Makale

İrfan Geleneği ve Marifet

İrfan Geleneği ve Marifet

Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

İslam irfan geleneğinin kaynağı, Hz. Peygamber ve özellikle onun temsil ettiği manevi otoritedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından temsil edilen bu manevi otorite, Kur’an diliyle üsve-i hasene, (Ahzab, 33/21.) Cibril hadisiyle ihsan (Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1, 5.) diye ifade edilen, sevgi ve gönülden başka müeyyidesi bulunmayan bir gücü temsil etmektedir. Dinin bu boyutu kalple ilgisi ve vicdana müteallik olması sebebiyle zamanla “irfan geleneği” ya da “tasavvufi hayat” olarak anılır olmuştur.
Allah Rasulü, ashabının eğitiminde irfan merkezli bir yol takip etmekteydi. Mescid-i Nebi’nin mabet dışındaki en önemli fonksiyonu manevi eğitim ve öğretim ile irfan mektebi olmasıydı. Allah Rasulü, inen ayetlerin ışığında dinin temel değerlerini öncelikle bilgi olarak ashabına talim eder, ardından bu ibadet ve ahlak esaslarını benimseme noktasında örnek/model olarak tavır ve sohbetleriyle onları yönlendirirdi. Sahabiler, meyvelerin güneşten aldığı ısı ve enerjiyle olgunlaşması gibi Allah Rasulü’nün sohbetinde irfani kemale ererlerdi.
İslam’ın bizzat kitap ve sünnette ifadesini bulan yapısı ve dinî muhtevanın “fetva-takva”, “ruhsat-azimet” ve “zahir-batın” şeklindeki tasnifi, irfan geleneği ile tasavvufi hayat ve düşüncenin doğuşunun en önemli amili olmuştur.
Kur’an’ın üzerinde sıklıkla durduğu takva konusunun nasıl gerçekleşeceği, insan için en büyük hasım olarak görülen nefis engelinin nasıl aşılacağı ve imanın yukarı seviyesi kabul edilen ihsana nasıl erişileceği ile dünya nimetlerine karşı nasıl davranılacağı meselesi bizdeki irfan geleneğinin gündemini oluşturmuştur.
Gönül erlerinin temsil ettiği irfan geleneği; dinî hayatın görünen kısmını değil metafizik tarafını; yani görünmeyen kalbî ve ruhi boyutunu ifade eder. Nitekim zahiri olarak namaz, secde, rükû, kıyam ve kıraatten ibarettir. Ama irfan geleneğinde namaz ayrıca miraçtır, vuslattır, kavuşmadır. Keza zahiren oruç, belirli bir süre içerisinde aç ve susuz kalmaktır, ama irfan geleneğinde oruç bunlara ilaveten bütün organları her türlü kötülükten imsak etmek, yalan söylememek, dedikodu yapmamak, göze, ele ve dile sahip olmak, iftira atmamaktır. Hac ise görünen hâliyle Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ve Merve arasında sa’y etmek, Arafat’ta vakfeye durmaktır. Ama irfan geleneğinde hac, kalbe ve mahşere yolculuktur. Sadece Kâbe’ye değil, onun sahibine yolculuktur.
Bilmek, tanımak ve ikrar etmek anlamına gelen “irfan” ve “marifet” kelimeleri ilimle eş anlamlı kullanılmakla birlikte aralarında farklar vardır. İlim, genel bilgileri, marifet ve irfan ise özel ve ayrıntılı bilgileri ifade eder. İlmin karşıtı cehl, marifet ve irfanın karşıtı ise inkârdır. Bu sebeple ilim kelimesi marifet ve irfanın yerini tutmaz. Marifet bilgidir; ancak yaşanılan, his ve duygu ile sezilen irfani bilgi ve tanımayı ifade eder. İlim, daha geniş bir alanı, nazar ve istidlal yoluyla öğrenilerek elde edilen her türlü bilgiyi kapsar.
Arifler ilk dönemlerden itibaren âlimlerin ulaştıkları bilgilerden farklı ve kendilerine has bir bilgiye sahip olduklarına inanmışlar ve bu bilgiyi “marifet”, “irfan”, “yakin” gibi yine kendilerine has terimlerle ifade etmişlerdir. Marifet ve irfanın başlangıcı ilimdir. Nitekim arifler, “ilimsiz marifet muhal, marifetsiz ilim vebaldir” demişlerdir.
İrfan ehli “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) mealindeki ayette geçen “ibadet etsinler” ifadesini, “beni tanısınlar” şeklinde yorumlamışlardır. Kulluğun başlangıcı marifet; yani Hakk’ı tanıyıp kendisini sayısız nimetlerle perverde kılan Rabb-ı müteali sevmek; nihayeti de kullukta fani olmaktır. Çünkü kul, Allah’ı tanıdığı nispette sever, O’ndan korkar, O’na ümitle bağlanır, O’na tevekkül eder, O’na rücu eder, O’nun zikriyle meşgul olur, O’na kavuşmayı özler, O’ndan hayâ eder, O’na olan marifeti kadar O’nu tazim eder. Böylece insanın hilkat gayesini ifade eden ayetin manası da tahakkuk etmiş olur. Çünkü insanın bu dünyaya gelişinin gayesi ikbal, devlet ve makam beklentisi değil; Hakk’a kul olmaktır. Nitekim Yenişehirli Avni şöyle der:
