Makale

Prof. Dr. Cemal TOSUN: “Ürettiğiniz ana ve ara amaçlar çağa hitap ediyorsa, eğitim de çağın insanını yetiştirmeye hizmet eder.

RÖPORTAJ

Abdulbaki İŞÇAN - Ahmet ARSLAN

Prof. Dr. Cemal TOSUN:

“Ürettiğiniz ana ve ara amaçlar çağa hitap ediyorsa, eğitim de çağın insanını yetiştirmeye hizmet eder.

Sayın hocam, eğitimi, insanların yaşadıkları çağa uyum yolunda bilgi edinmeleri şeklinde tanımlayabilir miyiz?

Çok genel anlamda bakıldığında bu doğru bir yaklaşım olarak kabul edilebilir. Fakat burada çağa uyumdan neler anlaşılması gerektiği çok önemli. Bilimsel anlamda düşündüğümüzde gerçekten eğitimin en önemli işlevlerinden, gayelerinden birisi, çağa uyuma hizmet etmektir diyebiliriz.
Eğitim, bir tür insan yetiştirme sürecidir; hatta sanatıdır diyenler vardır. Biz daha çok süreç tanımını tercih ediyoruz. Ne tip bir insan yetiştireceğinize önce karar veriyorsunuz. Sonra bu yetiştirmeye karar verdiğiniz insan prototipi için ana ve ara amaçlar belirliyorsunuz. Bunlarla ilgili kurullar, okullar, dersler oluşturuyorsunuz. Belli ana ve ara amaçlara ulaşmak için de bazı araçlar üretiyorsunuz. Eğer sizin ürettiğiniz ana ve ara amaçlar çağa hitap ediyorsa, o zaman eğitim de çağın insanını yetiştirmeye hizmet eder. Ama bunu başaramıyorsanız hizmet etmeyebilir. Başka bir deyişle, bizatihi eğitim kendi başına çok iyi bir şeydir, insanı sürekli çağa hazırlar gibi bir teori üretemeyiz. Bu tamamen sizin bilimsel olarak belirleyeceğiniz hedeflerinize ulaşmak için koyacağınız sisteme, derslere, araç ve gereçlere yetiştireceğiniz eğitim ordusuna yani öğretmenlere bağlı bir husustur.
Yani eğitim bir insan yetiştirme sürecidir.
Evet, eğitim belli amaçlar doğrultusunda, planlı şekilde bir insan yetiştirme sürecidir.
Bu bireysel anlamda bir yaklaşım mı? Toplumsal ve kültürel boyutları da var mı ?
Eğitimin teknik olarak başka tanımlan da vardır. Bu bir yaklaşım, tnsan yetiştirme süreci derken zaten toplumu, kültürümüzü, tarihi dünü ve geleceği ile bir bütün olarak milleti ve hatta evrenseli de göz önünde bulundurmuş oluyoruz.
Sözlerinizden eğitimin bir çok işlevi olduğu anlaşılıyor. Eğitimin temel işlevleri nelerdir?
Evrensel olarak eğitimin dört temel işlevi vardır. Ekonomik, siyasal, bireysel ve toplumsal-kültürel. Ancak bunların içeriğinin nasıl doldurulacağı, toplumdan topluma her her ülkenin yetiştirmek istediği insan tipi doğrultusunda değişir. Eğitimin ekonomik işlevi ülkenin ihtiyaç duyduğu elemanları yetiştirmek ve ekonomik bilinç oluşturmaktır. Siyasal işlevi, mevcut siyasal sistemi benimseyip ileri götürecek, seçme ve seçilme bilincine sahip kişiler ve liderler yetiştirmektir. Bireysel işlevi, bireyi bütün yönleriyle geliştirip yetiştirmektir. Eğitimin toplumsal-kültürel işlevi ise yeni yetişen nesilleri içinde yaşadığı toplumun en küçük birimi olan aileden başlayarak yakın çevresine, uzak çevresine ve bütün dünyaya uyum sağlayacak bağımsız ve etkili üyeleri haline getirmektir.
"Yetiştirilmek istenen insan tipine götürmesi gereken ana ve ara hedefler, toplum ile, o milletin kültürü ile bağdaşık olmak zorundadır."
Sizin de dediğiniz gibi eğitim toplumsallaştırma ve kültürleme açısından oldukça önemli. Bunu biraz açar mısınız?
