Makale

İrfani Geleneğin Öncüleri

İrfani Geleneğin Öncüleri

Prof. Dr. Kadir Özköse
Gaziosmanpaşa Üniv. İlahiyat Fak.

İrfani gelenek, İslami düşüncenin daha özel ve daha rafine bir hâlidir. İrfani geleneğin İslami düşünce içerisindeki konumu, sütün içine dağılmış yağ gibidir. Nasıl süt olmadan yağ elde edilmezse, İslam’ın ölçü ve kurallarına uymadan, irfani geleneğin önerdiği yaşama biçimine ulaşmak da mümkün değildir. İnanan insan sahip olduğu malının her yıl kırkta birini vermek zorundayken, irfan ehli gerektiğinde elinde olanın tamamını vermekle yükümlüdür. Aksi hâlde belirli bir iç zenginliğine ulaşamazlar.
Hakk’ı tanımak ve tevhidi idrak, irfani geleneğin yegâne anlam dünyasıdır. İrfani gelenek ilim, irfan ve hikmet çizgisindeki derinleşmeyi hedeflemektedir. İrfani geleneğin öncüleri, marifet-i ilahiye ve hakikat-i ruhaniye ile beslenen maneviyat önderleridir.
Ahmed b. Hanbel İmam-ı Şafii’nin yanında bulunduğu sırada irfani geleneğin önde gelen isimlerinden Şeyban-i Rai gelir. Ahmed b. Hanbel, İmam-ı Şafii’ye,
“Ebu Abdullah! Şeybani’nin ilminin azlığına dikkatini çekiyorum, onu bazı ilimleri tahsil etmeye sevk etmek istiyorum.” der. Bunun üzerine İmam-ı Şafii:
“Sakın bunu yapma!” diye tembihte bulunur. İkna olmayan Ahmed b. Hanbel, Şeyban-i Rai’ye sormadan edemez:
“Ey Şeyban! Yirmi dört saatte kılınan farz namazlardan birini unutan kimse, kılamadığı namazın hangisi olduğunu bilemiyorsa, ne yapması gerekir?”
Şeyban-i Rai cevaben;
“Bu kalb, Allah’tan gafil bir kalptir. Öncelikle onu Allah’tan gafil olmaması için edeplendirmek gerekir.” der. Ahmed b. Hanbel bu cevaptan çok etkilenir. Bunun üzerine İmam-ı Şafii:
“Sana bu işi kurcalama demedim mi?” der. Halbuki Şeyban-i Rai onlara nazaran ümmi idi. (el-Kuşeyri, Ebu’l-Kasım Abdülkerim, er-Risaletu’l-Kuşeyriyye fi İlmi’t-Tasavvuf, Haz. Ma’ruf Zerrik, Ali Abdulhamid Baltacı, Daru’l-Hayr, Beyrut 1993, s. 379.)
Benzer bir anlatım İmam Şibli ile ilgilidir. Fakihlerin büyüklerinden birisinin ders halkası “el-Mansure” camiinde Şibli’nin zikir halkasına yakın bulunmaktaydı. Bu fakih Ebu İmran’dı. Şibli’nin sohbeti, onların ders halkasını etkisiz hâle getirirdi, gölgede bırakırdı. Bunun için Ebu İmran’ın arkadaşları, Şibli’yi utandırmak maksadıyla bir gün ona hayız konusunda bir soru yönelttiler. Şibli, sorulan konu hakkında âlimlerin söylediklerini, her birinin farklı yönlerini dile getirdi. Verilen cevaptan oldukça etkilenen Ebu İmran, Şibli’ye takdir ve hürmetinden ayağa kalkıp başından öptü. Şibli’ye,
“Ey Ebu Bekr! Bu konu hakkında şimdiye kadar dinlemediğim on meseleyi öğrenip istifade etmiş oldum. Senin söylediğin meselelerden sadece üç tanesinden haberdar bulunmaktaydım.” der.
