Makale

Vakıflar ve Sosyal Hayatımızda ki Yeri

Vakıflar ve Sosyal Hayatımızda ki Yeri

Yrd. Doç. Dr. Osman CİLACI
Süleyman Demirel Üniv. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi

Lügatlerin, “Durdurma, alıkoyma, kımıldanmama, ayırma, bağlama, bir malı veya mülkü satılmamak kaydıyla bir hayır işine bağışlama, bırakma” diye tarif ettikleri vakıf, Türk-lslâm toplumu İle âdeta özdeşleşmiş, cemiyetin ayrılmaz bir uzvu olarak nitelendirilmiştir. Müslümanlar, “Menfaati insanlara ait olmak üzere bir malı Allah’ın mülkü hükmünde kabul ederek temlik (mülk olarak verme) ve temellük (mülk edinme)’ ten ebediyyen alıkoymak” şeklinde değerlendirilen vakıfları âdeta gözleri gibi korumuş, “Allah’ın mülkü hükmünde” ki bu tür malların alım-satımı ve intikalinde çok titiz davranmışlardır.
Yapılan araştırmalara göre ülkemizdeki arşiv belgeleriyle tesbit edilebilen en eski vakfiye “Aralık 1048” tarihini taşımaktadır. Bu tarihi esas alarak Vakıflar Genel Müdürlügü’nün geç de olsa, 1983 yılından bu yana her sene Aralık ayının ilk haftasını Vakıflar Haftası olarak programa alması iyi bir davranış ve kadirşinaslık eseri olmuştur. Böylece bir hafta boyunca Türkiye genelinde, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve çeşitli kuruluşların öncülüğünde tertiplenen konferans, seminer, sempozyum vb, toplantılarda, halkımız vakıf kavramı hakkında bilgilendirilmekte, O’nun korunarak geliştirilmesi gerektiği şuuruna erdirilmektedir.
Tarih boyunca ülkemizde meydana getirilmiş olan vakıf eserler sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan, hâlâ kuruluş gayelerine uygun olarak hizmet verenlerinden günümüze ulaşanlarını yüzyıllardan beri büyük bir gururla temaşa etmekteyiz. Son yıllarda ecdadımızın vakıf kurma ve yaşatma geleneğini aynı samimi heyacanla devam ettiren yeni vakıf kuruluşlarının varlığı ayrı bir iftihar kaynağını teşkil etmektedir.
Her şeyden önce kamu hizmeti, sosyal hizmet ve dini hizmet gibi başlıca üç ana sahada toplanabilen vakıf, temelde Allah’ın kullarının intifamı (faydalanmasını) gaye edinmiş, karşılıklı yardımlaşmanın devamlılığını sağlamayı esas almıştır.
İslam’ın ana umdelerinden biri olan karşılıklı yardımlaşma, bir bakıma, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden kaynaklanan bir telkin ve tavsiyenin vakıflar kanalı İle hayata geçirilmesi demektir. Çünkü gerek Kur’an-ı Kerim, gerek hadis-i şerifler müslümanları bu konuda birbirleriyle yarışa teşvik etmekte, yapacakları her hayır karşılığında mükâfat göreceklerini, “Kim zerre miktarı hayır yaparsa onu görür, kim de zerre miktar şer işlemişse onu görür” (ez-Zilzal, 7-8) Ayet-i kerimesiyle müjdelemiştir.
Her ne kadar doğrudan doğruya “vakfetmeyi” ve “vakıf” tesisini emreden, bu özel terim ile müslüman- lara bir yükümlülük getiren Kur’an ayeti yoksa da, “Siz sevdiğiniz şeylerden harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş olmazsınız. Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilicidir” (Al-i İmran, 92), “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, kendiniz için önceden ne hayır yollarsanız Allah katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaparsanız kemaliyle görücüdür” (el-Bakara,11O) vb. ayetleri vakıf tesisini teşvik ettiği gibi, onun meşruiyetini de teminat altına almıştır.
İslam dünyasında vakıf müesseselerinin kurulup gelişmesinde, zamanın ihtiyaçlarına göre çeşitlenerek çoğalmasında Hz. Peygamber (s.a.s.)Efendi- mlz’in, "İnsan öldüğünde üç şey müstesna, (devamlı sadaka, faydalı ilim, ana-babasını hayırla anan iyi evlad) amel defteri kapanır” (Müslim, Vasiyyet, 14; Tirml- zi, Ahkâm, 36) hadis-i şerifinin büyük rolü olduğu bir vâkıadır. İslam alimlerinden bir çoğu bu Hadis-i şerifte geçen “Devamlı sadaka” sözü ile “vakıf” ın kastedildiğini açıklamışlardır.