Aslında iç içe olan toplumsallaştırma ve kültürleme bakımından eğitimin çok önemli bir görevi var. Bu sebeple, yetiştirilmek istenen insan tipine götürmesi gereken ana ve ara hedefler, toplum ile, o milletin kültürü ile bağdaşık olmak zorundadır. Hedefleri belli kurumlar, belli insanlar, kurumlar adına ve milletler adına belirlerler. Burada ince bir nokta var. Belirlediğiniz hedefler, ana ve ara hedefler eğer toplumun ve kültürün sahip olmak istediği insan tipi ile örtüşüyor- sa, daha çabuk başarıya ulaşma ihtimalimiz oluyor. Ama bu örtüşme yoksa, o zaman biraz sıkıntı çıkar. Her zaman birebir örtüşmeyebilir. Çünkü dünyada bilimsel ve teknolojik anlamda çok hızlı gelişmeler oluyor. Sizin toplumunuz veya kültürünüz bunlara yabancı olabilir veya yakından takip edemeyebilir. O konularda insanları eğitmek biraz zor olur; ama sonunda mümkün olur. Eğer kültürünüzde ve toplumunuzda var olduğu halde, var olan bu değerlerin aksine bir değer veya hedef koyduysanız o zaman çatışma meydana gelir. Bunu aşmak da bazen mümkün olmuyor; bazen de çok zor gerçekleşiyor. Onun için biz diyoruz ki, eğitim toplumsallaştırma ve kültürleme görevini yerine getirirken bu ana ve ara hedeflerin çok iyi belirlenmiş olmasında fayda vardır. Eğitim sisteminin de buna göre kurulmuş olması gerekiyor.
Bugün ortada bir tablo var. Eğitim denince akla sıkıntı geliyor, problem geliyor. İlköğretime giden çocuğunuz varsa ayrı, liseye giden çocuğunuz varsa ayrı problemler yaşıyorsunuz.. Üniversiteye girme ve okuma da ayrı bir problem olarak karşımızda duruyor. Yani genellikle akla mali imkansızlıklardan oluşan problemler geliyor. Bir eğitimci gözüyle siz nasıl görüyorsunuz, gerçekten ortadaki tablo böyle mi?

Sizin sorunuzun doğruluk payı var. İlk bakışta mesele sanki mali sıkıntılardanmış gibi görünüyor. Ancak eğitimimizdeki sıkıntıların temelinde eğitim sistemimiz ve bu sistem içindeki okullarımızın yapılandırılması daha ön plandadır.
"Her şeyde olduğu gibi eğitimde de, nasıl yaptığınız kadar ne yaptığınız da önemlidir."
Yani sıkıntılarımızın temelinde mali boyut olmakla birlikte daha çok sistemle ilgili sorunların olduğunu mu söylüyorsunuz?
Eğitim sistemi ile alakalı ama bunu etkileyen diğer faktörler de var. Yani eğitim ekonomi ilişkisi, eğitim kültür ilişkisi, eğitim aile ilişkisi... Eğitimin bütün toplumsal ve diğer kurumlarla ilişkisi var, bunlar birbirlerini etkiliyorlar. Ekonominiz iyi ise eğitiminizi etkiliyor, eğitiminiz daha iyi hale geliyor. Eğitiminiz iyi ise bu defa da ekonominizi etkiliyor, o zaman ekonomi daha iyi hale geldiği için eğitim de daha iyi hale geliyor. Bunlar birbirlerini etkiliyor ama eğitim sistemi açısından baktığımızda gerçekten sıkıntıların temelde buradan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Çok hoşuma giden bir yaklaşım var: Eğitimde her şeyde olduğu gibi, nasıl yaptığınız kadar ne yaptığınız da önemlidir. Şimdi biz genelde kurduğumuz eğitim sistemi içerisinde yapmamız gerekenleri doğru yapmaya çalışıyoruz. Çoğunlukla da doğru yapıyoruzdur. En azından yapmaya uğraşıyoruz. Yani insanların bu konuda hem bilimsel, hem de şahsi, ne gerekiyorsa o yönlerden gayretleri var. Öğretmenlerimiz gayretli, öğretim üyelerimiz gayretli, okullar gayretli. Ama yine de bazı problemleri aşamıyoruz. Buradaki temel sorun aslında nasıl yaptığımızdan değil, ne yapmamız gerektiğinden kaynaklanıyor. Demek istiyorum ki, yapmakta olduklarımızı iyi yapıp yapamadığımızdan önce asıl yapmamız gerekenlerin yapmakta olduklarımız olup olmadığını sorgulamalıyız. Onu irdelemek gerekiyor. En azından hepimizin bildiği ve bir türlü çözüm üretilemeyen bir meselemiz var. Türkiye çok genç bir nüfusa sahip ve bu büyük genç nüfus da bizim eğitim alanımızı çok yüksek sayıda öğrenci dolduruyor. Başka bir ifadeyle okullaşma oranımız çok yüksek. Ekonomi vesaire bunda hep etkili oluyor, okul yaptıramıyorsunuz, derslikler yaptıramıyorsunuz, kitap bastıramıyorsunuz, öğretmene iyi maaş veremiyorsunuz, bunların hepsi eğitim üzerinde etkili olan unsurlardır. Ama bunlardan önce, şöyle bir anlayışımız var: Ana okulu yani okul öncesi eğitim bizde pek yaygın değildir. İlköğretime kaydını yaptıran öğrenci, zorunlu olarak üniversite adayı oluyor. Kaç kişi kayıt yaptırdı, bir buçuk milyon ya da iki milyon. Eğer iki milyon kayıt yaptıysanız bu demektir ki, iki milyon kişi üniversite adayınız var. Alacağınız öğrenci ise açık öğretimi saymazsanız 150 -200 bin öğrenci, yani onda bir.
