Makale

İslamda Din ve Vicdan Hürriyeti

İSLAMDA DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ

İSLAMİYET TEK HAKİKAT, TEK DOĞRU., BU TEK DOĞRU ACABA DİĞER
DİNLER-İNANÇLAR HAKKINDA NE DİYOR?

Arif GÜNEŞ

DİN ve Vicdan hürriyeti, "İnsan Hakları" içinde ele alınmaktadır. İnsan hakları tenmı ise, insanın maddi ve manevi varlığına konu olan hususlarda tercih hakkının ve karar merciinin sadece ilgili insan olduğunu ifade etmek için kullanılmaktadır. Buna göre, insanın, doğumundan ölümüne kadar geçen sürede tercihe konu olan hususlarda sadece ilgili şahıs karar verebilecektir. Bundan hemen anlaşılacağı üzere, insan hakları konusunda esas olan kural serbestlik ve hür iradedir. Dolayısıyla kısıtlama ve zorunluluklar istisnadır. O halde, serbestlik ve hür irade, hayatı boyunca genel olarak devam eder. İnsan haklan konusunda istisna olan kısıtlama ve zorunluluklarda esas olan prensip ise, bunların belli bir dönem için, belli durum ve olaylara inhisar etmesidir.
İnsan haklan arasında, manevi varlığı ile ilgili en önemlilerinden birini oluşturanı şüphesiz "Din ve vicdan Hürriyeti" dir. Bu hürriyet modern hukuk literatüründe "kişi temel hak ve hürriyetleri" arasında sayılmaktadır. Dolayısıyla bu hürriyet, çağımız anayasalarında hep düzenlemelere konu olmaktadır.
Din ve vicdan hürriyeti, birbirleriyle yakın ilişkisi olan iki ayrı hürriyeti ifade etmek için kullanılmaktadır. Bunlar din hürriyeti ile vicdan ve kanaat hürriyetidir. İslam dininin, bu iki hürriyete nasıl bir yaklaşım gösterdiğini inceleyip, değerlendirebilmek için öncelikle bu iki hürriyetin tanımlanmasına ihtiyaç bulunmaktadır. O halde biz, bir hukuk terimi olarak algılanan din ve vicdan hürriyetinin boyutlarını ortaya koyduktan sonra buna İslâm Dininin yaklaşımını tespit etmeliyiz.
Din hürriyetinden daha kapsamlı olan vicdan ve kanaat hürriyeti "kişinin herhangi dinî, siyasî, iktisadî, felsefesî bir görüşü ve kanaati, hür iradesiyle benimseyebilme-si" anlamında kullanılmaktadır. Bu tanımıyla, bu hürriyet ruhî yani derûnî bir özgürlük durumundadır. Buradan şu sonuca rahatlıkla ulaşabiliriz: İnsanlar, kendi ruh dünyalarında hür ve serbest olduklarına göre, tanımlanan bu şekliyle bu hürriyete zaten herkes sahiptir. O halde bu hürriyeti daha farklı bir şekilde algılamak durumundayız. Gerçekten de vicdan ve kanaat hürriyetinin daha geniş bir tanımlaması vardır ki, o da, "kişinin benimsediği sözkonusu görüş ve kanaatlerini, hür ve serbest bir ortamda açıklayıp propagandasını yapabilmesi"dir. Yani türkü, karanlıkta değil meydanda söylendiği zaman varlığı ve söyleyeninin bulunduğu anlaşılır. Buradan hareketle, vicdan ve kanaat hürriyetinin ayrılmaz unsurunun dışa yansıyabilmesi olduğunu söyleyebiliriz. O halde, vicdan ve kanaat hürriyetinin bir sistem tarafından tanınıp tanınmadığını söyleyebilmek için, bu hürriyeti, ilgili sistemin dışa yansıtılmasını kabul edip etmediğini bilmeye ihtiyaç vardır. Dışa yansıyabilmesi bakımından vicdan ve kanaat hürriyeti din hürriyetine benzemektedir.
