam kalkayım.
-Hayır! Hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıçrar.
-Anlamadım.
-Şiiryazacağım da...
-Ne şiiri
-Ne şiiri olacak, İstiklâl şiiri. Artık onu yazmak bize düştü!
- Gelen şiirler ne olmuş?
- Beğenilmemiş.
- (Üzüntüyle) Ya!?
- Üstad bu marşı biz yazacağız.
- Yazalım ama şartları berbat!
- Hayır şartları filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.
- Olmaz kaldırılamaz, ilan edildi.
- Canım Vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine Mecliste kabul edilecek. Güneş varken Yıldızı kim arar?
- Peki bir de ikramiye vardı.
- Tabi alacaksınız!
- Vallahi almam!
- Yahu latife ediyorum. Onu da bir hayır kurumuna veriniz. Siz bunları düşünmeyin.
- Vekalet kabul edecek mi ya?
- Ben H. Suphi Bey’le görüştüm. Mutabık kaldık. Hatta sizin namınıza söz bile verdim!
- Söz mü verdiniz? söz mü verdiniz?
- Evet!
- Peki ne yapacağız?
- Yazacağız!
Tekrar tekrar “söz verdin mi?” diye sorduktan ve benden aynı kati cevapları aldıktan sonra elimdeki kağıda sarıldı. Kalemini eline aidi. Benim daldığım yapma hayale şimdi o gerçekten dalmıştı.
Aradan bir iki gün geçti. Sabahleyin erkenden Üstad bizim evde. Marşı yazmış, bitirmiş.’


Âkif Müsabakaya Niçin Katılmamıştı?

Âkif, açılan müsabakaya son an’a kadar katılmamıştı. Bunun iki sebebi vardı. Birincisi, şiirin karşılığında verileceği bildirilen mükâfat idi. Âkif böyle milli bir vazife için para alınmasını doğru bulmuyor, hele kendisine hiç yakıştıramıyordu. Üstelik ne kadar halisane duygularla katılırsa katılsın, yarışmaya para için katılmış şüphesini daima üzerinde hissedecekti. Ona çok ağır gelen böyle bir baskının altında, tavizsiz ve mert gönlünün duygularını gereği gibi kağıda dökebilmesi mümkün değildi.
İkincisi ise, Mehmet Âkif, artık umuma ilan edilen ve her önüne gelenin iştirak edeceği, biraz çocukça gibi görünen, bir yarışmaya katılacak adam değildi. Âkif, o zamana kadar, Safahat’ın 7600 mısra tutan ilk beş kitabını yayınlamış ve bu şiirleriyle büyük bir milli şair olduğunu ispatlamış durumda bulunuyordu. Kendisinin bu yüksek mevkii, edebiyat üstadı Recaizade Mahmut Ekrem tarafından, daha Balkan Harbi sırasında açıklanmış ve Üstad Ekrem, Âkif’e “Memleketin bir Milli destana ihtiyacı vardır. Onu ancak siz yazabilirsiniz Âkif Bey" diyerek kendisini tanıyanlar için çok mühim bir istekte bulunmuştu, şimdi bu seviyede olan bir büyük şairin, adeta çoluk çocuk denilebilecek yüzlerce heveskarla birlikte yarışa katılması, elbette uygun birşey değildi.
Sözün burasında az bilinen bir konuya değinmek istiyorum.
Maarif Vekaleti müsabaka için bir heyet seçmişti. Doktor şair Hüseyin Suat, Bursa Mebusu şair Muhittin Baha, onlar bu heyette bulunacaklardı. Ancak onlar da birer istiklal marşı yazıp vermişlerdi. Sonradan Akif’in marş yazacağını duyunca ikiside, şiirlerini geri aldılar.
İstiklâl Marşı ilk defa 17 Şubat 1337 (1921) tarihinde, Ankara’da Sebilü’r-Reşad Dergisi’nde yayınlandı. Bu ilk yayınında beşinci kıtasındaki “uğratma” kelimesi “bastırma ’’şeklinde iken, sonradan M. Âkif Bey tarafından değiştirilmiştir. Bunun dışında İstiklâl Marşımızın ilk metni ile sonrakiler arasında hiç bir fark yoktur.
Ne kadar ibretli bir durumdur ki. M. Âkif şiiri, Milli Marş olarak kabul edilirken, sıkılarak salondan dışarı fırlamış, cümle kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı.




