Makale

TEMİZ BİR DÜNYA İÇİN

Dr. FARUK ERMEMİŞ

TEMİZ BİR DÜNYA İÇİN


Temiz bir dünyadan süratle kirlenmeye yüz tutan kirli bir dünyaya doğru yolculuk ediyoruz. Dünyanın bütün güzel nimetlerini kullanarak; yerin altını, yerin üstünü, hem de dünyamızı saran, bize hayat kaynağı olan o güzel havamızı, atmosferimizi kirleterek yolculuk ediyoruz.
Nasıl yolculuk ediyoruz? Nehirleri, gölleri kirleterek, denizleri zehirleyerek, ağaçlan ve ormanları yok ederek, havayı solunamaz hale getirerek; öte yandan atmosferi bozarak, ozon tabakasını delerek, hayvan ve bitki türlerini yok ederek.
Büyük bir vurdumduymazlık içinde, dünyayı yaşanılmaz bir hale getirerek, bu eşsiz cennet dünyadan, cehennemi bir dünyaya yolculuk ediyoruz.
Kim dur diyecek bu yolculuğa! Kim bizi durduracak, Yüce Tanrı’nın bize bir lutfu olan bu cennet dünyayı, cehennem? bir dünyaya döndürmeden, bu yolculuğu kim durduracak?
Yüce Tanrı’dan bize bir mucize getirecek yeni bir peygamber mi bekliyoruz? Dinî inancımıza göre yeni bir peygamber de gelmiyeceğine göre, bu yolculuğa kim dur diyecek?
Bunu düşünmenin zamanı geldi, geçiyor bile... Geç kaldık. Ama çok geç kalmadan, zararın neresinden dönersek, kâr deyip bu işe kolları sıvayıp süratle başlamamız gerekiyor.
Bir insanın kendi hayatını verimli bir şekilde geliştirebilmesi için, doğal çevresiyle de çok uyumlu olarak çevreyi tahrip etmeden yaşamasıyla mümkündür.
Çağımızın bilimsel ve teknolojik uygarlığı, insan hırsının dizginlerini hemen hemen tamamen salıvermiştir. Bugün çevre kirlenmesinin, insanoğlunun geleceğine yönelik bir tehdit oluşturduğu gerçeğini kim inkar edebilir?
Aynı şekilde insan oğlunun maddi hırsı sınırlandırılmadıkça, çevre kirliliğinin ortadan kaldırılamayacağı da bir başka gerçektir.
Maddî hırsa kapılan insanlar, dar görüşlü bir tavırla, "Benden sonra tufan" demektedirler, diyebilmektedirler. Hırslarını sınırlamayı başaramazlarsa, çocuklarını yok olmaya mahkum edebileceklerini bilebilirler. Çocuklarını da çok sevebilirler. Fakat bu sevgi, çocuklarının geleceğini güvence altına almak için, maddî varlıklarının bir kısmını, hatta tamamını feda etseler bile yetmiyebilir.
Kanımca, insanların maddi hırslarını frenleyecek ve dizginleyecek en yüce duygu, din duygusudur. Dinsel bir inanç insanı her zaman bir fedakarlık yapmaya yönlendirir.
Yüce Tann’nın birer emaneti olan bu cennet dünyanın eşsiz güzelliklerini korumanın ne kadar sevap olduğu, tahrip etmenin ne büyük manevî bir vebal ve günah olduğu duygusunu ancak din verebilir.
Yüce ALLAH’ın manevî huzurunda bir gün bunun hesabının verileceği düşüncesinin zihinlerde yer alması, insanın daha dikkatle, daha özenle adım atmasına sebeb olur, olabilir.
Söz gelimi; bir fidanı, bir ağacı keserken, yakarken bile, nehirleri, gölleri, denizleri, sözün özü, çevreyi kirletirken bile, bu yaptıklarını gören, bilen, bunun hesabını soracak olan Yüce ALLAH’ın varlığının gücünü yüreğinde hisseden insan, elbette daha hassas olacaktır.
Yüce Mevlâ yerde, gökte ne varsa hepsini insan oğlunun istifadesine sunmuştur. Ancak bütün bu güzel nimetlerin, bize verilmiş birer emanet olduğunu asla unutmayacağız. Kur’an’da böyle buyurulu-yor. Sadece Kur’an’da mı? Diğer bütün kutsal kitaplarda da bu böyledir.
Biz birisine bir şeyi emanet ettiğimiz zaman, geri alırken eksik, kırık, dökük olarak nasıl almak istemezsek, bunun hesabını nasıl sormak istersek, elbette Tanrı da soracaktır. Bize bir cennet olarak emanet ettiği, bu güzel dünyamızı, yaşanamıyacak bir hale getirerek kendisine bu emaneti böyle iade etmemizi asla kabul etmeyecektir. Bu hale getirenlerden şüphesiz kendi katında bunun en ince hesabını kesinlikle soracaktır. Bu konuda hiç bir kimsenin en ufak bir kuşkusu olmasın.
Yüce ALLAH’ın bağışlaması sonsuzdur. Her şeyi af edebilir. Ancak iki şeyi asla af etmiyor: Biri, kendisini inkar etmek, ortak koşmak, yani ALLAH’I tanımamak, bir diğeri de kul hakkı dediğimiz, insanlık hakkıdır.