Sıkıntı büyük bir oranda buradan mı kaynaklanıyor?
Evet, bizim sıkıntımız buradan kaynaklanıyor. Bu birçok etkiye sahiptir. Her şeyden önce bir yarış meselesi. Bizim toplumsal derslerimiz, ahlaki derslerimiz, tarih derslerimiz, kültürel derslerimiz, önemini bir yere kadar kaybediyor. Hep matematik, fen ağırlıklı dersler ön plana çıkıyor. Test ağırlıklı bir insan yetiştiriyoruz. Öğrenciye çalış dediniz mi test çözmeye başlıyor, iki satır yazı yazamıyor. Düşünemiyor, düşündüğünü ifade edemiyor; işte böyle bir nesil yetiştiriyoruz. Bu aslında kaliteli insan kaybına neden olan önemli bir faktördür. Hayatı anlamada, hayatı mevcut toplumsal kültürel, evrensel dinamikleri ile birlikte yorumlamada sıkıntı çeken nesiller anlamına geliyor. Bir taraftan bir ümitsizlik söz konusu, yani onda birin içerisine girebilecek miyim, giremeyecek miyim, gir- sem okuyabilecek miyim, okuyamayacak mıyım, diye böyle bir sıkıntı söz konusu oluyor. Aslında bizim, Türkiye’nin eğitim sistemini yeni baştan ele almamız gerekiyor. Bir kere, her ilköğretim öğrencisi üniversite adayı olmamalı. Meslek liseleri yani ara eleman diyorlar onlara, ara kalifiye eleman, yani teknisyen, tekniker anlamına geliyor, yetiştirmekte sıkıntımız var, deniyor. Özellikle son üniversite alımlarındaki sınavlarda yapılan düzenlemelerde bu ortaya çıktı. Meslek liseleri büyük bir öğrenci kaybına uğradı.
Daha önceden meslek liseleri fonksiyonel değil miydi, ara eleman yetiştirmiyorlar mıydı?
Bu da ayrı bir meseledir. Onun için biz bu ara eleman yetiştirme işine çok önem vermeliyiz. Yani üniversiteye devam edemeyecek kapasitede olan öğrenciyi, üniversitenin kapısının önüne getirmenin bir anlamı yok. Bunları teknik liselerde ve sanat okullarında, meslek liselerinde bir tür kalifiye eleman olarak yetiştirmemiz gerekiyor. Bundan önce de yapmamız gereken bir iş var, aslında. Şöyle bir şey gerçekçi bir çözüm olur. Ama çok zor bir çözüm bu. Zorunlu eğitim sonunda öyle bir düzenleme yapmalıyız ki, her öğrenci teknik liseye veya üniversiteye hazırlayan liseye gidemeyecek kapasitede ise oradan da kalifiye işçi, kalifiye eleman, yani teknisyen veya tekniker değil ama, kalfa, çırak usta gibi oraya yönlendiren bir eğitim sistemine girmemiz gerekiyor. Bunu yapmak çok da zor değil. Türkiye’de ve dünyada belirlenmiş iş kolları vardır. Türkiye şartlarında belirlenmesi ve tanımlanması gereken iş kolları vardır. Bu iş kollarını belirleyerek temel eğitimden sonra okumaya devam edemeyecek kapasitede olan öğrencileri belli bir eğitimden geçirip, yani okul ve iş yeri arasında bir eğitimden geçirip sertifikası, belgesi olan kalifiye işçi veya eleman yetiştirmemiz ve mezun etmemiz gerekiyor. Bundan sonra eğer başarılı olabilirlerse devam etme imkanım bulabilirler. Bir sistem kurulur, geçişler yapılır, dönüşler yapılır; bunlar mümkündür ama temelde böyle bir sistemin olması gerekiyor. Böyle bir yeniden yapılanmayı da aslında sosyal güvenlik sistemi ile birlikte yapmak gerekiyor. Yapılması gereken, ülkeyi bu sıkıntılardan kurtaracak olan şey belirli iş kollarında bir sertifikaya sahip olmuş bir insan eğer iş diye devlete baş vuruyorsa, ona iş veremezseniz, ona işsizlik sigortası, işsizlik ödeneği verirsiniz. Aynı şey meslek liselerinde yetişen insanlar için de geçerli olur. Böylece üniversitenin önü bu yığılmadan kurtulur. O zaman üniversitelerimiz daha verimli hale gelir. Dolayısıyla insanlar ve kurumlar kapasitesinin üzerinde çalışmaya zorlanmamış olur. Bu, eğitim sistemiyle çalışma sisteminin birlikte düzenlenmesiyle içinden çıkılabilecek bir problem olarak gözüküyor. Burada kimi eleyeceksiniz, nasıl karar vereceksiniz gibi bazı endişeler olabilir. Öğrencinin belli eğitim süreci içerisinde gösterdiği başarıları üst üste koyarak öğretmenleri, idarecileri ve velileriyle işbirliği yaparak çok rahat karar verilebilir. Böyle bir çözüme ulaştıracak sistemi kurabilirsek, o zaman çok daha rahat olacaktır diye düşünüyorum.