Vicdan ve kanaat hürriyetine göre daha özel bir hürriyet olan din hürriyeti ise, "kişinin herhangi bir dini seçebilmesi, yani doğru kabul ettiği dine inanması ve dininin kendisine yüklediği görevleri hür bir ortamda serbestçe yerine getirebilmesi" anlamında kullanılmaktadır. Bu tanıma göre, din hürriyetinin iki ana unsuru bulunmaktadır. İlki inanma hürriyeti; diğeri ise, dinî görevlerini yapabilme hürriyetidir. Din hürriyetinin bu iki unsurundan inanma hürriyeti, esas itibariyle dar çerçevesi ile ele alınan vicdan ve kanaat hürriyeti gibidir-, yani, vicdan ve kanaat hürriyeti için geçerli olan husus, bir dine inanma hürriyeti için de geçerlidir. Bu ba-kımdan bu hürriyete herkes sahiptir. Burada mantıkî tasnif bakımından önemli bir hususa temas etmek yerinde olacaktır. Bir dine inanma hürriyetini ayn bir hürriyet olarak değerlendirmek yerine, bunu, vicdan ve kanaat hürriyetinin boyudan belli olan bir bölümü olarak incelemek daha mantıklı olacaktır.
Din, bilindiği üzere, sadece iman ile yani bir dinin, doğru olduğunu benimsemekle sınırlı bir olgu değildir. Böyle olması durumunda din, felsefî bir düşünce olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Diğer bir deyişle, dini, felsefî düşünceden ayıran en önemli yanı, "AMEL" yönüdür. Yani, kabul edilen dinin insana yüklediği ve büyük çoğunluğu dışa yansıyan dinî görevlerdir. İşte bu husus, din hürriyetini vicdan ve kanaat hürriyetinden ayırır. Bundan dolayı bu hürriyet, hem ruhî, hem de içtimaî bir hürriyet olarak ele alınmaktadır. Dinî görevleri de, namaz, oruç gibi "kişisel dinî görevler’ ve dini yayma gibi "sosyal dini görevler" olarak alt bölümlere ayırmak mümkündür. İşte bütün bu hususlar, günümüz hukuk literatüründe din hürriyeti kapsamı içinde değerlendirilmektedir.
Genel çizgileri ile ortaya koyduğumuz bu hürriyet, yani din ve vicdan hürriyeti konusunda, İslâm dini, müslümanlara nasıl bir rehberlik yapmaktadır. Esas konumuzu, işte bu sorunun cevabı oluşturmaktadır.
İslâm dini, kendisine inanmak konusunda, insanları kesinlikle hür iradeleri ile başbaşa bırakmıştır. Bunu, dinimizin temel kitabı Kurân-ı Kerim’den açıkça tespit ediyoruz.- Nitekim, çok açık anlamı olan bir âyet-i kerîmde Yüce Allah tüm insanlar bakımdan geçerli olmak üzere inanma hürriyetini tanıdığını şöyle beyan etmektedir: "Rabbin eğer dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi kesinlikle inanırlardı. Öyleyse, sen, buna rağmen, insanları müslü-man olmaları için zorlayıp duracak mısın?" Yunus.-99.
Kanaatımızca, İslâm Dininin bütün insanlara inanma hürriyetini tanımış olduğu hususunda manası çok açık olan bu âyet-i kerime yeterlidir. Bununla beraber, bu konuda başka bir âyet-i kerimeyi daha hatırlamak durumundayız. Beled sûresinde bulunan sözkonusu âyet-i kerimenin manası şöyle: "Biz, insana iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? İnsana iki de yol gösterdik" BELED 8-10.
Bu durum, yani İslâm Dininin, insanlara inanma hürriyetini tanımış olması zaten insan yapısına da en uygun olanıdır. Şöyle ki-, bir dine inanıp inanmama olayı, bütünüyle ruhî, yani insanın iç dünyasında gerçekleşen bir olgudur ve bunu da, kalbi açıp bakarak öğrenmesi insanlar için mümkün değildir. Durum böyle olunca, İslâm dininin insanları kendisine inanmaya zorlaması dinin sahibi yüce allah’ın, insanın yapısını bilmemesi demek olur. Böyle bir düşüncenin yanlaş-lığı ve mantıksızlığı açıktır.
