Makale

Türklerin İslamlaşma Sürecinde Ahmed Yesevi

Türklerin İslamlaşma Sürecinde Ahmed Yesevi

Doç. Dr. Harun Yıldız Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak.

Ahmed Yesevi (562/1166-67), Türklerin İslamlaşma sürecinde önemli etkileri olmuş büyük düşünürlerden biridir. O, hem düşünce yapısı hem de yaşam tarzı ile Türklerin İslam’ı anlaması, yorumlaması ve dinî-tasavvufi yaşamları üzerinde yüzyıllar boyunca etkisini derinden göstermiştir. Onun etkileri, sadece yaşadığı coğrafya olan Türkistan sınırları ile sınırlı kalmamış, bu sınırları fazlasıyla aşarak İran üzerinden Anadolu’ya kadar gelmiştir. Bu yüzden Pir-i Türkistan şeklinde anılmayı hak etmiştir.
Aslında hayatı, yaşadığı dönem ve düşünce yapısı ile ilgili hâlen bilinmeyen pek çok konu olmakla birlikte Ahmed Yesevi, muhtemelen V/XI. yüzyılın sonlarında bugünkü Güney Kazakistan’da Çimkent şehrinin doğusunda bulunan Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum yılı, kesin olarak bilinmemektedir. Araştırmacılar tarafından Hz. Ali soyundan geldiği kabul edilen Ahmed Yesevi’nin babası Şeyh İbrahim, önemli bir mutasavvıf olmasının yanı sıra Sayram’ın tanınmış şahsiyetlerindendi. Annesi Ayşe Hatun ise, sevilen, örnek ve saygın bir insandı. İlk dinî eğitimini babasından alan Ahmed Yesevi, küçük yaşlarda anne ve babasını kaybedince, ablası Gevher/Cevher Şehnaz tarafından yetiştirildi. Daha sonra ablası ile birlikte bilmediğimiz bir sebeple, Yesi (Türkistan)’ye gelmiş ve orada yerleşmiştir. Yesi, o dönemde Oğuz, Kıpçak ve Karluk Türklerinin yaşadığı bir şehirdi. İşte Hoca Ahmed, bu şehre nispetle Yesevi lakabını almıştır. Yesi’de, önemli bir sufi olan Arslan Baba’nın yanında kalarak hem manevi/tasavvufi eğitimine dair ilk bilgileri ondan alarak yetişmiş, hem de onun teveccüh ve iltifatı ile hayır dualarına mazhar olmuştur. Arslan Baba üzerinde önemli ölçüde Horasan Melametiliğinin etkileri görülmekteydi. Arslan Baba’nın yanında 16 yıl hizmette bulunan Ahmed Yesevi, ondan zahir ve bâtın ilimlerin değişik sırlarını öğrenmişti. Ahmed Yesevi, henüz 23 yaşında iken şeyhi Arslan Baba’nın vefat etmesi üzerine, onun yönlendirmesiyle Maveraünnehir’in önemli bir dinî merkezi olan Buhara’ya gelerek buranın medreselerinde eğitimine devam etmiştir. O dönemde Selçuklu’ların yönetimi altına girmiş olan Buhara’da, Hanefi/Maturidiler’e ait çok sayıda medrese vardı ve bu medreseler, diğer İslam ülkelerinden gelen binlerce öğrenciye ev sahipliği yapıyordu.