Çok yeni olarak zorunlu eğitim 12 yıla çıkarıldı. Orta öğretim kuramlarındaki hazırlık sınıfları kaldırıldı ve lise öğrenimi dört yıl olarak planlandı, tik bakışta top- yekün eğitilmişlik düzeyini yükseltmesi bakımından önemli bir adım gibi görünen bu yenilik, yukarıda söylediğimiz düzenlemeler yapılmaksızın pek de faydalı olamayacaktır. Bununla birlikte yeni düzenlemeyle getirilen, orta öğretim kuramları mezunlarının, fark derslerini belli bir süre içerisinde okuyarak istedikleri orta öğretim kurumunu bitirebilme imkanını elde etmeleri önemli bir gelişmedir. Ama asıl mesele, herkesi orta öğretime zorlamaksızın, ilköğretim sonunda kabiliyet ve istekleri doğrultusunda belli meslek alanlarına yönlendirilmesi ve bunun için alınacak eğitimin zorunlu eğitimden sayılacak şekilde düzenlenmesidir.
Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?
Yani genç nüfusunuz üniversitede okuyacak olan öğrenci ihtiyacınızı aşmıyorsa veya ondan çok fazla değilse, böyle bir düzenleme gereksiz gibi gözükebilir. Ama bu yıl 200 bin öğrenci alacaksınız, açık öğretimle bu 250 ya da 400 bine çıkacak, geri kalan bir milyon, bir milyon yüz bin öğrenci açıkta kalacak o zaman bunları üniversitelerin önüne yığmanın bir anlamı yok. Yığdığınızda ara eleman bulamıyorsunuz. Üniversite diplomasını alıp da sokakta satıcılık yapan, kasiyerlik yapan, tezgahtarlık yapan insanlar var. Halbuki onlar tezgahtar değildir. Çünkü tezgahtarlık bir meslektir. Ne olur yani insan ilköğretimi bitirirken üniversiteye veya meslek liselerine gitmek istemeyen öğrencilere isteklerine veya meziyetlerine göre örneğin tezgahtarlık, anahtarcılık vb. işyeri ile işbirliği içerisinde eğitim versek ve bir sertifika ile mezun etsek, öğrenci işinden memnun olsa daha iyi olmaz mı? Böyle bir eğitim sistemi kurmamız gerekiyor. Kanaatimce eğitimdeki sıkıntımızın önemli bir kısmı bu noktadan kaynaklanıyor. Yani eğitime devam eden nüfusu, öğrenci sayısını yeterince yönlendireme- me sıkıntısı var. Bu iş meslekleri değişir, her okulda aynı meslekler olmaz. Yani diyelim ki Balıkesir’de tarım var, sanayi var, ormancılık var, madencilik var. Belli meslekler belirlersiniz, oradaki talebeler oraya gider. Erzurum’da, Erzincan’da mesela hayvancılık var ona göre bir meslek edindirme olabilir. Karadeniz’de çay, fındık var. Bizim kaliteli elamanlara olmadığından uğradığımız ekonomik zararı kimse nazarı dikkate almıyor. Eline makası alan çay filizi toplamaya gidiyor; hâlbuki o belli bir bilgi ve beceri gerektiren bir iştir. Elinize hiçbir şey almadan fındık toplayabiliyorsunuz, ama fındık toplamak da ustalık gerektiren bir iştir. Onun toplanması var, kurutması var, seneye bir daha olması için dikkat edilmesi gereken hususlar var. Oradaki insanlardan okuyamayacak veya okumak istemeyen olanların bir kısmına sertifikalı fındıkçı belgesi versek daha iyi olmaz mı? Fındık tarlasında çalışsın yada fındık bahçesini kendi kursun işletsin. Şunu da unutmamak lazım, bu sertifikayı verdiğiniz zaman, birey iş bulamadığı zaman, sosyal güvenliği açısından bir garantisi var.
