Makale

Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç İle İrfan Geleneği Üzerine Söyleşi

Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç ile İrfan Geleneği Üzerine Söyleşi

Söyleşi: Dr. Lamia Levent - Kâmil Büyüker • Fotoğraf: Mustafa Bektaşoğlu

Hocam, temel bir soru ile başlayalım istedik. ‘Aşkı olmayanın irfanı olmaz’ diyorsunuz, irfan kelimesi bu topraklar için ne anlam ifade ediyor?
Bismillahirrahmanirrahim. Aslında “irfan” kelimesi son zamanlarda daha sık kullanmaya başladığımız bir terim. Arefe kökünden geliyor, ‘derinlemesine bilmek’ diye tercüme edebileceğimiz bir ıstılah, tasavvufi bir kavram olmakla beraber işrak felsefesinde bazı felsefi metinlerde de kullanılıyor. Bunu Batı dillerinde gnostoloji gibi yani irfan bilimi gnosis’le irtibatlı bir tercüme terim olduğunu ileri sürenler varsa da aslında gnosis’in tercümesi değildir. İrfan, bizim kültürümüzde gnosis kullanılmıyor iken dahi kullanılan bir kavramdı. Lakin son zamanlarda tasavvuf düşüncesi veya tasavvufun teorik kısmı, tasavvufun felsefi kısmını izah sadedinde buna irfan denilmeye başlanıldı. Bunun birkaç sebebi var, mesela İran coğrafyasında da irfan kelimesi çok sık kullanılır. Tabii orada biraz zorlayıcı bir sebep de söz konusu, zira İran muhitinde tasavvuf kelimesi menfi anlamdadır, müspet anlamda değildir. Bunun karşılığında müspet manada bu konulara irfan demektedirler ve irfan ve tasavvuf diye bir ayrım yapılmaktadır. Onun için İranlı bir yazar ya da bir İranlı’nın literatüründe irfan dediğiniz zaman olumlu tasavvuf anlaşılır. Tek başına müstakil olarak tasavvuf geçerse onda menfi bir anlam vardır. Bizdeki kullanımı ise bu şekildeki anlam kargaşasından uzaktır. Asli anlamıyla herhangi bir yanlış anlamaya mahal vermeden bizde irfan ve tasavvuf her ikisi de zaman zaman müteradif olarak, zaman zaman farklı konuları temas sadedinde kullanılmaktadır.
Son zamanlarda sıklıkla kullanılan bir tabir var: “Halk irfanı”. Sizce nedir halk irfanı? Halkın irfanı, elitlerin irfanı ya da avamın, havassın irfanı gibi bir ayrıma gitmek doğru mudur?
Halkın irfanı konusundaki bu tabiri ne niyetle kurguladığınıza göre değişir söyleyeceğimiz konu. Şöyle ki doktrin anlamında İslam tasavvufunda avam, has ve havassü’l-has gibi üçlü bir içtimai taksimat söz konusudur. Bunu bir piramide benzetecek olursak, insanların çoğunluğu avam olarak görülür ve bu piramidin alt katmanıdır. Piramidin orta kesimi havas kısmıdır. Ancak çok az bir grup ki, onlar hassü’l-has, havassü’l-has gruba dâhil olan kimselerdir. Sorunuzdaki “halk irfanı”ndan kasıt, Türkçemizdeki halk irfanı yani ümmi irfanıdır. Malumunuz Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “en-nebiyyü’l-ümmi”dir. Bu ümmilik, cahil, okuma yazma bilmez gibi yanlış tercümelerle karşılanıyorsa da zaman zaman, o konu yani okuma yazma bilmiyor olmak cahil olmanın gerekliliği mi, sorusunu da beraberinde getiriyor. Bir insan okuma yazma bilmeyip bilge olabilir, neticede okuma yazma bir evrakı, göz ve beyin sinirleriyle bakmak