Cüneyd-i Bağdadi’nin sohbet meclisine katılan meşhur fakih, Ebu Abbas b. Süreyc’e Cüneyd’in konuşmasını nasıl bulduğu sorulduğunda, o da, “Bahsettiği konuların çoğunu anlamadım. Ama bu konuşmanın oldukça tesirli olduğunu görmekteyim. Bu etki bozuk bir konuşmaya benzememektedir.” diye değerlendirmede bulunur.
Abdullah b. Said b. Külab’a, “Sen herkesin konuşmasını eleştirip, itiraz etmektesin. Burada Cüneyd-i Bağdadi bulunmaktadır. Acaba ona da itiraz edecek misin?” denilince, kalkıp Cüneyd’in yanına gider. Cüneyd’den tevhit konusunda değerlendirmede bulunmasını ister. Verilen cevaba hayran kalıp, “Bir daha söyler misin?” buyurur. Farklı bir ibare ile tekrarlanınca, “Bu da başka bir şey. Bana üçüncü bir defa daha tekrarlar mısın?” der. Cüneyd-i Bağdadi başka bir ibare ile tekrarlar. Abdullah, söylediklerini ezberleyemeyeceğini, kendisine yazdırmasını rica eder. Cüneyd-i Bağdadi ise, “Eğer bu sözün gereğini yerine getirirsen yazdırabiliriz.” der. Bu söz üzerine Cüneyd-i Bağdadi’nin yanından ayrılan Abdullah, onun büyüklüğünü anlatmaya koyulur. (Ebu’l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyrî, er-Risâletu’l-Kuşeyriyye fi ilmi’t-tasavvuf, haz. Ma’ruf Zerrik ve Ali Abdulhamid Baltacı, Daru’l-Hayr, Beyrut 1993, s. 379.)
Bu anlatımlar irfani geleneğin öncülerinde temel hassasiyetin ilim olduğunu göstermektedir. İrfani gelenek, basiret ve firaset üzere hareket etmeyi, hikmet derinliğine ermeyi, eşyanın künhüne ermeyi, perdelenmekten kurtulmayı gerektirmektedir. Ruveym b. Ahmed’in ifadesiyle söyleyecek olursak, bütün insanlar, şekilcilikle meşgulken, irfan ehli hakikatlerle meşgul olurlar. Bütün halk şeriatın zahiri ile amel etmekle iktifa ederken, irfan ehli veranın hakikatini ve sıdkı istemişlerdir. İrfan ehliyle beraber bulunup da elde ettikleri hakikatlere aykırı hareket edenlerin kalbinden Allah, imanın nurunu çıkarır. Tehlike buradadır. (Kuşeyrî, er-Risâle, s. 390-391.)
İrfan ehli, daha çok sırlarının saflığı, kalplerinin nuraniyeti, Allah’a olan tevekkülleri, Allah’ın kazasına rızaları, tevhit ehli olmaları; sebeplere tevessül etmemeleriyle dikkat çekmektedirler. (Kelâbâzî, Ta’arruf, s. 24.)
İrfani geleneğin asıl amacı ne keşf ve keramet sahibi olmak ne de halk içinde şan ve şöhrete sahip olmaktır. Aksine tüm gayret ve çalışma kişinin kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye etmesi ve bu suretle de Cenab-ı Hakk’ın rızasına ermeye çalışmaktır. Bu çerçevede irfan ehli, “Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” (Nur, 24/32.) ayetinde belirtilen sırra ermek uğruna perdeleri ortadan kaldırmışlar, “Biz ona şah damarından daha yakınız.”, (Kaf, 50/16.) “Biz ona sizden daha yakınız fakat göremiyorsunuz.” (Vakıa, 56/85.) ayetlerindeki sırların hakikatine ermişler, “Her şey yok olacak ancak O’nun vechi hariç.” (Kasas, 28/88.) ayetinin halvethanesine girmişler, “Allah’ın dışındaki her şey batıldır” sözünün nuruyla hidayet bulmuşlardır. (Vahit Göktaş, Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2007, s. 98.)