Bir diğer açıdan “Sadaka-i Cariye” olarak manalandırılan vakıf müessesesine müslümanların tâ Hz. Peygamber (s.a.s.)’ den beri sıcak bakmaları, onların bu yolda âdeta yarış edercesine bir performans sergilemelerine zemin hazırlamıştır. Nitekim yapılan araştırmalar Türklerin İslamiyet’i kabulden önce de vakfa benzer kurumlar vücuda getirdiklerini (Uygurlar’da olduğu gibi) ortaya koyduğu gibi, İslamiyet’i kabulden sonra Türk-lslâm sentezi çerçevesinde globalleşen düşünce ve İnanç bütünlüğü içinde de bu tür vakıf kurumlan tesis ettiklerini göstermiş bulunmaktadır,
İnsanlığa iman yanında ameli kaideler öğreten, bu kaideleri kendi yaşayışıyla izah ve tarif eden Hz.
Peygamber (s.a.s.) , “Andolsun ki Rasûlüllah’ta sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için mükemmel bir örnek vardır" (el-Ah- zab,21) ayet-i kerimesine imtlsalen Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler İçin mükemmel ve canlı bir örnek olduğunu, hayır kurumlan meydana getirerek bizzat göstermiştir. Nitekim Medine’de parça getiren yedi parça mülkü ile Fedek bahçesini o civarlarda oturan fakirlerin faydalanmaları için vakfetmesi, onlara bağışlaması bunun en belirgin misalidir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’l her yönüyle taklid eden ve O’nun yolundan gitmeyi şeref bilen sahabi, tabiin ve sonraki nesiller, vakıf konusunda da büyük bir özveri ile Rasûllülah (s.a.s.)’a uymuşlardır. Bu cümleden olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra ilk vakıf yapanın Hz. Ömer olduğunu, O’nu Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Zeyd b. Sabit ve Hz. Ayşe’nin taklbettiğini belirtmeliyiz. Vakfın mazisini Hz. İbrahim’e (Halilürrahman evkafı) kadar götürenler bulunduğu gibi Vakıf kurma usûl ve geleneğinin II. Hicri yüzyılda başladığını her ne kadar ileri sürenler de varsa da bu kurumun Eme- viler ve Abbasiler’ de hızlı bir gelişme gösterdiği, hukuki bir düzenlemeye ise Abbasiler döneminde kavuştuğu bilinmektedir.
Günümüzde İslam dünyasının hemen her yerinde, mazisi yüzlerce yıl öncesine uzanan vakıf kuruluşları bulunmaktadır, Ülkemiz bu konuda oldukça zengin bir potansiyele sahiptir. Türkiye’ deki vakıfların daha çok Selçuklu İmparatorluğu’nun kuruluşu İle birlikte önem kazandığı, Osmanlı İmparatorluğu ile âdeta zirveye ulaştığı bilinen bir gerçektir. Nitekim bugün çeşitli alanlarda hayatiyetini sürdüren vakıfların büyük bir ekseriyeti o mühteşem imparatorluktan bize intikal eden hayır kuruluşlarıdır.
Yüzyıllar sonrasına da hitabetmek gayesiyle kurulan vakıfların her şeyden önce sağlam bir hukuki temele oturtulması yolunda tâ başlangıçta yapılan çalışmalar müsbet meyvelerini vermiş, her tür tahribata rağmen bu eserlerin tamamen yok olup gitmelerini önlemiştir.
Ülkemizde tesis edilen vakıflarda Hanefi Fıkhı’nın esas alınması, tatbikatı sağlam temellere oturtmak
İçin vakıf metinlerine “Vakfettim”, “vakıftır”, “sebildir” vb. ibarelerin yazılması, ileriki yıllarda bu müesseseler üzerindeki dejenerasyonu büyük ölçüde önlemiştir. Nitekim, İslam Hukuku literatürüne Aile Vakfı, Diyani Vakıf, Evkaf-ı Hümâyun, Guzât Vakfı, Harameyn Vakfı, Akar, Dar-ı Aceze, mütevelli vb. terimlerin büyük bir titizlikle yerleştirilmesi, hep vakıf müessesesinin sağlam bir şekilde korunmasını hedeflemiştir,
Dünyada eşi az bulunmakla beraber, müslüman ülkelerde ve Türkiye’de sadece kadınlar tarafından tesis edilen vakıflar da mevcuttur. Bu vakıflar yörenin İhtiyacına göre su, okul, köprü, hastahane, aşevi, kütüphane vb. olarak karşımıza çıkmaktadır. İstanbul’da Zeynep Kâmil, Haseki Sultan, Mihrimah Sultan ve Valide Sultan’ın kurdukları vakıflar ve benzerleri hala günümüz insanına hizmet vermeye devam etmektedir.
