Makale

GENÇLİK GERÇEĞİ

Mustafa Ateş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi


GENÇLİK GERÇEĞİ

Müsbet ve menfi fikir kutbuna bağlı her davanın, genç sinelere ihtiyacı vardır. Ancak genç nesillerin omuzladığı davalar ölümsüzlesin Şüphesiz İslâm, davaların en azizi, mefkurelerin en heyecanlısıdır. Ama birkaç asırdan beri, batının uyanışı karşısında silkinip kendine gelememiş, doğunun kendine has uyuşukluğu içinde apışıp kalmış olan müslüman, bu heyecanı maalesef kaybetmiştir. Şimdi İslâm dünyasında yığınlarla gençlik, kendisini tatmin edecek başka heyecan unsurları aramaktadır. Avrupa’nın Türk insanına sunduğu reçete, acı ilaçta aranan şifa yerine, tatlı bir uyuşukluk ve rehavet getirdi. İslâm mefkuresine zaten yabancı olarak yetiştirilen gençlik, basının ve medyanın acımasız propagandasıyla büsbütün meselesiz, davasız bırakılmış, neyi aradığını, neyin peşinde koştuğunu ne kendisi, ne de güdücüleri düşünür olmuştur.
Gerçi son yıllarda bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de bir uyanış başlamıştır. Ancak soylu ve ebedî fikirlere olabildiğince serbest bir gelişme zemininin varolduğu söylenemez. Aşırı uçlara daha çok gelişme ve kendisini ifade etme imkanı verildiği halde, mutedil, ölçülü ve dengeli, ifrat ve tefrit kutuplarından uzak bir İslami uyanışa yeteri kadar müsaade edilmemekte veya bu gelişmeler fundamentalistlikle itham edilmektedir. Halbuki normal ifade zemini bulamayan her fikir, her düşünce tarzı, zamanla ferdî şuurun labirentlerinde dolaşa dolaşa özünden pek çok şey kaybederek, cemiyetin zayıf noktalarında yeni, fakat zararlı olabilecek tezahürler gösterebilir. Bir daha doğmamak üzere geçmişin karanlık dehlizlerinde boğulduğu zannedilen o eski fikir, cemiyet buna hazır olmadığı için, tehlikeli boyutlarda tehdit edecek bir gelişme göstereceği vehmine kapılıyor.
Hâlbuki İslâm karşıtı fikir ve cereyanlara ve gayri millî ve gayri ahlâkî gelişmelere tanınan fırsatlar Islâmî fikirlere de tanınsa, dinî ve Islâmî tezahürler sadece caminin dört duvarı arasına mahkum edilmese, bütün demokratik usuller ve metodlarla İslami gelişmeler iletişim araçlarında, büyük salon ve anfilerde münakaşa edilse, toplum serbestçe İslâm hukukunda bilgi sahibi olsa, dinî gelişmelerin öyle korkulduğu kadar tehlikeli bir sistem olmadığı anlaşılacak ve ondan korkanların bu korkuları zamanla sevgi ve alakaya dönüşecektir. Fakat, dinin ve İslami gelişmelerin önüne çıkarılan engeller, her türlü iletişim aracı vasıtasıyla devamlı pompalandığı için, milletin büyük çoğunluğunca hayatın bir parçası kabul edilen dinî gerçekler, korkunç gösterilmekte, dolayısıyla gençler büsbütün ona yabancı kalmaktadır. Mukaddeslere karşı, fıtrata ters düşen bu zorlamalar, gençlerimizi sadece meselesiz, sorumsuz, idealsiz ve çilesiz bırakmakla kalmayıp, aynı zamanda milletimizi ümit ve istikbalinin teminatı olan gençlerinden mahrum bırakarak, geleceğini de tehlikeye sokuyor. Çünkü gelecek endişesi çekmeyen bir milletin payidar olma hakkı yoktur. Mazi çok muhteşem de olsa, gelecek bu mazi üzerine inşâ edilmediği için, istikbal daima karanlık olacaktır.