Bu anlattıklarınız genel manada eğitimle ilgiliydi.

İsterseniz biraz da din eğitiminden bahsedelim. Din eğitimi öğrenciye ne kazandırır?
Bu çok teknik bir meseledir. Din eğitiminin kazandıracakları veya kazandırması gerekenler hususunda çok çeşitli bakış açılan var. Birincisi bu konuya birdin noktayı nazarından bakabilirsiniz, bir de eğitimin noktayı nazarından bakabilirsiniz. Bizim gibi laik, demokratik ülkelerde buna eğitim noktayı nazarından bakmak gerekir. Çünkü laik bir devlet bütün inançlara aynı mesafededir. Belli bir dinin öğütlerine göre kamuyu düzenlemez. Ancak, vatandaşlarının inanç özgürlüklerini garanti altına alır; dini grupların birbirlerine baskı yapmasını önler ve devletin ve kamunun temel ilkeleriyle çatışmadığı sürece herkese dini özgürlük tanır. Gerektiğinde vatandaşın ihtiyaç duyduğu din eğitimi ve din hizmetleri ile ilgili düzenlemeler yapar ve hizmet sunar. Burada önemli bir ayırım var. Bu açıdan baktığımız zaman din eğitiminin amacı bireylere, yani insanlara din hakkında ihtiyaç duydukları doğru bilgiyi vermektir. Bunlar, bireylerin inanç, ibadet, ahlak konularında bireysel, toplumsal, ahlaki ve kültürel açıdan ihtiyaç duyacakları davranışları kazandıracak bilgilerdir. Bu davranışların içerisine duygular, bilgiler, beceriler giriyor. Kısaca din eğitiminin amacı, insanlarımıza, yeni yetişen nesillerimize bireysel, toplumsal, ahlaki ve kültürel açıdan ihtiyaç duyacakları bilgi, duygu ve becerileri kazandırmayı hedefler.
Buradaki ince nokta şudur; bunlara inanıp inanmamak, yapıp yapmamak bireylere bırakılmıştır.
Halen uygulanan sistem bu mu?
Evet, uygulanan sistem budur. Bununla bağlantılı olarak bir diğer amaç, insanların bilimsel, toplumsal, ahlaki ve kültürel, dini ihtiyaçlarını yanlış noktalardan, odaklardan öğrenmelerinin önüne geçmektir. Çünkü günümüz dünyasında din çok önemli bir yere sahiptir. Hele hele bu yaşadığımız yüzyılda dini arayışlar çoğaldı, insanlar dine doğru bir arayış içerisine girdiler. Şimdi sizin bir toplumunuz var, toplumsal barış esas mı, okulun temel hedeflerinden bir tanesi öğrenciyi toplumsallaştırmak mı? Yani toplumun bireyi haline getirmek mi? O toplum içerisinde yaşanan örf, adet, gelenek, görenek, ahlak kuralları dinle çok bağlantılıdır. Eğer siz bunu öğretmezseniz insanlar bu örfü, adeti, geleneği ve ahlak kurallarım, hatta yemek adabı, selamlaşma adabı, sokakta yürüme adabı vb. konularını anlamakta sıkıntı çekiyor, işte Din Eğitimi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi bu konuda da insanlara yardımcı oluyor. Toplumun içerisinde yaşanan değerleri anlamayı ve onları yaşatmayı öğretiyor.
Yani din eğitimindeki ana gaye bu.