Vakıfların temelinde var olan dini inanç ve düşünce onun sağlam bir şekilde kurulması ve yaşatılmasında büyük etken olmuştur. Bu bakımdan idari olsun, siyasi olsun istikrarsızlık dönemlerinde, ülkenin büyük badireler atlattığı kritik zamanlarda ayakta kalabilmeyi başaran vakıflar, cemiyetin her kesiminden insanına sosyal, kültürel ve dini ihtiyaçları açısından hizmet vermeye devam etmişlerdir. Şükranla kaydedilecek bu hususun İstihsalinde, müslüman halkımızın, menkul veya gayr-l menkul vakıf eserlerini muhafaza konusundaki duyarlılığının büyük rolü inkâr edilemez. Herhangi bir gayr-i menkul vakfı “Allah’ın mülkü hükmünde” kabul ederek alım-satımından İmtina etmek ve O’nu âdeta Allah’ın bir emaneti sayarak O’na dokunmamak.... vakıfların bu kadarının olsun bugüne kadar yaşatılmasını sağlamıştır.
Genellikle mütevelli heyetlerince yönetilmekle beraber, vakıf hizmetlerinin gerek çeşit, gerek saha itibariyle büyük bir artış göstermesi üzerine Osmanlı İmparatorluğumun son zamanlarına doğru onların tek merkezden idare edilmesi gündeme gelmiş, bu ve benzeri etkenlerden dolayı 1829’dan itibaren vakıfların sevk ve idaresi İçin bir Nezaret (Bakanlık) kurulmuştur. Günümüzde ise vakıfların sevk ve idaresi 1924 yılından beri Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yürütülmektedir, Vakıflar Bölge Müdürlükleri ile Vakıflar müdürlükleri, Genel Müdürlüğün illerdeki idari organlarını teşkil etmektedir. Bu bakımdan vakıflarla ilgili her tür problemin İlk müracaat mercii olan Bölge Müdürlük- leri’nin, milletin bu hassas emanetlerini cansiperane bir şekilde korumak ve geliştirmek gibi veballi bir misyonu vardır. Bütün bunlardan ayrı olarak Bölge Müdürlükleri devletin resmi birer kurumu olmanın da ötesinde, kurucu ve bağışlayıcıları âhirete intikal edeli yıllar geçmiş bu emanet menkul ve gayr-i menkullerin en iyi bir şekilde muhafazası gibi bir görevin de sahibidirler. Vakıf kültür eserlerine karşı girişilecek ucuza kapatma, yağma, gayesinin dışında kullanma, şartsız ve karşılıksız elden çıkarma vb. şekillerde görülebilecek her tür tasarrufta insanımızın vakıf idarecilerine yardımcı olması dini olduğu kadar milli bir görev niteliğini taşımaktadır; çünkü Allah korkusunun yer etmediği vicdan sahipleri menkul veya gayr-i menkul vakıf kültür varlıklarını sahipsiz zannederek bedava veya değerinden çok düşük bir meblağla elde etmek isteyebilirler. Birtakım kanuni boşluklardan da yararlanabilen bu iman ve vicdan yoksulları, eninde sonunda Allah’ın adaletinden kaçamayacaklarını bilmek mecburiyetinde olduklarını unutmamalıdırlar; çünkü hibe, satılma ve intikal yoluyla çocuklara geçmeyen mal, ancak vakıf olan maldır.
Daha kapsamlı bir şekilde ifade etmek gerekirse, her tür vakıf varlığını korumak millet olarak hepimizin üzerine düşen dini, milli ve hayri bir görev olmalıdır. Bir diğer açıdan vakıf, dini inanç, uhrevi mükâfat ve insana olan sevginin bir tezahürüdür. Sosyal yardım ve hoşgörünün eseri olan vakıf, cemiyet ve insanı şefkatle bağrına basması açısından ayrıca bir özellik arzetmektedir. El ve gönül birliğinin en güzel bir tezahürü olan vakıf, ferdiyetçilik ile cemiyetçiliği, toplumculuk ile devletçiliği en güzel bir şekilde mezcetmiş bir kurumdur. Bütün bu birleşmelerde tek gaye ülkeye ve millete hizmettir, ülke-millet kaynaşmasını sağlamaktır.