Genel olarak bakıldığında, irfani geleneğin öncüleri kendilerini, Allah’ın varlığını hem enfüsi âlemde hem de afaki âlemde algılanmasına yönelik çağrısını ciddiye alan kimseler olarak görmüşlerdir. Onlar zahirden çok bâtına, eylemden çok temaşaya, hukuki ayrıntılar üzerinde durmaktan çok ruhani gelişmeye ve toplumsal ilişki ve etkileşimden çok nefis terbiyesine ağırlık vermişlerdir. Onlar Allah’ın gazap, kahır ve celalini tartışmaktan çok O’nun rahmet, lütuf ve cemalinden söz etmişlerdir. (William C. Chittick, Tasavvuf -Kısa Bir Giriş-, çev. Turan Koç, İz Yayıncılık, İstanbul 2003, s. 66.)
Şeyh Vefa namıyla maruf Muslihuddin Mustafa Efendi irfan ehlinin ahvalini şöyle tavsif etmektedir:
Evvel tevhidi zikret
Sonra cürmünü fikret
Var yoluna doğru git
Derviş olayım dersen
Haram lokmayı yutma
Hiç kimseye kin tutma.
Şeyh Vefa’yı unutma
Derviş olayım dersen.
(Mustafa Kara, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, Sır Yayıncılık, İstanbul 2004, s. 81.)
İrfani gelenekte soy ve sop, ırk ve etnik köken önemli olmadığı gibi mensup oldukları ailenin soylu ve ünlü olması da önemli değildir. Soy ve renk farkı gözetmeden bütün insanlığı kucaklamayı hedefleyen gerçek irfanın gereği de zaten budur. Bunlar yetmiş iki millete bir gözle bakmışlardır. (Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili 1 Mürşid-Mürid-Yol, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 233.)
İrfan geleneğinin önde gelenleri üstad, imam, şeyh, âlim, hâkim, zahid, abid, şeyh-i kebir, şeyhu’l-meşayih diye nitelenirdi. Onları nitelemek için kullanılan sıfatlar, kısa ve sade olup zahir uleması için kullanılan sıfat ve unvanlardan fazla farklı değildi. Onların sohbet meclisleri sade, samimi, külfetsiz, merasimsiz, tabii ama ciddi idi. Sohbete katılanlar, şeyhlerine gösterdikleri hürmet kadar birbirine de hürmet gösterirlerdi. (Uludağ, Tasavvufun Dili 1, s. 234.) İrfan ehlinin öncülerine ait temel özelliğin grup taassubundan uzaklık olduğunu belirten Süleyman Uludağ, tespitlerini şu şekilde dile getirmektedir: “Bir şeyhin sohbetinde bulunanlar (sahip, ashap, yoldaş) başka şeyhlerin sohbetinde de bulunabilirler, başka üstat ve âlimlerden de faydalanabilirlerdi. Fakat hangi şeyhin sohbetine daha çok devam etmiş, hangi şeyhin meşrebi ve sülûk/yaşama tarzı daha çok hoşuna gitmiş, hangi şeyhi daha çok kendine örnek alıp ondan etkilemişse o şeyhin sahibi/ashabı olarak bilinirlerdi. Bu şeyhlere sohbet şeyhi denmekle beraber irade şeyhi de denirdi. İrade şeyhi denmesi, salikin o şeyhin etkisiyle tasavvuf yoluna girmeye kesinkes karar vermesi anlamına geliyordu.” (Uludağ, Tasavvufun Dili 1, s. 235.)
Fahreddin Razi, dindarları; ashab-ı adat, ashab-ı ibadat ve ashab-ı hakikat olmak üzere üçe ayırır. Birinci grup âdet, şekil ve merasime, ikinci grup ibadet, itaat ve zühde, üçüncü grup amel, ahlak, marifet ve hikmete daha fazla önem vermektedir. (Süleyman Uludağ, Dört Kapı Kırk Eşik İslâm Toplumlarında Sûfî Gelenekler ve Derviş Tipleri, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2010, s. 71.)