Evet, ana gaye budur. Din Eğitimi ve Ahlak Bilgisi diğer derslerden ayrı bir derstir ama, o ders orada bir fonksiyon ifa ettiği için vardır. Röportajımızın başında söylediğimiz gibi bir insan tipi hedeflersiniz, bunun için ana ve ara hedefler koyarsınız. Türk milli eğitiminin genel amaçları ana hedeftir, sonra okulların, okul türlerinin ve derslerin amaçları gelir. Esas olan Türk Milli Eğitiminin genel amaçlarıdır. Aşağıdaki bütün amaçlar ve araçlar bu amaca ulaşmak için vardır. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi de bu amaca ulaşmak için bir araçtır. Oraya bakarsanız, bu amaçların Türk milletinin bütün fertlerini kültürel, ahlaki, maddi ve manevi, insani, değerler açısından yetiştirmeyi hedeflediğini görürsünüz. Bizim kültürel, insani, bireysel değerlerimizin içerisinde din ve ahlak var mıdır, yok mudur? Vardır. Demek ki, bu amaca ulaşmak için diğer derslerin yanında din kültürü ve ahlak bilgisinin çok özel bir katkı alanı vardır. Bu amaca ulaşmak için böyle bir eğitimin katkısı hedeflenmiştir. Diğer taraftan Türk Milli Eğitiminin genel amaçları içerisinde bireyleri, Türk Milletinin bütün fertlerini her bakımdan dengeli bir şekilde yetiştirmeyi hedefler. Şimdi diyorsunuz ki, insanda din duygusu vardır. İnsanları topyekün eğitmek gerekiyor. Yani Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin de temel işlevlerinden bir tanesi zaten insanda var olan din duygusunu diğer duygularla birlikte dengeli bir şekilde eğitmektir, buna hizmet eder. Özellikle Türkiye’deki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi eğitimi açısından baktığımızda bireylerin bu konularda hür olduklarını unutmamak gerekir. Yani öğretiyorsunuz ama inanıp inanmamak, uygulayıp, uygulamamak bireylerin kendilerine kalıyor. Ama şunu sağlıyorsunuz: Kendisi inanmayabiliyor, uygulamayabiliyor, ama inananın ve uygulayanın, neye inandığını, niçin inandığını, ne uyguladığını, niçin uyguladığını biliyor ve saygı duyuyor. Sosyal barış açısından bu çok önemlidir.
Din eğitiminin önemli katkılarından bir tanesi de bu noktada ortaya çıkıyor.
Evet. Hatta bizim okullardaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri açısından baktığımızda, diğer dinler için bile geçerli kılıyor. Yani bir Yahudi’nin de neye inandığını, bir Hıristiyan’ın da neye inandığını, Çin dinlerindeki insanların da neye inandıklarını ve neler yaptıklarını biliyor. Evrensel ilişkiler açısından da çok önemli. Globalleşen, küreselleşen dünyada her an herkesle iç içesiniz. Filimde görüyorsunuz, kendiniz gidiyorsunuz, onlar geliyorlar, onlarla iletişim kuruyorsunuz; sohbet etmeniz için bile insanları biraz tanımanız gerekiyor. Bir yerde insanlar bazı dinî şeyler yapıyorlar, en azından dua ediyorlar, bazı sözcükler kullanıyorlar. Onları anlamakta güçlük çekiyorsanız veyahut da o değerlerin gerçekten birer kutsal değer olduğunu içinizde hissetmiyorsanız, o zaman insanlarla iletişimde zorluk çekiyorsunuz. Muhatabınız sizin kendi değerlerine saygı duymadığınızı hissediyorsa, o zaman sıkıntı çıkıyor. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerimizin temel işlevlerinden veya hedeflerinden bir tanesi de çok yönlü olması.
"Üzerinde en çok durduğumuz husus, kalitenin artırılmasıdır."
Evet, bu çok yönlü olması dolayısıyla Din eğitimi diğer derslerden biraz daha farklı. Diğer derslerle kıyaslandığında ders saati olarak yeterli mi sizce?