“Sanman taleb-i devlet u câh etmeye geldik
Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik.”
İrfan ehline göre marifet, kalp gözüyle ilahî gerçekleri görmek ve gönlü Hakk’a vermektir. Nitekim Gazali marifeti, “Kulun, Allah’ın kalbine attığı bir nur sayesinde daha önce isimlerini bildiği şeyleri açık seçik görmesi” şeklinde tanımlamıştır. (İhya, I, 26-27.) Buna göre marifet ve irfan sırf bir lütuf olarak Allah’ın kuluna verdiği bir ışıktır.
Marifet; Allah, insan ve âlemle ilgili kapsamlı bir bilgi demektir. Ancak irfan geleneğinde esas olan “marifetullah” denen özel bilgidir. “Âlem” ve “nefs” hakkındaki marifet ise Allah’ı tanımanın aracı olması bakımından değerlidir. Bu sebeple marifetullah “Allah’ın zatı, sıfatları, fiilleri ve isimleri hakkındaki bilgi” şeklinde tanımlanabilir. Fakat Allah’ı bu şekilde tanımak da insanın kendini tanımasına (marifetü’n-nefs) bağlıdır. “Nefsini bilen kimsenin Rabb’ini bileceği”ni belirten rivayette (ed-Düreru’l-Münteşire, s. 185.) anlatılan budur. İnsan, kendi nefsinin sıfatlarını bilip tanımadıkça Rabbi’nin sıfatlarını idrak edemez.
Bilmek, bulmak ve olmak anlamına gelen ilme’l-yakin, ayne’l-yakin ve hakka’l-yakin irfan geleneğinde önemli menzillerdir. İlme’l-yakin, ölçüleri içerisinde Hakk’ı, hakikati, varlığı ve varlığın sahibini tanımaktır. Bu menzil sonuçları itibariyle motivasyon tesiri olmayan, bununla birlikte kalbi irfana açılan bir pencere niteliğindedir. Bu ayne’l-yakin penceresinden gelen ışık, insana aradığını bulma imkânı sunar.
Ayne’l-yakin sayesinde açılan basiret gözü ibadet ve taatlerdeki manevi haz, ruhani aşk ve şevk ile hakka’l-yakin sayesinde olmayı ve kemale ermeyi gerçekleştirir. Böylece Allah yolunun yolcusu, gerçek tevhit ile sonuçlanacak marifet, irfan ve aşk yolculuğunda ilme’l-yakin/bilmek, ayne’l-yakin/bulmak ve hakka’l-yakin/olmak menzillerinden geçmiş olur.
Marifet ve irfan, dille anlatılan ve öğretilen bir şey olmaktan çok, sükût ile anlaşılan ve öğrenilen bir husustur. Önemli olan sadece dilin değil, nefsin ve zihnin de susmasıdır. Hakk’tan başkasıyla meşgul olmamasıdır. Sükût, tefekkürü temin ettiği ölçüde marifet tahsil etmenin aracıdır.
Dilin söylediği sözleri kulak anlar, ama gönülden çıkan marifet sözlerini ise ancak aklı aşmış; gönül sermestliğine ulaşmış aşk ve coşkusu yüksek olan ehliirfan anlar. Çünkü dünyalık akıl, ukbaya sa’yeden ariflerin söylediğini nereden bilecek? Ham olanlar, kemal ehlini nereden tanıyacak? Mevlana der ki:
“Ham-ervâh anlamaz kâmil sözünden
Kısa kes, sürçmesin senin yüzünden.”
(Mesnevî, I, b. 18.)
İrfan geleneğimizde şeriat, tarikat, hakikat ve marifet şeklinde dörtlü bir tasnif vardır. Bu tasnif aslında kulun şeriat çerçevesinde kesbî sorumluluğunu, Hakk’a götüren yol manasında gayretin önemini, Hakk’ın hakikatine ermekle vehbî marifet kapılarının açılacağını ifade etmektedir.
İrfan ehline göre Allah ezelde kullarına: “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” (Araf, 7/172.) şeklinde soru sorarak kendisini tanıtmıştır. Bu anlamda marifet ezelidir. Dünyaya gelen insanlardan bir kısmı bu marifeti itiraf, bir kısmı inkâr eder. Nitekim Mevlana’ya göre insanda ikilik vardır, insanın nefsi küfür, ruhu da iman ve irfan iledir. İnsanda ruhaniyetin üstün gelmesi insanı balık gibi faydalı bir mahluk hâline getirir. Ama insanda nefsaniyet galebe çalınca o insana olta olur ve dünyasını da ukbasını da zindan eder. (Mesnevi, II, b. 601.)
Manevi hayat; içine iman, ibadet ve ahlak tohumunun ekildiği bir tarla gibidir. Bu tarlanın mutlaka hikmet ve irfan çapası ile çapalanması; ibadet ve taat suyu ile sulanması gerekir. Hikmet ve irfan çapası ile çapalanmayan manevi hayatın, kısa zamanda yoz ayrık otlarıyla bozulacağından şüphe yoktur. Yoz otların kendini göstermeye başladığı bir tarlanın nasıl bütün fidanlarıyla sökülmesi gerekmiyor; aksine görülen yabani ve yoz otların temizlenmesi yeterli oluyorsa manevi hayatımız da böyledir. Zaman zaman yıpranan manevi hayatın hikmet ve irfan çapasıyla çapalanması gerekir.