Bugün bu gerçekler, hem politikacılar tarafından, hem kitle iletişim araçları tarafından dikkatle milletin çoğunluğundan gizlenmektedir. Ama bünyeye arız olan bu çöküntü, artık gizlenmeyecek boyutlara ulaşmıştır. Metropollerin meydanlarında, gece kulüplerinde, eğlence yerlerinde, bar ve pavyonlarda bu ahlâkî çöküşün sergilendiği gözlenmektedir. Hiçbir gençlik hareketi artık fikrî ve ahlâkî bir ürperti vermiyor. Her şey nezâket ve nezâhet bulutlarını aşarak tam bir dejenerasyon sinyalleri veriyor. Belki bu bir umumî çöküş bizim gençliğimize yansımasıdır. Ancak buna seyirci kalınırsa, bu felâket daha da yaygınlaşabilir. Biz, herşey bitip tükenmeden ilgililerden tedbir alınmasını istiyoruz. Aşırı serbestlik, öyle zannedildiği gibi, nezih bir hürriyet ortamı getirmez, bilakis tam bir ahlâkî sükûtu hazırlar. Sorumsuzluk, tedbirsizlik bu sükûtu, bu düşüşü ancak hızlandırır. Sorumsuzluk bizi hayal kırıklığına uğratır. Çünkü her millet gibi, bizim de gençliğimizden beklentilerimiz vardır. Onun içindir ki, milletimizi ve gençliğimizi bugünkü şartlar muvacehesinde düşündüğümüz zaman kaygılarımız artıyor. Çünkü gençlik, tarihin seyri içinde bir milletin devamı, millî ve dinî heyecanların odak noktasıdır. Bu heyecanlar söner, bu odak kararırsa millet için hayatın bir manası kalmaz. Önemli olan bu sihirli gücü elde tutmaktır. Kim ona sahip olursa, geleceğe o sahip olacaktır....
Bizim milletimizin mayasında dindarlık vardır. Gençliğe yönelik kışkırtıcı ve fıtratı değiştirici gelişmeler pompalanmazsa, onun mayasındaki dindarlık ruhu mutlaka ön plana çıkacaktır. Fakat yıllardan beri müşahede ediyoruz ki, millet evladını fıtratla karşı karşıya getirmek için, bir takım tezgahlar kuruluyor. Yoğun propagandalar, iç ve dış baskılar, dinin yüceltici ruhunu ters-yüz ederek gençliğin bu ulvî müesseseyle tanışmasını, onunla içice yaşamasını engellemektedir. Dolayısıyla gençlik, bütün dinî gerçekleri inkara özendiriliyor. Bu manevî güç kaynağı inkâr edilince ortada tutunacak manevî bir dayanak, bir tutanak kalmıyor. Başı boşluk, sorumsuzluk, bir fikre, bir davaya inanmamanın getirdiği stres, onu sefalet ve sefahete sürüklüyor. Halbuki Türk gençliği, taşıyıcısı olduğu büyük emanet sebebiyle bu neticeye talib olmamalıdır. Çünkü millet adına kendisini bekleyen daha büyük ve daha mesut neticeler vardır. Asıl onlara talib olması lazım.
Gençliği, bu mesut neticeye götürecek yol, şüphesiz İslam’dır... Fakat dindar bir gençliği rejim için tehlikeli görenler hâlâ vardır. Hâlbuki yakın tarihte bu vehmi boşa çıkaracak çok ciddi gelişmeler olmuştur. Türkiye’de, ceza kanunundan 141 ve 142. maddelerin kaldırılmasından korkuluyordu ve zannediliyordu ki bu maddeler kalkarsa, cemiyet gemisi, komünizm rıhtımında demirleyecek!
Nitekim milletin sağ duyusu bu vehmi gerçekten boşa çıkardı. 163. madde kalktığı takdirde ortalığı çember sakallı gericiler dolduracak ve şeriatı hemen ilân edecek ve kesmedik kelle bırakılmayacak zannediliyordu. Halbuki böyle bir gelişme olmadı. Türk halkı, müslümana yakışır bir olgunlukla bu geçiş dönemini gürültüsüz-patırtısız yaşadı. Çünkü milletimizin dinine olduğu kadar devletine de saygısı vardır. Şu veya bu sebeple devlete karşı kıyam etme, onun hayat ve devlet felsesinde yoktur. İster ki, her konuda olduğu gibi, din konusunda da kendi devleti, ona devlete yaraşır bir şekilde müsamahakâr davransın.... Dinin tezahürlerini kabullensin. İbadeti camiye; dini, ferdin vicdanına mahkum etme girişiminde bulunmasın. Çünkü bu türlü gelişmelerin devlet-millet bütünlüğünü zedelediğini düşünüyor. Çünkü onun nazarında devletin milletten, milletin devletten farklı tarafı yoktur. Ama bazı aydınlar(l) bu bütünlüğü kendi hegemonyaları için tehlikeli buluyorlar. Onun için de ellerindeki bütün imkânları, devleti milletten, milleti devletten koparmak için kullanıyorlar. Halbuki, dindar bir gençlik, kendileri için de bir hayat sigortasıdır. Böyle bir gençlik geldiği takdirde sadece cemiyetin manevî huzuru artmakla kalmayacak, sistemin içinde herkes kendi yerini alacaktır. Dinden ve dindardan korkanlar, dindar bir cemiyetin yeniden tekevvününden ürkenler, şüphesiz dine ve dindara bühtan ediyorlar demektir. Çünkü din, korkulacak ve ürkülecek bir müessese değil, sığınılacak, iltica edilecek bir melce’dir. Ve onun sinesinde herkesin bir yeri vardır. Hatta münkirlerin bile!...
