Makale

MUHARREM AY'I, ÂŞÛRÂ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

MUHARREM AY’I, ÂŞÛRÂ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Mehmet BULUT
Doktora Öğrencisi

Muharrem, Hicrî-Kamerî yılın ilk ayıdır. "Şehrullah" (İlâhî ay) diye de anılır. Tevbe Sûresinin 36. âyetinde zikredilen haram aylardan birinin Muharrem olduğunu Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tasrih etmişlerdir.
Bilindiği gibi değişik dil, renk ve ırktan ve dünya coğrafyasının değişik muhitlerden akın edip mukaddes beldelerde bir araya gelen müslümanlar, Hac farizasını Zilhicce ayında eda ederler. Hac, içtimai yönden dünya müslümanlarının yıllık genel kongresi mahiyetindedir. İşte, Hac farizasının ifa edildiği Zilhicce ayı ile Hicrî-Kamerî bir yıl sona ermekte, Muharrem ile yeni bir yıl başlamaktadır.
Az sonra ele alacağımız Âşûrâ günü bir yana, Muharrem, biraz önce de belirttiğimiz gibi Hicrî yeni bir yılın ilk ayı, bu ayın ilk günü de yılbaşı günü olmasıyla ayrı bir öneme sahiptir. İslâm tarihinde bir dönüm noktası olan, Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicreti olayı Muharrem ayında gerçekleşmiştir, öte yandan İslâm tarihinin en elim hadiselerinden olan ve bütün müslümanların yüreğinde onulmaz yaralar açan Kerbela hadisesi de bu ayda meydana gelmiştir.
Bu kısa hatırlatmalardan sonra Âşûrâ günü ve orucuna geçebiliriz. Âşûrâ, Muharremin onuncu gününe verilen addır ve söz konusu aya ayn bir değer katmıştır. Üç aylar diye adlandırılan Receb, Şaban ve Ramazanı bir kenara bırakırsak, kamerî öteki aylann ne zaman başlayıp bittiğinin çoğu kez farkında olmayan halkımızın, Muharremi ve içindeki Âşûrâyı unutmaması, o günlerde iki Uç gün oruçlu olmaya gayret etmesi ve öteden beri bir anane haline gelen aşüre tatlısı yaparak konu komşuya da ikram etmesi oldukça ibretli ve dikkat çekicidir.
Âşûrâ günü ve orucuyla ilgili Peygamberimiz (s.a.v.)’den birçok hadis rivayet edilmiştir.
Hz. Ali (r.a)’den rivayet edildiğine göre, "Yâ Rasûlallah, Ramazandan sonra hangi ayda oruç tutmamı emir buyurursunuz" diye soran sahabiye Peygamberimiz, "Eğer Rama- zan’dan sonra oruç tutacaksan Muharrem’de tut. Çünkü bu ay Allah’a alt bir aydır; onda bir gün vardır kİ, Allah bir kavmin tevbesini o gün kabul buyurdu; başka bir kavmin de t ev be ve niyazlarını o günde kabul eder" buyurmuştur (Taç D, 81).
İslâm’da olduğu gibi İslâm öncesi devirlerde de bu güne kutsiyet atfedilmiş, peygamberlerin hayatında birtakım hadiselerin bu güne tekabül ettiği zikredilmiştir. Cahilime döneminde de Kureyşlilerin Âşûrâ gününde oruç tuttukları ve bu orucun Kabe’ye gösterilen hürmetten kaynaklandığı Hz. A işe ve Hz. Ömer tarafından haber verilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned II, s. 57 ve 143). Hz. Aişe (r.a.)’nin rivayetine göre, "Âşûrâ, Kureyşin Cahiliye devrinde oruç tuttuğu bir gündü. Resûlüllah da buna riayet ediyordu. Medine’ye hicret edilince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bırakmış, bundan sonra müslümanlardan dileyen bu günde oruç tutmuş, dileyen tutmamıştır" (Buhari, Savm 69; Müsned, VI, 29-30’dan DİA, c. 4, s. 24-25).
Bu konuda İbn Abbas (r.a)’dan gelen rivayet de özetle şöyle: Resûlüllah Mekke’den Medine’ye hicret ettikten birkaç ay sonra Medine’deki Yahudilerin oruç tuttuk- lannı görerek bunun ne orucu olduğunu sormuştu. Onlar da:# "Bu gün Allah’ın Musa’yı ve İsrai-