Ahmed Yesevi, burada yirmi yedi yaşında iken dönemin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından olan Şeyh Yusuf Hemedani (535/1140)’ye intisap ederek onun öğrencisi oldu. Bu süreçte hocasını ilim, züht ve değişik faziletleri ile kendisine örnek almış, hocası gibi şer’i ilimlerde büyük bir vukuf kazanmış ve böylece kendisi de hem ilmi hem de zühdü ile tanınmıştır. Bu arada hocası ile birlikte İslam’ı anlatmak amacıyla Türkistan’ın çeşitli şehirlerini de dolaştı. Ahmed Yesevi, hocasının vefatından sonra bir süre Buhara’daki dergâhın başında bulunarak burada pek çok talebe yetiştirmiş, ardından tekrar Yesi’ye dönmüş ve orada bölgede yaşayan konar-göçer ve köylü kesimlerinin sorunlarıyla ilgilenmeye, ayrıca onlara İslam’ı anlatmaya başlamıştı. O, halkın birçok sıkıntı ve musibetle karşı karşıya olduğu bir dönemde yaşamış ve “hikmet” adı verilen deyişlerini de bu süreçte söylemiştir. O, bu dönemde Selçuklular, Karahanlılar ve Karahitaylar arasında gerçekleşen kanlı mücadeleleri ve bunların dehşetli sonuçlarını gördüğünden dolayı, hikmetlerinde bu facialara dair düşüncelerini de ifade etmiştir. Ayrıca o, dervişlerine hikmetler yoluyla, İslam’ın esasları ile tasavvufi ve ahlaki hakikatleri anlatmış ve onlara sürekli yol göstermiştir. Böylece o, İslam dininin temel esaslarını şiir dil ve üslubu ile anlatma geleneğini başlatan ilk sufi düşünürlerden biri olmuştur. (Sönmez Kutlu, Türkler ve İslâm Tasavvuru, İSAM Yay., İst., 2011, s. 160.) Ahmed Yesevi’nin hikmetlerinin dışında Fakrname isimli bir eseri daha vardır. (bkz. Abdurrahman Güzel, Ahmed Yesevî’nin Fakr-nâme’si Üzerine Bir İnceleme, Öncü Kitap Yay., Ank., 2007, s. 71-230; Kemal Eraslan, “Yesevî’nin Fakr-nâme’si”, İÜEFTDED., XXII, İst., 1977, s. 45-120.)
Ahmed Yesevi, asıl meslek olarak tahtadan kaşık, keşkül ve kepçe yaparak geçimini sağlardı. Ahmed Yesevi, kesin olmamakla beraber, 562/1166-67 tarihinde vefat etti. O’nun İbrahim adında bir oğlu olmuşsa da kendisi hayatta iken vefat etmiştir. Ayrıca Gevher Şehnaz ve Gevher Hoşnaz adlarında iki kızı dünyaya gelmiş, soyu ablasının adını taşıyan kızı Gevher/Cevher Şehnaz ile devam etmiştir. O, Arapça ve Farsçayı iyi bildiği hâlde, içinde yaşadığı toplumun dili olan Türkçeyi de çok güzel bir şekilde kullanmış, onlara kendi dilleriyle seslenmiş, bu yüzden olsa gerek, özellikle ruh dünyalarına her yönden derinlemesine hitap etmeyi başarmıştır. Bu arada Türk topluluklarının dili başta olmak üzere inanç, kültür ve geleneklerini İslamiyet’in kuralları ile başarılı bir şekilde kaynaştırmıştır. (Ali Yaman, Orta Asya’dan Anadolu’ya Yesevilik, Alevilik, Bektaşilik, Elips Yay., Ank., 2006, s. 52.) Yine o, Köprülü’nün ifade ettiği gibi, bir yandan Horasan Melametiliğinin; diğer yandan ise, Doğu Türkistan ve Seyhun havalisindeki Şii cereyanların tesiri altında oldukça geniş ve serbest bir tasavvuf felsefesine sahipti. (M. Fuad Köprülü, Türk Tarih-i Dinîsi, (Haz. Metin Ergun), Akçağ Yay., Ank., 2005, s. 147-148; Köprülü, “Ahmed Yesevî”, İA, I, İst., 1978, s. 212.)