İslâm Dininin din hürriyetini tanımadığını söyleyebilmek, bu yüce dinin temel öğretileri ile de çatışır. Şöyle ki, "İslâm dini, insanların imtihan için yeryüzüne getirildiklerini; Allah’ın varlığı ve birliğini kabul edenlerin cennete gideceklerini, bu imana sahip olmayanların ise cehennem’de kalacaklarını" ilan etmektedir. Buradan hareketle şu sonuç kendiliğinden ortaya çıkar İnsanları, İslâm Dinine inanmaya zorlamak, bu imtihana aykırıdır. Bu konuda başka bir noktadan şöyle de düşünebiliriz: Eğer İslâm Dini, insanlara inanma hürriyetini tanımamış olsa idi-, bu durumda, bizzat kendisinin şiddetle red ve tenkid ettiği münafıklığı, günümüz deyimiyle çifte standardı özendirmiş olurdu. Çünkü, insan zorlanma durumunda, can ve mal güvenliğini sağlamak ve sosyal pozisyonunu korumak için, inanmadığı halde müslüman gözükebilecekti.
Böyle bir durumun, İslâm Dininin, kendi sistemini inkar ve reddetmek demek olacağı da meydandadır.
Din ve vicdan hürriyetinin önemli ikinci unsuru olan dini görevleri serbest bir ortamda insanın kendi hür iradesiyle yerine getirebilmesi hürriyetine İslâm dininin yaklaşımının, çağımız insanlarının yaklaşımının da ilerisinde olduğunu görüyoruz.
İslâm Dini, bizatihi kendisi bir din olduğuna ve doğruyu gösterenin, kendisi olduğunu savunduğuna göre, diğer dinleri benimsemiş olan insanların, dinî görevlerini yerine getirebilme hürriyetlerini normal olarak tanımayacağı düşünülür. İşte bu düşünülenin tam zıddı ile karşılaşıyoruz ve dolayısıyla da "kul" olarak hayretimizi gizleyemiyoruz. Yani İslâm dini, demek ki bizden daha fazla hürriyet yanlısı..
İslâm Dininin, bu konuda hürriyetçi bir sistemi öngörmüş olduğunu yine bizzat Kufân-ı Kerim’de bulmaktayız. Hz. Peygamberin, Mekke döneminde Islâmı tebliğ ettiği yıllarda inen bir sürenin, Kâfinin Sûresinin anlamını burada vermek yerinde olacaktır. Bu konuda çok açık bir yol göstericiliğini gördüğümüz söz konusu sûrenin meali şöyledir "Söyle, ey inkarcılar! Sizin tapındıklarında ben ibadet etmemi Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmezsiniz. Ben sizin tapındıklarında ibadet eden değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edenler de-ğilsiniz. Benim dinim bana aittir, sizin dininiz de size aittir"(KâFirûn: 1-6)
Bu hürriyetçi yaklaşıma dikkat kesilmek gerek..
Mealini verdiğimiz bu sûrenin, Mekke döneminde inanç ve ibâdetleri, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi, belli bir sistem özelliği taşımayan putperestler hakkında indiğini; dolayısıyla Yüce Allah’ın, sistemsiz olan sözkonusu inanç ve ibadetlerinden "DİN" olarak söz ettiğini de burada ayrıca vurgulamak yerinde olacaktır.
Bu konuda, İslâm Dininin hürriyetçi olduğunu gösteren âyet-i kerimeler, sadece yukarıda mealini verdiğimiz Âyetler de değildir. Yani bu konuda Kufan-ı Kerim’de daha başka bir çok Âyet-i kerime bulunmaktadır. Bunlardan, Hz.Peygamberin Medine döneminde inen ve ehl-i kitapla ilgili olan Şûra sûresinde bulunan bir âyeti hatırlamak yerinde olur:
"Sizin yaptıklarınız size aittir. Bizim yaptıklarımız bize aittir. Sizinle bizim aramızda tartışılacak birşey yoktur."
Bu konuda yukarıda meallerini verdiğimiz âyet-i kerimelerle meallerini kaydetmediğimiz benzerlerinde şu sonuca ulaşıyoruz: İslâm dini, bütün insanlara, belli bir sistem özelliği taşısın veya taşımasın inandıkları dinlerin kendilerine yüklediği dinî görevleri yerine getirebilme hürriyetini, yani ibâdet hürriyetini tanımıştır.