Endülüslü âlim ve devlet adamı Lisanüddin İbnu’l-Hatib (öl. 776/1374) peygamberlerin yüce mertebelerine kısaca işaret ettikten sonra onların sohbetinde bulunanların ibadet, zahiri ve bâtıni mücahede, riyazet ve Kur’an ahlakıyla ahlaklanma yolunu tuttuklarını, bunun neticesinde kendilerinde keşf ve keramet hâlleri görüldüğünü, ama böyle bir neticeye ulaşmak amacıyla belli bir yol ve yöntem izlemediklerini, sonra gelenleri ibadet ve züht hayatı konusunda onları örnek aldıklarını, bunlardan sonra gelen ve ehlisünnetin seçkinlerinden olan İbrahim b. Edhem, Fudayl b. İyaz ve Ma’rüf Kerhi gibi zahit ve abidlerin ahlaki sufilikle tanındıklarını anlatır ve bunların ayırt edici niteliklerinin muhabbet ehlinden olmak olduğunu ifade eder. (Uludağ, Dört Kapı Kırk Eşik, s. 40-41.)
Zünnun-ı Mısri (ö. 245/859) Şam civarında bir kadın görür. Kendisine, “Nereden geliyorsun?” der. O da “Geceleri yanlarını yataktan ayırıp ibadet eden bir topluluğun yanından” cevabını verir. “Nereye gitmek istiyorsun?” diye sorduğunda, “Ticaret ve alışverişin kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoyamadığı erlerin yanına” diye karşılık verir. “Bana onların özelliklerini anlatır mısın?” diye sorduğunda kadın irfan ehlinin özellikleri hakkında şunları söyler:
“Onlar kalplerini Allah’a bağlamış, düşünceleri yalnız Allah olan, başka hiç kimseye yönelmeyen bir topluluktur. Onların bütün arzuları, Cenab-ı Mevla’dır. Onların hiç kimseye muhtaç olmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Mevla’ya yönelişleri ne güzeldir. Onların çalışması, ne dünya, ne bir ikbal, ne zevk, ne evlad ü iyal, ne parlak libas, ne de memleketlerinde sevinç ve neşe ile yaşamak içindir. Onların gayretleri, manevi makamlara ermek ve ebediyete uzanan menzillere varmak için bir yarıştır. Onlar sahralardaki su birikintileri ve dağlardaki vadiler gibidir, sayıları azdır.” (Adem Çatak, Şihâbeddin Sühreverdî Hayatı Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, Doktora Tezi, A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 84.)
Divan sahibi kadın ariflerden Adile Sultan irfan ehline bühtan edenlere ve gönül erlerini inciten muhaliflere şöyle seslenir:
Onları bilmezsin hem esrarlarından bî-haber
Çeşmin a ’mâ göremezsin evliyâ-yı enveri
Sırr-ı ekberdir ezelden evliyalar bilmiş ol
’Akl erişmez çünkü söylerler hakikat gevheri
Mahremâne bezm-i hâssul-hâs olan onlardır hep
İçdiler câm-ı hüviyyetden şarâb-ı kevseri
Nefs ile onlar cihâd-ı ekber eyler da’imâ
Ka’be-i aşkındır onlar hâciyân ü serveti
Erdiler nür-ı tecellî ile bezm-i vuslata
Ol Resulü’llah’dır bu yolda zira rehberi
Kıırb-ı Hak’la evliya buldu hayât-ı câvidân
’Adile terk et sivayı onların ol kemteri
(Kara, Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 296-297.)
İrfani geleneğe meyleden Adile Sultan’ın dizeleri ile yazımı tamamlamak istiyorum. Adile Sultan ariflerin dünyasına nazar edip onlara karşı duyduğu sıcak ilgiyi şiirinde şu şekilde dile getirmektedir:
Hak yoluna can verdiler
İncitme hiç dervişleri
Can yolunu buldular
İncitme hiç dervişleri
Dervişlerin Hak’dır yolu
Olmaz dahi sağı solu
Hak erenler kılmış veli
İncitme hiç dervişleri
Dervişlerin vasfı muhal
Dosta bunlar buldu visal
Böyle demiş ehl-i kemal
İncitme hiç dervişleri
Onlar cihandan geçdiler
Akla karayı seçdiler
Vahdet şarabın içdiler
İncitme hiç dervişleri.
(Mustafa Kara, Züleyhâ’ya Mektuplar, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 223-224.)