suretiyle okuma eylemidir. Her bakan okuyor değildir; her okuyan da anlıyor değildir. Anlama başka bir vetire, başka bir süreçtir. Anadolumuzda azalmış olmakla beraber gene de mektep, medrese görmemiş kadınlardan ve erkeklerden bilge insanlar vardır. Zaman zaman televizyon programlarında görürsünüz mesela görmüş geçirmiş değerli insanlar çıkıyor orada, böyle oturup dinleyin o insanı, beş yüz tane kitap okumuş gibi olursunuz, bunlar yaşanmış hayat tecrübeleridir. Anadolu’da irfan geleneği bu manada çok zengindir. Tabii ki şunu da söyleyeyim, halk irfanını da besleyen damarlar vardır. Köy köy, kasaba kasaba, hatta buna “Hak âşığı” diye tabir ettiğimiz hatta bazı yörelerde eline bağlama alıp çalarak hakka davet eden insanlar vardır. Erzurum civarında Tatyanlar var, onları dinlediğimizde tamamen tasavvuf kültüründen beslendiklerini görüyoruz. O manada halk bilgeliği müspet anlamdadır, şu an günümüzde kullanıldığı gibi zır cahil, mektep medrese görmemiş avam, anlamaz, nadan anlamında değildir.
Aslında siz “Anadolu’nun Ruhu” kitabınızda, ‘Anadolu’yu büyük bilgelerin nefesi mayalamıştır’ diyorsunuz…
Yani bunu salt bir milliyetçilik olarak söylemiyorum, Anadolu’daki bütün halklar anlamında söylüyorum. 1071’de Anadolu’ya gelenler buraya ilayıkelimetullah için gelmişlerdir. Şu tabir sonradan icat olunmuştur: Anadolu’yu İslamlaştırmakla Anadolu’yu Türkleştirdiler. Bu tabir eski kadim metinlerde yoktur. Hiçbir eski metinde, hiçbir kitapta ben böyle bir tabire rastlamadım. İslamlaştırmak diye de bir tabire denk gelmedim. Nedir ilayıkelimetullah, nizam-ı âlem yani insanlığa, oradaki o bölgeye hidayet götürmek için gelmişlerdir. Dolayısıyla Müslümanlaşıyorlar, o gelen kimseler Türk kavimleri ise Türk kültürünü de almış oluyorlar. Bizim derdimiz ilayıkelimetullah, Allah’ın kelimesinin yücelmesi için çaba sarf etmektir.
Bu toprakların büyük bilgelerin nefesiyle mayalanması ve tesirini kaybetmeden devam etmesindeki temel amil nedir?
Asıl olan özdür, kabuk değildir; o yüzden onu doldurmak gerekiyor. Kabuğun varlık âleminde yeri yoktur, liğayrihi var oluşu vardır yani kendisi için değildir. O da nedir, iç yoksa zaten kabuk yoktur; ama bugün var olan içsiz kabuklardır. Bâtıniliğe düşeceğiz korkusuyla bâtın ve bâtın çalışmalarından o kadar korkar hâle geldik. Allah’ın el-Batın ismi var korkmayın. Batın olmadan zahir olmaz. Bir şeye dış diyebilmeniz için, gelin Türkçe konuşalım, iç olması gerekir. Anlatabiliyor muyum, bir şeye dış, diyebilmek için, şu binanın dışı, bardağın dışı, masanın dışı; iç varsa dış olur, içi yoksa şu binanın dışı diyemezsiniz. Onun için esas olan içtir, dış içi korumak, içi muhafaza etmek için vardır, o da önemlidir. Dış önemsizdir diyenler işte Bâtınilerden burada ayrılıyoruz. Zahir bâtın dengesi bu açıdan çok önemlidir.
Siz, tasavvufun İslam dininin arkeolojisi olduğunu, hakikat ve marifet boyutunu temsil ettiğini söylüyorsunuz. Peki, modern çağın Müslümanları olarak irfan geleneğine tekrar nasıl dönebiliriz, bunu nasıl canlandırabiliriz?