Ahmed Yesevi’nin yaşadığı XII. yüzyılda Türklerin büyük çoğunluğu henüz Müslüman olmamıştı. Bu yüzden Müslüman olan Türklerle, Budist ve Maniheist Türkler arasında şiddetli mücadeleler cereyan etmekteydi. Ayrıca Müslüman Türk hanedanları arasında iktidar kavgaları olduğu gibi; din âlimleri, Hanefiler ve sufi tarikatlar arasında da değişik çekişmeler ve gereksiz mücadeleler hiç eksik olmuyordu. (bkz., Dossay Kenzhetayev, “Hoca Ahmet Yesevi: Yaşadığı Devir, Şahsiyeti, Tarikatı ve Tesiri”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, XLIV, Ank. 2007, s. 13, 17.) Bu yüzden bu dönemi, sakin, rahat ve İslam’ın yayılması noktasında elverişli bir dönem olarak görmek zordur. Bu dönem, İslamlaşma sürecinin şehir merkezlerinde yaşayan Türkler arasında artık benimsenerek kökleşmeye başlandığı; taşrada ve göçebe/yarı göçebe çevrelerde ise, bu sürecin değişik boyut ve problemleri ile devam ettiği bir dönemdi. İşte bu süreçte Ahmed Yesevi’nin asıl rolü, özellikle göçebe/konar-göçer Türkmen toplulukları üzerinde olmuş, bu yüzden Türklerin manevi ve ahlaki yaşamı üzerinde yüzyıllarca müessir olmuştur. Öyle ki bu yüzden Laçiler ve Saçli İşanlar (Dervişler) gibi Özbekistan’ın Fergana Vadisi ile Kırgızistan’ın Oş ve Batken gibi şehirlerinde yaşayıp onun deyiş ve zikirlerini günümüze kadar ulaştıran gruplar bulunmaktadır. (Laçiler, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Yesevilik tarikatı içerisinde yeni bir yapılanma olarak ortaya çıkmış olan dinî ve tasavvufi bir gruptur. Hareketin kurucusu, Sanivar isimli bir Yesevi şeyhi olup hakkındaki suçlamalar sebebiyle Hokand hanı tarafından idam edilmiştir. Bundan sonra tarikat, yer altına çekilerek faaliyetlerini sürdürmüştür. Saçli İşanlar (Dervişler) ise, Laçiler içinde 1920’li yıllarda yine bir Yesevi şeyhi olan Ebu Muttalib Gatibaldiev liderliğinde ortaya çıkan yeni bir Yesevilik koludur. (bkz., Yaman, 79-97; Kutlu, 173-174.)
Şimdiki tarihsel bilgilerimize göre, önemli ölçüde tasavvufi bir çevre içinde yetişen ve Türk halk Müslümanlığının adı bize intikal etmiş ilk öncüsü olan Ahmed Yesevi’nin çevresinde toplanan kitleler, İslam’a yeni giren ve ona çok kuvvetli ve samimi bir şekilde bağlanan konar-göçer yahut köylü Türklerdi ve doğal olarak İslam anlayışları, çok sathi ve şekilci bir karakter arz etmekteydi. Bu yüzden Yesevilik de, ister istemez bu çevrenin şartlarına intibak sağlayarak ve bu insanların kültürel seviye ve psikolojik durumlarına göre şekillenerek eski Türk kültür ve gelenekleri ile karışmak durumunda kalmıştı. Bu çevrelerde Ahmed Yesevi’nin söylemiş olduğu hikmetli deyişler çok etkili olmuş ve bunlar, yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılmıştı. Bu deyişler, daha sonra XV. ve XVI. yüzyıllarda bazı ilavelerle birlikte derlenerek Divan-ı Hikmet isimli bir eser meydana getirilmişti. Bu eser üzerinde çalışan araştırmacılar, eserin şimdilik elimizde bulunan en eski nüshasının XVII. yüzyıla ait olduğunu ifade etmektedirler. (Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Akçağ Yay., Ank., 2009, s. 136-139; Eraslan, Hoca Ahmed Yesevi ve Divan-ı Hikmetinden Seçmeler, Kültür Bakanlığı Yay., Ank., 1991, s. 30-32; Z. Velidi Togan, “Yesevîliğe Dair Bazı Yeni Malûmat”, 60. Doğum Yılı Münasebetiyle Fuad Köprülü Armağanı, İst., 1953, s. 523-528.) Bu özlü ve akıcı bir Türkçe ile söylenen hikmetlerde, dinî ve ahlaki birtakım değer ve erdemler, vicdana yapılan vurgu, insana verilen değer, sosyal adalet, tasavvufun faziletleri, büyük Müslüman şahsiyetleri öven ifadeler, dünya hâlinden ve dünyevi değerleri abartmaktan yakınmalar ile kıyamet ve ahiret ile ilgili konular işlenmiştir. Bundan dolayıdır ki Divan-ı Hikmet, yüzyıllar boyunca Türkmen kitleleri arasında çok ilgi görmüş; Kur’an-ı Kerim’den sonra en önemli dinî kaynak hâline gelmiş, âdeta ikinci bir Kur’an gibi görülüp bir çeşit kutsallık kazanmıştır.
