Makale

İslam Mimarisi ve Şehircilik

BATI MEDENİYETİNİN TEMELİNDE HRİSTİYANLIK, İSLÂM MEDENİYETİNİN TEMELİNDE İSE MÜSLÜMANLIK VAR...

İSLAM MİMARİSİ VE ŞEHİRCİLİK

İbrahim URAL

İSLÂM Medeniyetinin belirgin özelliklerinden biri de şehir hayatının ve ülkelerarası ticaretin etkin oluşudur. İslâm’ın klasik çağı olan ilk dört asırda, bu özellik bütün ayrıntılarıyla tesbit edilebilmektedir.
İslâm’ın doğuş merkezi olan Mekke, Uzakdoğu ile Doğu Akdeniz arasındaki ticaretin en önemli noktalarından biriydi. Ümmü’l Kura (Şehirlerin anası) diye de bilinen Mekke, Kutsal beyt Kâ-be-i Muazzama sebebiyle öteden beri kutsal ve saygın bir kent idi. Hicret yurdu Yesrib Mekke ve çevresinden göç eden müslümanların sığınağı olmuştu. Artık ismi de Medine-i Münevvere (nurlanmış şehir) şeklinde değişmişti. O zamana kadar ziraat ve hurmacı-lıkla tanınmış olan bu şehir, yeni kurulan site devletinin merkezi olmuştur. Bu şehir-site devletinin yazılı bir anayasası vardı. Mescid-i Nebi, resmî ve diplomatik toplantıların da merkeziydi.
Yaygın ve hızla gelişen İslâm fetihleri sırasında pek çok sahabi yeni fethedilen ülkelere yerleştiler. Bu bölgelerin İslâmlaşmasına destek sağladılar. Hz. Ömer (r.a.), şehirlerin yönetiminde yeni idari sistemler geliştirdi. Valilerin, hakimlerin ve Beytülmal sorumlularının statüsünü belirledi. Göçebeleri yerleşik hayata özendirdi. Fustat, Küfe ve Basra onun döneminde tarih sahnesine çıkmış olan şehirlerdir. Tarihin kaydettiği en büyük imparatorluklarından biri olan Roma Uygarlığında ise ekonomik hayatın temeli; çiftlik ve köylerin sağladığı tarım ve gıda üretimiydi. İslâm Medeniyeti, kabilecilik ve soy-sop esasına dayalı toplum düzenini değiştirdi. Ortadoğu’nun geniş bozkır ve çöl sa-halarında yüzlerce garnizon kent (emsâr) kuruldu. Bunların çoğunun nüfusları onbin civarındaydı. Artık yeni yetişen İslâm bilginleri mensup oldukları şehirlerle veya iştigal ettikleri mesleklerle anılır oldular.
Müslüman gezginlerin ve coğrafyacıların kitaplarında o zamanki İslâm kentleri hakkında geniş bilgiler yeralmıştır. Son zamanlarda İslâm Medeniyeti hakkında eser yazan Batılı bilginler bu bilgileri kullanmışlardır. Ama özellikle ’ olumsuz tabloları ve istisnaî olayları sergilemekten de geri kalma-mışlardır. Halbuki Batı Kültürünün merkezlerinden olan Paris’te bile, bundan iki asır önce meskenlerin temel altyapısıyla ilgili tabiî tesislerin mevcut bulunmadığı bilinmektedir. İsmail Hami Danişmend, Ah-med Gürkan vb. yazarlar İslâm Medeniyeti’nin Batı’ya tesirlerini incelerken bu çeşit bilgilerle yakından ilgilenmişlerdir.
Klasik Mimarîde İslâm şehirleri, merkezî (ulu) camiin çevresinde yer alan çarşı ve dükkanlardan oluşurdu, çarşıların dış kısmından itibaren mahalleler yer alırdı. Genellikle iki katlı olan evlerle sokak arasında bir duvar bulunurdu. Dar da olsa, avlu klasik İslâm şehirlerinin bir özelliğidir. Bazı şehirlerde avludan avluya geçerek, sokağa çıkmadan mahalleyi dolaşmak mümkündü. İslâm Dünyasındaki eski şehirlerin yol ve sokaklarının dar oluşu, binaların gölgesinden faydalanmak amacına yönelikti. Ayrıca o devirlerde bugünkü anlamda bir trafik yoğunluğu sözkonusu değildi. Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bagdad, Basra, Kahire, İskenderiye, Halep, Humus, Tarsus, ısfahan, Nişabur, Semerkant, Tebriz vb. şehirler Ortaçağ İslâm Dünyasının en parlak şehirleriydi. Kurtuba ise Endülüs’ün en muhteşem kentiydi. Binbir gece masallarında ve Sind-bad ’ hikâyelerinde o zamanın başkenti Bağdad’la ilgili ilginç tasvirler yer almıştır. Gustave Lebon, Corci Zeydan, will Durant, Ali Mazaherî gibi yazarlar, eserlerinde İslâm şehirleri hakkında bilgi veren araştırıcıların en meşhurlarıdır. Yakın asırlara kadar Ortadoğu’da aynı mesleğe mensup kişilerin dükkânları bir arada yer alıyordu. Sarraflar, kumaşçılar, boyacılar, kokucular, bakırcılar, ekmekçiler, kasaplar çarşısı ayrıydı. Aynı mesleğe mensup iş adamları arasında yardımlaşma ve dayanışma vardı. Ahilik ve Fütüvvet bu dayanışmayı sağlayan kurumların başındaydı. Bu kurumlar aynı zamanda hizmetiçi eğitim veriyorlardı.