Din ve vicdan hürriyeti kapsamında ele aldığımız dinî görevlerin bir alt bölümünü oluşturan "dini yayma yani propaganda edebilme hürriyeti", sosyal karekterli olduğu için her din ve sistemi daha yakından ilgilendirmektedir. Bu hürriyet bakımından günümüz hukukî düzenlemelerinde farklı sistemlerin uygulanmakta olduğunu görüyoruz. O halde, çağımızda bile insanların hala belli bir mutabakata ulaşamamış oldukları bu konuda, acaba İslâm Dini hangi sistemi öngörmektedir? Hürriyetçi sistem-mi, yoksa yasakçı yaklaşım mı?
Bunun sağlıklı cevabını bulabilmek için İslâm dininin kaynaklarına başvurmak durumundayız. Şüphesiz İslâm Dininin ana kaynağını oluşturan Kur’ân-ı Kerim, bizim bu konuda ilk müracaat yerimiz olacaktır. Kur’an-ı Kerimi bu hürriyet bakımından incelediği-mizde, bizi bir önceki tespitimizden daha fazla şaşırtan durumla karşılaşıyoruz. O da, İslâm Dininin yasakçı yaklaşımı yasakladığıdır. Nitekim, Allahü teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de, bu konuda müslümanlara uymaları için şu kuralı vaz’ediyor: "Rabbin eğer dileseydi, insanları kesinlikle tek bir toplum yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri hariç, insanlar hep birbirlerinden farklıdırlar. Esasen onları bunun için yaratmıştır" (Hûd 118-119)
Mealini kaydettiğimiz bu âyet-i kerimenin manası çok açık İnsanlar, her konuda olduğu gibi, din konusunda da farklılık göstereceklerdir. Dolayısıyla, bu farklılığı ortadan kaldırmaya yönelik zorlayıcı her türlü davranış ve usul, Allahü teâlanın bu beyanına aykırılık oluşturacaktır.
İslâm Dininin, başka din mensuplarının faaliyetlerine hürriyetçi yaklaşımını başka Âyet-i kerimelerde de görmekteyiz. Nitekim Yüce Allah, müslümanlara, kendilerini yurtdışı eden Mekkelilere karşı savunma amaçlı savaş yapmalarına izin verdiğini bildirirken konumuza da ışık tutan bir beyanı ile karşılaşıyoruz. Hacc sûresinde bulunan sözkonusu âyet-i kerimenin manası şöyle: "Kendilerine karşı savaş açılan kimselere, zulme uğradıklarından dolayı, karşılık vermelerine izin verildi.
Allah, onlara yardım etmeğe elbette kadirdir. Onlar sadece Rabbimiz Allah’dır dedikleri için haksız yere yurtdışı edilmişlerdir. Allah, bir kısım insanları diğer bazıları ile eğer etkisiz hale getirmemiş olsaydı, içinde Allah’ın adı çok anılan camiler, kiliseler, havralar ve manastırlar kesinlikle yıkılıp giderdi. Allah kendisine yardım edenlere kesinlikle yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür ve azizdir" (Haco39-40)
Her sosyal müessesenin bir karargâhı olur. Dinlerin karargâhı da esas itibariyle ibadet yerleridir. Bu, İslâm Dini için cami, hristiyanlık için kilise, yahudilik için havradır. Din, en geniş ölçüde bu gibi yerlerde propaganda edilir. İbadet yerleri ile ilgili önemli bir gerçeği dile getiren mealini kaydettiğimiz bu âyet-i kerime, buralarda Allah’ın isminin çokça zikredildiğini; bundan dolayı bir bütün olarak korunmalarının Yüce Allah’ın teminatında bulunduğunu haber veriyor. Gerçekten ne kadar düşündürücü ilahf bir beyandır.
Bu bağlamda, İslâm Dininin diğer dinleri ortadan kaldırmak için değil de, sadece doğruları tebliğ etmek üzere Hz.Peygambere vahyedildigini ilân eden birçok âyet-i kerimenin içinden özellikle şu ikisini hatırlamak yerinde olacaktır: "Söyle! Herşey kendisinin olan ve hürmete lâyık kıldığı bu şehrin sahibine benim ibâdet etmem emredildi. Müslümanlardan olmam emredildi, Kur’an okumam da! Doğru yola giren kendisi için girmiş olur; Yüz çeviren olursa, hemen ben, sadece uyarıcılardan birisiyim diye söyle." (Neml:9i, 92) Diğer âyet-i keri-menin meali de şöyledir "Seninle eğer din konusunda tartışmaya girerlerse; hemen, bana uyanlar ve ben kendim Allah’a teslim oldum diye söyle. Ehl-i kitaba ve kitapsızlara siz de müslüman oluyor musunuz? diye sor. Eğer müslüman olurlarsa doğru yola girmiş olurlar. Yüz çevirirlerse; senin görevin sadece tebliğ etmektir. Allah kulları hep görmektedir." (Al-i İmran: 20) Yani, sen yüz çevirenleri önlemek için baskıcı, zorlayıcı değilsin.