Yesevilik, tasavvufi bir akım olarak, İslam’ın temel ahlaki prensiplerini sade Türkçe şiirlerle anlatan Ahmed Yesevi’nin karizmatik kişiliği ve tasavvufi düşünceleri çerçevesinde oluşmuştur. Bu yolla Ahmed Yesevi, Türkler’in İslam anlayışına yeni bir ufuk ve millî bir üslup kazandırmıştır. (Kutlu, 167.) Ahmed Yesevi’den sonra genel olarak bu anlayış ve eğilimler çerçevesinde teşekkül eden Yesevilik, onun yetiştirdiği Mansur Ata, Süleyman Hâkim Ata, Muhammed Danişmend Zernuki, Emir Ali Hâkim ve Baba Maçin gibi öğrencilerin faaliyetleri neticesinde, önce Seyhun ve Taşkent yöresiyle Doğu Türkistan’da yayılmış, ardından Maveraünnehir ile Harezm gibi bölgelere girmiş; daha sonraki süreçte ise, XIII. yüzyılda Moğol istilasının önünden göç eden dervişler yolu ile Anadolu’ya ulaşmış ve Anadolu’yu da derinden etkilemiştir. (A. Yaşar Ocak, “Anadolu Türk Halk Sufiliğinde Ahmed Yesevî Geleneğinin Teşekkülü”, Milletlerarası Ahmed Yesevî Sempozyumu Bildirileri, Feryal Matbaası, Ank., 1992, s. 75-84.) Örnek olarak XIII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ve burada Yeseviliği temsil eden Yesevi dervişlerinden biri de, Emirci Sultan (637/1240)’dır. (bkz., Ocak, Ortaçağ Anadolu’sunda İki Büyük Yerleşimci (Kolonizatör) Derviş Yahut Vefâiyye ve Yeseviyye Gerçeği: Dede Garkın & Emîrci Sultan (13. Yüzyıl), Gazi Üniv. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Yay., Ank., 2011, s. 76-107.)
Bu şekilde Yesevilik, teşekkülünü tamamladıktan sonra Bektaşilik ve Nakşibendilik gibi iki büyük Türk tasavvuf akımını da kendi içinden ortaya çıkarmıştır. Bu süreçte Yeseviliğin yayıldığı Orta Asya dışındaki bölgelerde, süreç içerisinde Ahmed Yesevi’nin takipçilerine ait kültler ön plana çıkarken; Orta Asya’da ise, bizzat Ahmed Yesevi kültü, özellikle Türkistan’daki görkemli dergâhının varlığı ile beraber, yüzyıllar boyunca etkinlik ve ağırlığını korumuştur. Bu yüzden yüzyıllar boyu bölgede yaşayan Türk topluluklarının Ahmed Yesevi’ye olan ilgisi azalmaksızın devam etmiş, onun büyük anısına hürmeten dergâhı, Türkistan Türklerinin manevi başkenti olarak kabul edilmiştir. (Yaman, 35.) Yine bundan dolayı Ahmed Yesevi, günümüzde bile Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen ve Tatar gibi Türk toplulukları arasında en önemli köprü ve manevi bağ durumundadır.