Güzel yurdumuz Anadolu, denebilir ki, baştan başa vakıf âbide eserleriyle donatılmıştır. Tarih boyunca devlet yöneticilerinden tutun da sade vatandaşa kadar her fert, ölümünden sonra hayırla anılmak İster. İşte bugün vakıf şeklinde bize intikal eden medreseler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, çeşmeler, köprüler ve yollar gibi bayındırlık eserleri bu güzel düşüncenin ürünüdür. Bundan ayrı olarak yolculara yardım, mübarek günlerde düşkünlere nakdi ve ayni yardım, kimsesizlerin cenazelerini kaldırma, aşevleri, çamışırlıklar, mezarlıklar, spor alanları, gemicilere deniz fenerleri, sebiller, sarnıçlar, havuzlar, kuyular, göller, göç edemeyen kuşlara yemlikler, yetim kızlara çeyiz, evlenme çağına gelen yoksulların evlendirilmesi, imkânsızlıktan dolayı borcunu ödeyemeyenlerin borçlarının ödenerek tahliyelerinin sağlanması, dul kadınlara yardım, zayıf hayvanlara gıda ve su verilmesi vb. temin eden vakıf kuruluşlarının bu derece çeşitliliğine ve şumullü oluşuna dünyanın hangi ülkesinde rastlanabilir?
Özet olarak söylemek gerekirse vakıf kültür eserlerinin, vakfiyedeki şartlara uygun olarak yaşatılabilme- sl her şeyden önce bu emanetlere “Sahibiyyet” fikri ile çok yakından ilgilidir. Tarihi süreç içinde kanun, mevzuat ve yorumlarda ortaya çıkan anlayış farkları, onların gayeleri dışında kullanılmasına veya satılmasına zemin hazırlamamalıdır. Vakıf kültür eserleri bakımından Türkiye dünyanın en zengin ülkelerinin başında yer almaktadır.
Bu arada, her tür dini, sosyal ve hayrî hizmetleri yürütmek için kurulacak vakıfların sağlam, sürekli ve muntazam mali kaynaklara dayanmaları da günümüzde her zamandan daha fazla önem arzetmektedir. Bu, hem vakıf istismarını, hem de zamanla onların dernek hüviyetini almalarını önleyecektir. Vakfın yaşatılmasına imkân verecek gayr-i menkul ve “akar” cinsinden her tür mali kaynağın bulunması bu açıdan çok mühimdir.
Gerek Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, gerekse hamiyetperver insanımızın üstüne düşen önemli görevlerden biri de, günümüze kadar intikal eden her çeşit vakfın bir takım sebeplerle kısmen veya tamamen elden çıkarılanlarının tekrar vakıfların asli bünyesine dahil edilmelerini sağlamaktır. Bu ülkenin müslüman insanı, her ne suretle olursa olsun vakıf bir mala haksız yere sahip olmanın kendisine dinen büyük bir vebal yükleyeceği bilincindedir.
Nitekim bilmeyerek menkul veya gayr-i menkul bir mal edinmiş olan şuurlu müslümanlardan, bunu hemen elden çıkarma yoluna gidenlerin mevcudiyeti de bilinmektedir.
Vakıfların yapısında hayrî hizmetlerin devamlılığı esas olduğuna göre, günümüzde kurulan vakıfların, belli bir mevzuat dahilinde eski vakıflara hayatiyet kazandırmaları da gözden uzak tutulmamalıdır. Böylece hem tarihi değeri haiz vakıf eserlerimiz yok olup gitmekten kurtarılacak, hem de o vakıfları tesis edenlerin ruhu şâd edilmiş olacaktır.

1. M. Zeki Pakalın, OsmanlI Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul. 1946,1-111.
2. Nazif Ûztürk, Menşei ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara, 1983.
3. Ö.Nasuhl Bilmen, Hukuk-i Islamlye ve lstılahat-ı Fıkhlyye Kamusu, İstanbul, 1969, l-VII.
4. M. Hamdl Yazır, Ahkâm-ı Evkaf, İstanbul, 1327.
5. Ziya Kazıcı, Islami ve Sosyal Açıdan Vakıflar, (Vakıflar Dergisi, XVI, yıl, 1984).
6. Ahmet Akgündüz, İslam Hukukunda ve OsmanlI Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara, 1988.
7.1. Hakkı Uzunçarşılı, OsmanlI Tarihi, Ankara, 1975.I-XI.
8. Ali Himmet Berki, Hukuki ve İçtimai Bakımdan Vakıf, (Vakıflar Dergisi, V, yıl, 1961).
9. Fuad Köprülü, Vakıf Müesseseslnin Hukuki Mahiyeti ve tarihi Tekâmülü, (Vakıflar Dergls, II, Yıl, 1942).
10. Osman Turan. Selçuklular ve İslamiyet, İstanbul, 1971.
11. Hüseyin Hatemi, Önceki ve Bugünkü Türk Hukukunda Vakıf Kurma Muamelesi, İstanbul, 1969.
12. Aydın Yalçın, Türkiye İktisat Tarihi, Ankara, 1979.
13. Şakir Berki, Vakıfların Lüzum ve Faydaları, (Vakıflar Dergisi, V, yıl, 1962).
14. Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977,1-V.