Din derslerinin oldukça önemli bir katkısı var. Dersleri tek tek incelediğiniz zaman her bir ders çok önemlidir. Bunlar bir binanın tuğlaları gibidirler. Her tuğla kendi yerinde çok önemlidir. Eğitim sahasında çok ilerlemeler oldu. Eğitimci Heıbart diyor ki, eğitimin iki temeli vardır. Biri psikoloji, birisi de ahlak. Psikoloji eğitime metotlarım kazandırır. Yani çocuk nasıl gelişir, nasıl öğrenir, hangi metotlarla daha iyi öğrenir gibi. Ahlak da muhtevasını kazandırır. Biliyorsunuz ilköğretimde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi dördüncü sınıftan sekizinci sınıfa kadar haftada iki saat, lisede ise haftada bir saat. Belki saatler üzerinde düşünülebilir. Saatler artırılsa zaman açısından çok daha iyi olabilir. Aslında üzerinde en çok durulması gereken ve durduğumuz, son yirmi yılda özellikle Ankara İlahiyat olarak, kalitenin artırılmasıdır. Diğer dersler, bildiğiniz gibi, din derslerinden çok daha önce bilimselleşti, geliştirildi. Din dersleri ise ihmal edildi. Din ile ilgilenenler, din bilimciler eğitim bilimiyle fazla ilgilenmediler veya bilimsel anlamda gelişmeleri takip edemediler. Eğitim bilimleriyle ilgilenenler de dinin eğitimi ile bilimsel anlamda ilgilenmediler. Arada bir kopukluk oldu. Böyle bir gelişme olmayınca da sıkıntı meydana çıktı. Şimdi öncelikle kaliteyi artıracak muhteva ve metot çalışmaları üzerinde durulması gerekiyor. Bunu sağlamazsak, zamanı, yani ders saatlerini artırmanın bir faydası olmaz. Diğer dersler ile din dersleri arasında metotlar açısından alınan mesafede açısından da büyük uçurumlar vardı. Birisinde öğrenci daha katılımcı, daha demokratik bir öğretim ortamı, din dersinde daha katılımı az, otoriter, saygılı. Bunu öğrenci istemiyor. Öğrenci burada bocalıyor. Saygı olmasın mı, tabi ki olsun, ama onun ölçüsü, onun yöntemleri çok önemli. Aslında okullardaki din dersleri çok önemli bir işleve sahip. Öğrenci gözüyle çok farklı bir yere sahip. Öğretmenlik yaptığım yıllardan biliyorum. Beni ve benim verdiğim dersi öğrenciler farklı bir ders olarak, yani bir rehberlik dersi gibi gördüler. Ahlaki, toplumsal davranışlar ile ilgili sorunlarını konuşabilecekleri bir ders gibi gördüler. Biz bu dersi öyle göremedik, bilgi dersi olarak gördük. Şunu ezberlesin, şu konuyu öğrensin, şu sureyi ezberlesin, şartları, vacipleri ezberlesin, şeklinde algıladık. Onlar bizlerin dediğine gelmediler, bizler de onların dediğine gitmedik. Halbuki ortada buluşabilir, ikisini birden yapabilirdik. Buluşmanın metodunu geliştiremedik. Yeni geliştirmeye çalışıyoruz, bu noktada çok önemli mesafeler kaydettik. Bildiğiniz gibi yeni programlar çıktı. Fakültemizde yeni ilköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni yetiştirme programı açıldı. İlk mezunlarını bu yıl verdi. 200 öğretmen bu sene atanacak. Bu öğretmenlerin diğer öğretmenlerden çok daha farklı olacaklarım düşünüyorum. Yine tezsiz yüksek lisans açtık, liselere ve dengi okullara, meslek liselerine Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni yetiştirmek üzere. İmam-Hatip Liseleri için de ayrı tezsiz yüksek lisans programı açtık. Böylece din eğitimi alanında da kaliteyi yakalayacağız. Niteliklerimizi yükselteceğiz. Ondan sonra diyeceğiz ki, biz şu kalitedeki derste nicel açıdan, sayı açısından, ders saati, öğretmen ihtiyacı , sınıf açısından da eksikliklerimiz var. Ama şu an birimiz çıkıp da desek ki, iki saat yetmiyor, ona da sen haksızsın diyemeyiz. Ders saati önemli ama, kalite çok daha önemli. Benim sorum orda ortaya çıkıyor. Ben bu lisedeki dersi iki saate üç saate çıkarırsam sen farklı bir şey yapabilecek misin?
Eğitimin sürekli, hayat boyu olması gerekiyor herhalde. Yetişkinlere yönelik din eğitimi hakkında neler düşünüyorsunuz?
Yetişkinler eğitimi, sürekli eğitim, hayat boyu eğitim gibi kavramlar eğitim dünyasının son yıllarda en sık kullanılır kavramları haline geldi. Hayat boyu eğitim veya sürekli eğitim kavramı içerisinde aslında en çok ihtiyaç duyulan alanlardan bir tanesi da din ve ahlak eğitimi alanıdır. Okuldakilere veya okulu bir şekilde devam ettiremeyenlere veya okulu bitirdikten sonra hayata devam edenlere eğitimin devam etmesi gerekiyor. Bunu biz daha çok yaygın din eğitimi ile yapıyoruz. Yani Diyanet İşleri Başkanlığımıza kanunla verilmiş anayasal bir görev bu aslında. O alanda da dünyadaki gelişmeleri yakaladığımız kanaatinde değilim. Niye değilim? Şimdi bakıyorsunuz, zorunluluktan belki ama, Batı’da, Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da görenler anlatıyorlar.