loğullannı boğulmaktan kurtardığı, buna karşı Firavun’un boğulduğu bir gündür. Yine bu gün Nuh’un gemisi Cudi dağında durdu. Nuh da, Mûsa da Allah’a şükür için oruç tuttular" cevabını verdiler. O zaman Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Mûsa bana daha yakındır ve bu orucu tutmak bana daha fazla gereklidir" buyurdular (Tec. Sarih Ter., c. 6, H. No: 945).
Efendimiz bu orucu tutarken Yahudilere muhalefet ve onlara benzememek için Muharremin dokuzuncu ve onuncu günlerini beraberce oruçlu geçirmeyi tavsiye buyurmuştur. Bu sebepledir İti, Muharremin yalnız onuncu gününde oruç tutmak mekruh; dokuzuncu ile onuncu veya onuncu ile onbirinci veyahut dokuz, on ve onbirinci günlerini birlikte oruçlu geçirmek müstehap sayılmıştır.
Bilindiği gibi, Müslüman Türk- lerin dinî halk geleneğinde önemli bir yer tutan âşûrâ, aynı zamanda Muharremin onuncu günü başlamak üzere daha sonraki günlerde de pişirilip dağıtılan tatlıya (aşüre) da ad olmuştur. Çok eskiden beri sürdürüle gelen bir gelenek haline gelmiştir. Hayırda bulunmanın yollarından biri olarak telâkki edilmiştir. Günümüzde de âşûrâ orucu tutmak ve aşüre tatlısı yapıp dağıtmak halkımız arasında bütün canlılığıyla devam etmektedir.
Yazımızı bitirmeden önce bu konu vesilesiyle düşündürücü bulduğumuz bir hususa temas etmek istiyoruz. Âşûrâ gününün ihyasında bizce dikkat çekici en önemli hususlardan biri, müslümanların, ümmeti oldukları peygamberleri yanında geçmiş peygamberlerin de hatıralarına son derece hürmetli olmalandır.
Bilindiği gibi mukkaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim, geçmiş peygamberlere ve onlara indirilen kitaplara inanmayı iman esaslarından saymıştır. Ayrıca birçok peygamberin ibret verici hayat hikâyeleri zaman zaman Kur’an’da zikredilmiştir. Hadis-i şeriflerde de peygamberlere ait rivayetler yer almıştır.
Yunus Emre’miz, "Gökyüzünde İsa Ue/Tur dağında Mûsa İle/Elindeki âsâ ile/ Çağırayım M evlâm seni" derken, Cenab-ı Hakk’a niyaz ve yakarışında, diğer peygamberleri duasına vesile etmeyi ihmal etmemiştir.
Günümüzde yetişkin müslümanlar bir yana, birçok Müslüman Türk çocuğunun ilk okudukları kitaplar arasında peygamberlerin hayatlarıyla ilgili olanlar epey yer tutmaktadır. Bu yavrular, Hz. Mûsa’nın Firavunla, Hz. İbrahim’in Nemrut’la mücadelelerini zevkle okumaktalar. Hz. İsa’nın emsalsiz hayatını, Hz. İsmail’in kurban edilmekten kurtuluşunu ve daha birçok peygamber kıssassını merakla öğrenmeye çalışır ve öğrendiklerini tatlı bir üslupla anlatırlar.
İlim ve irfandan yoksun kaldığı dönemlerde bile Anadolu halkı, ne yapmış yapmış, kendi peygamberi ve diğer peygamberlerin hayatını öğrenmeyi ihmal etmemiştir. "Ağla Yakub ağla, Yusuf’um deyû" diye ilâhi terennüm ederken âdetâ Yakup’la birlikte gözyaşı dökerken; İbrahim’in atıldığı ateşin ona güllük gülistanlık olduğunu anlatırken, yüzünde âdetâ güller açan bu necip insanlan göz önüne getirince, "Evet, peygamberlerin hatıralarına hürmet ancak bu kadar olur" demekten kendimizi alamıyoruz.
Durum böyle olunca, burada şöyle bir soru sormak hakkına sahip olduğumuzu düşünüyorum:
"Dinler arasında diyaloğu arzu eden ve bu doğrultuda gayret gösteren başta Hristiyanlar olmak üzere, diğer din mensuplarının kaç tanesi, Kâinatın Efendisi Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)in hayatını kendi çocuklarına öğretiyor? İslâm Peygamberinin hatırasına ve İslâm’ın mukaddes kitabına olan saygılarının düzeyi nedir?"
Âşûrâ günü bizi bu noktada da düşünmeye sevketmelidir.
☆☆☆