Maddî hırsına yenik düşen, "benden sonra isterse tufan olsun, isterse kıyamet kopsun" diyen siz: Yeryüzündeki canlıların mutlu ve sağlıklı olarak yaşamaları için verilmiş olan, bu doğa güzelliklerini bozacaksınız. O’nların canlarına kast edeceksiniz, ölümlerine sebeb olacaksınız. Yaşamalarına son vereceksiniz. Sonra da yasaların açık taraflarını bulup, ondan yararlanarak kurtulacaksınız. Kendinize göre dünyanın keyfini süreceksiniz.
Ama Tanrı’nın yasası, kulun yasasına hiç mi hiç benzemez. O’ndan asla ve asla kaçış yoktur. Son dönüş O’nadır. Herkes O’nun yüce divanında hesap verecektir.
Nasıl verecektir? insan beyninin en ince kıvrımları arasında bizim idrakimizin çok çok ötesinde, Yüce Tanrı’nın en ince sanatıyla elektronik olarak hafızamıza yani beyin bilgisayarına, kayıt edilen ve asla kayıp olmayacak olan, bütün davranışlarımız, sevap ve günahlarımız. İşte bütün bunlar öbür dünyada Yüce ALLAH’ın bilgisayar ekranında açık ve net olarak gözükecek. Nasıl gözükecek? Bir bir, en ince detayına kadar gözükecek. O’ndan asla kaçış olmayacaktır, işte herkes bu yüce divanda hesap verecektir. Hem de herkesin önünde. Ya Cennete, ya da cezasını çekmeye Cehenneme gidecektir.
Kutsal Kitabımız Kur’an’ı Kerim’de bir ayet var. Maide Suresi’nin 32. ayeti. Anlamı şöyle: "Kim ki bir insanı kasten, bilerek öldürürse, yeryüzündeki tüm insanları öldürmüş kadar günah kazanır. Kim ki bir insanın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatlarını kurtarmış kadar sevap kazanır."
Şimdi bu ayeti yorumlayacak olursak: Kim ki bilerek, maddî hırslarına yenik düşerek bir insanın ölümüne sebeb olursa, yeryüzündeki tüm insanların ölümüne sebeb olmuş kadar bir günah kazanır. Evet böyle bir olayın vicdanlarımızda açacağı büyük yarayı bir düşünelim hele..
Bir de maddî hırslarına yenik düşmeden insanların yaşamalarına vesile olunursa, bizden sonraki kuşaklara bu cennet dünyayı, cehennemi bir dünya haline getirmeden emanet edilirse, bir insanı yaşatmanın, hayata döndürmenin karşılığında yeryüzündeki bütün insanların hayatlarını kurtarmış kadar sevap kazanılacaktır. Yüce Tann’nın katında da ödülü büyük olacaktır. Böyle insanlara ağaçları altında ırmaklar akan eşsiz güzellikteki cennetler verilecektir. Çünkü Yüce ALLAH Kur’an’da bize böyle söz veriyor. Öte yandan da bütün kutsal kitaplarda da dünyanın bize emanet edilmiş bir cennet olduğu ifade ediliyor.
Dünyanın neresinde olunursa olunsun, bu cenneti tahrip etmeye, yok etmeye hiç bir kimsenin asla ve asla hakkı yoktur.
Dünyamızı, maddî hırsın ilham ettiği teknolojinin zararlı sonuçlarından korumak için, yeryüzündeki bütün dinlerin ve felsefelerin taraftarları arasında, dünya çapında bir işbirliğine gidilmesi şarttır ve çok önemlidir.
Bilim ve din adamları, politikacılar, ileri derecede karmaşık bilimsel teknoloji kullanan çağdaş endüstrinin liderleri, bilimsel teknolojinin doğru kullanış yollarını tam olarak bilmeli ve anlamalıdırlar. Ancak böyle bir anlayışa sahip oldukları zaman, insanın doğal âleme baş kaldırmasından doğan felaketleri önlemeye güçleri yetebilir.
Her insan kendi kişisel bencilliğinin efendisidir. İnsanlara bireysel veya toplu olarak, kendilerini kontrol altına almalarını ilham edebilecek tek özelliğin din olduğu bir gerçektir.
Din, önce düşüncede bir devrim getirecektir. Bu düşünceyi benimseyen insanlar, çevrelerine bilimsel teknolojiyi uygulayacaklardır. Böyle bir işlem bilimsel gelişmenin devamı ve insan yapısı felaketlerin durması için tek umut kapısı gibi görünüyor.
İnsanın gücü ne kadar büyürse, dine ihtiyacı o kadar artıyor. Eğer bilimin uygulaması din tarafından ilham ve idare edilmezse, bilim hırsa göre uygulanacak ve hırs ta o kadar etkili olacaktır ki sonucu daima yıkıcı olacaktır. Hüsran olacaktır. Cennet dünyamız, yaşanılması mümkün olmayan cehennemi bir dünya haline gelecektir.
Sözün özü: Bu cennet dünyamız sonsuza dek insan oğluna emanet edilmiş çok kutsal, çok büyük bir değerdir.
Ne mutlu! Vicdanlarını dünya kiriyle kirletmeden, yaşadığı bu cennet dünyayı cehennem? bir dünya haline getirmeden, doğayı severek, koruyarak, kollayarak, çevresiyle uyum içinde, Yüce ALLAH’ın sevgisini yüreğinde hissederek yaşayanlara, yaşayabilenlere...