Her şeyden evvel dil bilimcilerin çok kullandığı bir tabir var, yeniden yapılandırma; şu an İslami ilimlerin eski tabirle meratibü’l-ilmin hiyerarşisinde bir tepetaklak oluş söz konusudur. Eskilerin en önemli ilim, eşrefü’l-ilm dediği tabirin, modern zamanlarda ehem mühim sıralaması değişti. Eskilerde marifetullah ilmi en şerefli ilimdir. Yeryüzüne benim gelme sebebim Rabbimi bilmektir. Rabbimi bulmadan benim bu dünyadan gitmemem gerekiyor. Bana bunu öğretecek, tattıracak hangi ilim varsa, adına tasavvuf demiyorum hangi ilimse o ilim eşrefü’l-ilmdir. Mevzularına göre değerlendirilir, yani bir ilim ki marifetullah, Allah’ı bilme ilminden üstün bir ilim olamaz. Bunu kim nasıl tahakkuk ettirirse şeref ona aittir. Dolayısıyla modern Müslümanın ilk yapacağı şey ilimlerin yeniden tasnifidir.
1071’de İslam fetihleriyle Anadolu’ya akın akın gelenler, Anadolu’yu yalnızca askeri bir yolla fethetmedi aynı zamanda maneviyat erbabı da yanlarında bulunduğu için, bir tür manevi fetih oldu. Bunu Balkanların fethinde de İstanbul’un fethinde de görüyoruz. Siyasi bir figürün yanında bir maneviyat erbabının hatta ordu şeyhlerinin olduğunu ve onların çok önemli fonksiyonlar ifa ettiklerini görüyoruz. Cihatta askeri teşyi ediyorlar, cesaretlendiriyorlar ama bunun yanında insanlara tebliğ faaliyetlerinde de bulunuyorlar.
Hocam Anadolu’nun ruhu dedik, bu ruhu Batı medeniyeti keşfetti ve orada canlanıyor. Mesnevi Amerika’da satılan bir numaralı şiir kitabı. İnsanların İslam’ı tanıyıp Müslüman olması da tasavvuf geleneği üzerinden gerçekleşiyor. Bunun sebepleri nelerdir?
Niye bu kadar garipsiyorsunuz, tarihte de böyle olmadı mı? Daha doğrusu her zaman böyle olmadı mı? Bakınız Afrika’nın İslamlaşma tarihine, Endonezya, Malezya, Malay Takımadalarının İslamlaşma sürecini okuyunuz. Bütün İslamlaşma süreçlerini Anadolu, Balkanlar dâhil inceleyin hep böyleydi zaten, her zaman böyle oldu. Mesnevi’yi ve Yunus Emre Divanı’nı, Kur’an’ın karşısına koymak yanlıştır. Peygamber Efendimiz’in elinde Kur’an yoktu. Asr-ı saadette Müslümanların elinde (the book) kitap anlamında bir kitap yoktu, bunu düşünmek gerekir.
Hocam özellikle İbn Arabi’nin, Mevlana’nın Anadolu’nun Müslümanların aydınlanmasında önemli rolünden bahsediyorsunuz. Hatta Osmanlı arifleri de biz iki ayrı anneden süt emdik derken kastettikleri bu iki ismi bu kadar ön plana çıkaran sebep sizce nedir?
İslam irfanının kervanını saymaya kalktığımız zaman bu çok büyük bir kervan olur, sayıları çok fazladır. Ama bunların içerisinden temsilci, numune olarak sayıları ikiye, üçe indirmemiz gerekirse, İslam tasavvufu dediğimiz sadece Mevlana’dan, İbn Arabi’den ibaret değildir şüphesiz. Bu çok uzun bir kervan Anadolu’nun o manada bir tasnifi, veri bankası çıkarılmış değildir. Kasaba köy envanteri çıkarılmış değildir. Çünkü biz bugün eser yazmış arifleri ancak tanıyoruz, eser yazmamış fakat insan yetiştirmiş arifler de gelip geçti. İrfan geleneğinde sohbet çok önemlidir, zaten insanlar sohbette yetişirler, sohbeti olmayan yer güdüktür.