Onbirinci yüzyılda geniş kitleler halinde Anadolu’ya gelen Türkler. Marmara civarı hariç, bölgenin her tarafına yayıldılar. Yeni köyler kurdular. Yerleştikleri şehirlerde sanat ve ticaret hayatına katıldılar. Eski kentlerin yeni Türk yöneticileri Anadolu şehir ve kasabalarını vakıf eserleriyle süslediler. Selçuklu sultanları ülkelerarası ticareti geliştirdiler. Yabancı tüccarları teşvik için bir tür sigorta sistemi kurdular. Anadolu’nun eski kentleri, kısa zamanda yeni bir dokuya kavuşmuş oluyordu. Müslüman Türk yöneticileri, müslümanlarla gayr-i müslimlerin birlikte yaşadığı şehirlerini adaletle idare ettiler. Antalya, Alanya ve Sinop, Anadolu Selçuklularının en gelişmiş liman şehirle-riydi. Konya, Sivas, Kayseri, Niğde, Akşehir, Ankara ve Sivrihisar çeşitli mimari eserlerle donanıyordu. İslâm literatüründe şehirlerin tarihiyle ilgili pek çok eser vardır.
Son dönem edebiyatçılarından Ahmed Hamdi TANPINAR, "Beş Şehir" adlı ünlü eserinde Anadolu Is-lâm-Türk tarihinde önemli rol oynamış olan beş kentimizi anlatmıştır. Bunlar-, İstanbul, Ankara, Konya, Bursa ve Erzurum’dur. Tanpınar bu eserinde beş kentimizin psiko-tarihsel boyutlarını irdelemistir. "Beş Şehir" bir gezi kitabı değildir. Şehir tarihi hiç değildir. Sanat, mimari, tarih, nostalji vs. bundan birleşmiştir. Yahya Kemal’in İstanbul’un güzelliğini tasvir eden şiir ve yazılarında da aynı başarıya ulaştığı görülür. Bu eserleri dikkatle ve duygulanarak okuyan bir münevverimizin, tarih -şuurunun derinliklerine inmesi söz konusudur. Anadolu’nun İslâmlaşmasında temel hamleler; şehirlerde inşa edilen cami, medrese ve dergâhlarla sağlandı. Müslüman-Türk halkının esprili ve hazırcevap zekâsı kısa bir süre sonra yabancı-antik şehir isimlerini de değiştirmeyi başardı. Ikoniun’u Konya, Ankara’yı Engürü, Konstantinapolis’i Islâm-bol (İstanbul) yapa. Her şehir, yetiştirdiği öğrencileriyle ve bilginle-riyle övünüyordu. Dünyanın en güzel kenti İstanbul, asıl ihtişamına 1453’den son.ra kavuştu. Fatih Sultan Mehmed bu güzel şehri geliştirmek için gerekli bütün tedbir-leri aldı. Eski surların içine sıkışıp kalmış olan şehrin çerçevesini genişletti. Nüfusunu arturmak için Anadolu’dan topluluklar getirtip, şehre yerleştirdi. Onsekizinci asrın sonlarına kadar İstanbul, dünyanın en kalabalık şehri olarak geldi. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde, onyedinci asırda Osmanlı şehirlerinin görünümünü tesbit etmek mümkündür. Osmanlı kentleri, Ortadoğu şehirlerine örnek oldu. Mimarî üslûp gelişti.
Osmanlılarda teknik-estetik nitelikte görev yapan memurlar arasında mimarların ayrı bir yeri vardı. Saray Başmimarlığı Sinan’dan itibaren özel bir değer kazanmıştı. Eskiden beri İslâm ülkelerinde mevcut olan şehir polis ve zabıta teşkilâtı (Hısbe Teşkilâtı) Osmanlılarda da mevcuttu. Osmanlılarda bunun adı "Ihtisab Ağalığı" idi. Ihtisab Ağası maiyyetiyle birlikte teftiş yapar, esnaf ve tüccarı kontrol ederdi. Padişahların buyrukları arasında şehirlerin imar ve temizligiyle ilgili olanlar bir hayli fazladır. Günümüzde belediyeler tarafından gerçekleştirilen hizmetlerin çoğu Osmanlılarda "Şehremini" denilen görevlilerce yürütülüyordu. Vakıf-ların sağladıkları katkıları da buna eklemek gerekir. Ahmed Refik Al-tınay’ın ve Osman Nuri Ergin’in eserlerinde Türk-İslâm şehircilik tarihi konusunda doyurucu bilgiler yer almaktadır. Özellikle çevre konusunda çalışanların bu eserlerden faydalanacağı çok çeşitli bilgi vardır. İslâm Ülkeleri Belediyeler Birliği bu gibi konularda tarihî ve sosyolojik araştırmalar başlatmalıdır.
Eski Türklerde şehir anlamında "baliğ", "uluş" ve "kent" kelimeleri kullanılıyordu. Daha sonra Farsça’dan "şar" kelimesi iktibas edildi. Yunus Emre ve Hacı Bayram-ı veli şiirlerinde "şar" kelimesini bol bol kullanmışlardır. Bu gerçek Türklerin Islâmiyeti kabulden sonra hızlı bir şehirleşme ve yerleşik hayata geçiş sürecine girdiğini göstermektedir. Onaltıncı asra varıldığında şair ümmü Sinan, baştanbaşa güllerden ve çiçeklerden oluşmuş bir şehir ve toplum tasavvur edebilecek ince bir muhayyile seviyesine ulaşmıştı:

Gül alırlar, gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı, pazarı güldür gül.