Bu âyet-i kerimelerden kesinlikle anlaşıldığı üzere, İslâm Dinimizin esas misyonu, Yüce Allah’ın vahyini insanlara ulaştırmaktır. Yani, Allahü teâla, Hz.Peygambere, görev olarak, insanları İslâm Dinine davet etmesini vermiştir. Tabii, bu görev İslâm Dinini kabul eden bütün müslümanlara da verilmiş bulunmaktadır. Bu hususta Kurân-ı Kerim’de yukarıda kay-dettiklerimizin dışında çok açık bir manası olan diğer bir âyet-i kerime bulunmaktadır. Yüce allah, sözkonusu âyette Hz.Peygambere ve O’nun şahsında tüm müslümanlara şu emri veriyor; "Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle davet et ve (bu uğurda) onlarla en güzel olan şekilde tartışma yap. Rabbin, doğru yola girenleri en iyi bilendir ve O, yolundan yüz çevirenleri de en iyi bilendir" (Nahl: l25)
Bu âyet-i kerime, Hz.Peygamberin ve müslümanların, bütün insanları Allah’ın yoluna, İslâm Dinine davet etmelerinin Allah’tan bir görev olarak verildiğini apaçık beyan etmektedir. Sözünü ettiğimiz bu davet görevinin yerine getirilme usûlü de aynı âyet-i kerimede çok açık bir şekilde gösterilmiştir.
Bu;
-Hikmetle, yani aklı başında olan herkes tarafından doğruluğu kabul edilmiş olan temel tespitlerle,
-Güzel öğütle yapılacaktır.
-Diğer bir yöntem de, yukarıdaki iki usulün dışında, fikrî seviyede tartışma da yapılabilecektir. Yalnız bu tartışmanın da sının bulunmaktadır. "En güzel olan" yöntem olacaktır. Bu da, zamana ve zemine bağlı olarak farklılıklar gösterebilecektir. Bununla beraber, sözkonusu bu üç metodla İslâm Dinini bütün insanlara tebliğ görevi de şüphesiz ilahî bir görev olarak devam edecektir.
Bu âyet-i kerimeler ve buraya kaydetmediğimiz benzerleri din ve vicdan hürriyeti konusunda ne kadar geniş hürriyetçi bir sistemi öngörüyor!. Çağımız insanının ve hukuk sistemlerinin henüz yakalayamadığı bir hürriyeti İslâm Dini, bundan yüzyıllar öncesinde müslümanlara bir hayat nizamı olarak vaz’etmiş bulunuyor.
Sonuç olarak, İslâm Dini, din ve vicdan hürriyeti konusunda hürriyetçiliği öngörmüştür. Yüce Allah (C.C.) insanların, renk, dil ve cinsiyetlerinde olduğu gibi dinleri konusunda da farklı olmaları realitesini kabul etmiştir.
Ancak herkes yaptığının karşılığını bulacaktır. Dolayısıyla, din konusunda serbest bırakılmış olmaları insanlann, maddi manevî yapılanın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Buradan hareketle, bu konuda doğru olanı dürüstçe yakalamak isteyen insanların, baskıcılığı, müdahaleciliği ve zorlayıcılığı değil; serbestlik ve hürriyetçiliği esas kabul etmeleridir. Bu esası da tüm hayatlarında çifte standarttan kurtularak söz ve davranışlarıyla ve oluşturacakları sis-temlerle göstermeleridir.

MÜHLET

Üflenmedi daha sur
Yol alacak dizler var
Beklesen ya İsrafil
Gün görecek yüzler var.

Biter elbet yol bir gün
Doğmaz olur doğan gün
İki günlük şu ömrün
Alacağı hazlar var.

Hangi çiçek daha ak
Hangi su daha berrak
Zemzem taşıyan ırmak
Yeşerecek güzler var.

İ. YALÇINKAYA