İstiklâl Marşımız Para ile Yazılmamıştır

Düzenlenen müsabakada birinci gelen şiire ödül olarak 500 lira verilecekti. M. Akif’in bu parayı ne yaptığı Sebilür- Reşad’ın 21 Mart 1337 (1921) tarihli nüshasında açıklanmaktadır. Sebilür-Reşad’ın bu sayısında Âkif Bey’in 500 lirayı Darül-mesai’ye verdiği belirtilmektedir.
1921 yılının 500 lirasının bu günkü değerlerle ne tutacağını hesap etmek, zamanımızın “iktisad çağını" yaşayan vatandaşı için herhalde zor olmasa gerek.
Fakat çok şükür ki böyle bir çağdan haberdar olmayan Âkifimiz, cebinde parası ve Ankara kışında paltosu yokken yüksek ahlakının gereği olarak bu parayı almamış ve “istiklâl Marşı’mızı parayla yazılmış bir şiir olmaktan kurtarmıştır.
Parayı herşey sanan kimi insanların bir değerlendirme yapabilmeleri için bir ip ucu da biz verelim. O günlerde bir memur maaşı 7.5 liradır. 10 lirası olan zengin sayılmakta ve 500 lira ile üç tane çiftlik alınabilmektedir.

İstiklâl Marşı’na Saygı

G^lk Meclisin üyeleri, İstiklâl Marşı, TBMM’sinde kabul olunduğunda saygılarından dolayı ayakta duruyor, üst üste tam dört defa okunmasını istiyor, sürekli alkış ve gözyaşları içinde dinliyorlardı.
M. Kemal Paşa da, Marş okunurken sıraların önünde, onu (diğer Milletvekilleri gibi) ayakta dinliyor ve durmadan alkışlıyordu.
Konuya bir başka gerçeği ilave etmek istiyorum. Yarışmaya katılan toplam 724 şiirin arasında elbette güzel şiirler de vardı. (Âkifin şiirleriyle birlikte 725)6
Ancak bu yarışmayı kazanan şiir bir Milletin İstiklâlini anlatacak, onu temsil edecek kadar güzel olmalıydı.
Meclisin takdir ettiği gibi bu şiir, Akifin Kahraman Ordumuza ithaf ettiği şiir olabilirdi. Şairi de Âkif gibi söyledikleriyle yaşadıkları arasında hiç bir çelişki görülmeyen, şerefiyle yaşayıp, öylece ölebilen bir kahraman...
Âkif, İstiklâl Marşı konusunda çok hassastı. Birkaç gazeteci, ölümünden kısa bir süre önce ziyaretine gittiler. Söz İstiklâl Marşı’ndan açıldı. İstiklâl Marşı denince Üstadın gözleri büyümüş ve parlamıştı. Has tabakıcının yardımıyla doğruldu, anlatmaya başladı:
“İstiklâl Marşı... O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi! O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir fecayi karşısında bunalan ruhların, ızdıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim milletime en kıymetli hediyem budur."
Bir araştırmacımız bakınız bu konuda neler yazmış:
“İstiklâl Marşımız, bizim adeta tarihimizdir. Geleceğimizin bir aynası ve bütün milletimizin iman ve ahlakta son gayesi olan temel esasların bir özüdür.
Büyük Âkif, milletinin ruhunu okumuş ve onu sanki taşa kazırcasına yazarak, bir anıt gibi gözler önüne dikmiştir. ”
Akifin o güzel duasını tekrar ederek bitirelim.
“Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın." AMİN