Tasavvuf denince nefis tezkiyesi, bir köşeye çekilip nefsiyle baş başa olmak, kendi kurtuluşunu temin etmek düşünülürken; bizim geleneğimizde esnafın piri Ahi Evran, kahvecilerin piri Hasan Şazeli hazretleri, okçuların piri bir başka zat... Şimdi bakıyoruz tasavvuf, tekke, irfan geleneği hep hayatın içinde…
Tasavvuf sadece inziva değildir. İnziva müridin hayatını disiplin altına almak için bir müddet kampa çekilme hadisesidir. Ömür kampta yaşanmaz, hayatı disipline etmek için bugün sporcular bile önemli bir maç öncesinde kampa çekilirler. Kampın belli bir disiplini vardır, mesela on gün boyunca şunları yemezler, şunu, bunu yapmazlar. Bazı perhizler, bazı uygulamaları vardır. Nedir, on günlük bir halvettir, on günlük halvete, çilehaneye gitmiş oluyorlar. Çünkü on gün sonra bir maça çıkacaklar, fiziki performansın en üst seviyede olması lazım. Aynı şekilde manevi hayat da bu şekilde işler. Siz kırk günlük bir erbaine girdiğiniz zaman ister istemez belirli gıdaları azaltıyorsunuz.
Bunun yanında alayıkı çok olanın, irfanı az olur. Alayık, ilgi ve alaka demektir. İlgi ve alakanız size Hak Teala’dan başka konuları üzerinize temerküz ettiğinde, konsantrasyonunuz dağılır doğal olarak. Şimdi ben uluslararası bir örgüt yönetiyorum, kafamda kırk tane tilki var. Falancanın maaşı ödenmedi, o ona şöyle yaptı, iki personelim kavga etti, işte kızımı evlendiriyorum bir ay sonra düğünü var, beyaz eşya alınacak, ev kurulacak, hangi marka alalım eşe dosta soruyorsun. Nedir bu alayık, alakalarımız hâlâ dünyada; dünyadan tamamen çıkacak değiliz zaten. Bunlarla beraber biz bir tasavvufi hayat yaşamaya çalışıyoruz. O açıdan tasavvuf aslında hiçbir zaman tarihte de insanları sadece inzivaya çekip işin içinden çıkmak değildir. Bakınız ben size ilginç bir şey söyleyeyim, vakti zamanında bu iddiayı çürütmek için ben bir öğrencime yüksek lisans tezi vermiştim. Konu şuydu: Biliyorsunuz İRCİCA var İstanbul’da, oranın çıkardığı kitaplardan bir tanesi Osmanlı Matematik Literatürü, ikincisi Osmanlı Kimya Literatürü, üçüncüsü Osmanlı Musiki Literatürü gibi… Öğrencimden istediğim şuydu, kitapların arkasında şahıs indeksi var. Şahıs indekslerinde o şahısların biyografilerinde sufilikle irtibatlı isimleri ve eserleri tespit edeceksin. Mesela Şukufe Risalesi ki, en güzel bir çiçek yetiştirme risalesini yazan zatın adı Ali en-Nakşibendi. Efendim filanca el-Kadiri, falanca el-Mevlevi, çok güzel saat mekanizması yapmış Mevlevi saatçiler var. Musiki risalesi yazanlar var, hattatlar var, neler var neler. Pozitif bilimlerde kimya risalesi, matematik risalesi, musiki risalesi yazmış sufi irtibatlı kimseler var. Dolayısıyla tarihte de gerek fetihlerde, gerekse bilimsel gelişmelerde tasavvuf ehli/irfan ehli her zaman en önde olmuştur.