Ben kendim Almanya’da gördüğüm için biliyorum. Yetişkinler eğitimine yönelik o kadar çok bilimsel çalışma ve o kadar çok pratikte uygulama var ki. Kiliseler, gençlik teşkilatları kuruyorlar, yaşlılar için çeşitli faaliyetler düzenliyorlar. Bunların kimisi direk eğitimle alakalı, kimisi doğrudan değil de dolaylı eğitim verecek şekilde bilgi, gözlem, spor, toplantı, yaşlılara bakım vb. şeklinde. Bizim bu noktada eski sistemimizde olan yani eski caminin veya medresenin etrafındaki külliye şeklindeki işte han, hamam, kütüphane, dershane, vb. gibi o zamanın ihtiyaçlarına cevap veren bir sistemi kaybetmişiz, yerine de hiçbir şey koyamamışız. Sadece vaazlarla ve hutbelerle, bazı yaz kursları ile yapmaya çalışıyoruz. Fakat bu fazla etkili olmuyor. Yani verdiğimiz şey kuru bilgiden öteye gitmiyor. Buralara da insanlar ancak ya birisinin demesi veya zorlaması ile geliyorlar. Halbuki insanlar buralara kendi istekleri ve merak ettikleri için gelmeliler. Bizim cami yaptırma ve yaşatma derneklerimiz var. Cami yapılır, ondan sonra yaşar kendi kendine, demek de hiçbir şey yapmaz. Halbuki camiyi kurduktan sonra, bu cami yaptırma ve yaşatma demeği kurslar düzenlemeli, gezi düzenlemeli, sportif faaliyetler düzenlemeli, gençlikle ilgilenmeli veya kadınlara, erkeklere yönelik faaliyetler düzenlemeli, yaşlılarla ilgilensin. Ülkemizde huzur evleri var ancak sayılan çok az. Bakıyorsunuz bir Avrupa ülkesinde kilise bakıma muhtaç olan kiliseye üye yaşlılara gençlerden bakıcı gönderiyor. Diyelim ki falancı evde bir yaşlı var, gönüllü birisi gidiyor çamaşırını yıkıyor, bulaşığım yıkıyor, yemeğini yapıyor, haftada iki üç kere o yaşlıya hizmet ediyor. Bu hem o gence bir eğitim oluyor, hem ihtiyara bir hizmet oluyor. Bizim de bu konularda çalışmalarımızı hızlandırmamız gerekiyor. Yani yaptıklarımızı hiçe saymak doğru değil, hizmet olarak sayısal bakımdan çok şey yapıyoruz, kalite olarak da bir şeyler yapıyoruz, ama o kaliteyi zamanın şartlarına göre, eğitim bilimlerinde ve din eğitimi biliminde olan değişmelere göre yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Teori ile pratik arasında dengeli bir yapılanmaya gidilmelidir. Teori çoğu zaman pratiğe uymuyor, uygulamaya gittiğinizde olay farklı bir biçime dönebiliyor. Bunu sağlamak için de teorisyenler, din eğitim bilimcileri, uygulayıcılar, öğretmenler ve Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde görev yapan din görevlileri işbirliği içerisinde çalışarak, sürekli eğitim, hayat boyu eğitim ve yetişkinler eğitimi alanlarında yapmamız gerenleri yerine getirmeliyiz.


Prof. Dr. Cemal Tosun Kimdir?
1961 yılında Balıkesir’in Sındırgı ilçesinde doğdu. 1985 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi. 1985-86 öğretim yılında doktora öğrenimine başladı ve Ankara Deneme Lisesi, M. Rüştü Uzel Kimya Meslek Lisesi ile A. Ü. Tıp Fakültesi Sağlık Meslek Lisesi’inde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri verdi. 1986’da Din Eğitimi Anabilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak atandı. 1988-90 yılları arasında Almanya’da alanı ile ilgili araştırmalar yaptı. 1992’de ‘Almanya’da Yaşayan Türklerin Din Eğitimlerinde Camilerin Yeri ve Din Görevlilerinin Yeterlilikleri’ konulu tezle Doktor oldu. 1994 yılında Doçent olan Tosun, Şubat 1993-1996 yılları arasında M.E.B. Talim Terbiye Kurulu Din Kültürü Ahlak Bilgisi Program Geliştirme Özel İhtisas Komisyonu nda görev yaptı.
1996-1997 öğretim yılında Kırgızistan Oş Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ’nde öğretim üyesi olarak görev alan Tosun, 1998-1999 öğretim yılında 15 Nisan-15 Haziran 1999 tarihleri arasında ders ve seminerler vermek üzere Oş Devlet Üniversitesi ilahiyat Fakültesi ’nde görevlendirildi. 1998 yılından beri Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nde Program Geliştirme Komisyonlarında görev yapmakta olan Cemal Tosun, 2000 yılı Kasım ayında Din Eğitimi Anabilinı Dalı Profösörlü- ğüne atandı.
Ankar Üniversitesi İlahiyat Fakültese İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölüm Başkanlığı yapmakta olan Prof. Dr. Cemal Tosun evli ve iki çocuk babası olııp Almanca, Arapça ve Kırgızca biliyor.