Eğer muhtemel bir taşkınlıktan korukulursa, devlet, devlet olarak ve güç kaynağı olarak bunların tedbirini alır. Zaten dindar bir cemiyet ve dindar bir gençlik derken, bunların başıboş, gayri mesul bir takım kuruluşlar tarafından finanse edilmesini kastetmiyoruz. Düşüncemiz, devletin dine ve dinî müesseselere şimdikinden daha farklı yaklaşımı olsun ve din gibi aziz bir müesseseyi, layık olduğu yere koysun... Dine, kendi hudutları içinde kudsiyyeti haleldar edilmeden bir ifade zemini tanınsın. Dine karşı düşmanca tavır sergileyenlere olduğu kadar, dindara da kendini savunma hakkı tanınsın.... Bir takım kişi ve kuruluşlar, dindarın şahsında, dine karşı duydukları husûmeti teşhire cüret edemesin!...
Tarih boyunca insanlığı, din kadar, hiçbir ideoloji, hiçbir düşünce tarzı etkilememiştir. Çünkü iman denilen fikrî, ahlâkî ve dinî derinlik, insanın kişiliğini en küçük ayrıntılarına kadar etkiler. Ve dolayısıyla dinî emir ve yasaklar, kişinin hayatının ayrılmaz parçası olur. İşte böyle manevî bir güç kaynağının tesiri altında kalan bir fert, bulunduğu her durumda sorumluluğunun bilincinde olur. Ona her şeyinizi emanet edebilirsiniz artık. Kendisine, psikolojik hiçbir rahatsızlık duymadan her türlü vatan ve millet hizmetini emanet edebilirsiniz. Ve bugün millet olarak bu çapta yetişmiş genç kadrolara şiddetle ihtiyacımız vardır. Türkiye’nin tökezlememesi için önüne çıkarılan yığınla meselelerin üstesinden ancak bunlar sayesinde gelinebilir. Bu kadro öyle zannedildiği gibi, dinî ve ahlâkî boyutu bile bile ihmal eden bir eğitim sistemiyle yetişmez, yetişemez. İnsanı ancak, eğitilmiş insan yetiştirir... Şu kadar zamandan beri rayına oturtulamamış bir eğitim sistemi, insan, para ve zaman israfından başka bir şey getirmemiştir. Terörizm alkolizm, fuhuş, kumar ve diğer bütün insan ruhunu ve insan şahsiyetini dejenere eden bütün gelişmeler onların eseridir. Şimdi barlar, pavyonlar, kumarhaneler, bitirim yerleri ve fuhuş bataklığı kurutulmadan, kadının kadınlık haysiyeti iade edilmeden, hatta bunların pek çoğu devletin kendilerine tanıdığı özgürlük havasından yararlanarak kötülüklerini icra ederlerken terörizmi önleme mücadelesi neye yarar ki?... Önce ruhlarda inançsızlığın beslediği terörü önleyiniz ki ötekini bertaraf etmekte başarılı olunuz. Önce fuhşu önleyiniz, kumara, alkolizme dur deyiniz, gençliği çağın vebasından koruyunuz. Mukaddes değerlere saygıyı telkin ediniz. Ve bunlarla birlikte gelişmekte olan dindar neslin yolunu kesmeyiniz. Huzuru temin etmek ve terörü önlemek için gözden çıkardığınız milyarların bir kısmıyla bunları pekala yapabilirsiniz... Milleti Millet yapan ve ayakta tutan gerçekler, "iman ve ahlâkî" gerçeklerdir. Çünkü hiçbir gelişme, hiçbir üretim artışı, beşeriyyet için dînin verdiğini veremez. Kişilerin hayatını bir düzen ve disiplin içinde bütünleştiren ancak dindir, imandır. Bu gerçek bugün medeni âlem tarafından kabul edilmekte, dinin fert ve toplum hayatındaki disipline edici rolü iyice hissedilmektedir. Bu, din denen realiteye dönüştür. Ve beşeriyyet bu dönüş sürecine erişinceye kadar pek çok bedel ödemiştir. Bedeli ödenen fikir ve davalar kalıcıdır. İnsanlık, uğrunda canını feda ettiği hakikatler için yaşar, geçte olsa çağın insanı, bu gerçeği kavramıştır. Dün ve bugün birçok ateist filozof, inancın her çeşidinin tehlikeli olduğunu söylemiş olmasına rağmen, dünyada iman yeniden kökleşmekte ve kitleleri etkilemektedir.
Aslında dindar bir gençlik, huzurun, güvenin ve hatta sağlığın sigortasıdır..