Makale

Berdan Nehri Gibi Çağlayan Bir Kur’an Bülbülü Kurra Hafız Mehmet Çevik Hoca Efendi

Berdan Nehri Gibi Çağlayan Bir Kur’an Bülbülü
Kurra Hafız Mehmet Çevik Hoca Efendi

Bülent Acun
Tarsus Gazipaşa Benlizade Camii
Müezzin Kayyımı

Zaman denizinde uyku gemisi ile geceden sehere doğru seyahat hâlindeyim. Başucumda her gece bana refakat eden radyomda duyduğum bir anons, beni bir anda uyku gemisinden uyanıklık limanına çıkarıverdi. Duyduğum şey şuydu: ‘’Kur’an-ı Kerim, Hatmi Şerif’’ 5. cüz, Nisa Suresi; okuyan Kurra Hafız Mehmet Çevik.
Şu an itibari ile okumakta olduğunuz bu yazı işte böyle doğdu.
Benim yaşamakta olduğum bu şehirde (Tarsus) doğan bu değeri, tüm Türkiye’nin hatta dünyanın mutlaka yeniden tanıması lazımdı. Zira yeni değerler yetiştirmenin yolu, böyle eskimeyen değerlerin farkında olmaktan geçiyordu.
Dünya şehri Tarsus’tan dünyanın başkenti İstanbul’a
1950 yılında Tarsus’ta dünyaya gelen Kurra Hafız Mehmet Çevik Hoca Efendiyi; ilim aşkı, önce Adana’ya sonra da İstanbul’a götürür. İlim yolundaki azim ve sabrı onu önce reisülkurra Abdurrahman Gürses Hoca’dan icazetli bir kurra, sonra da Süleymaniye Camii’nin mihrabında imam yapar. Hoca efendinin beşik ile mezar arasında geçen hayatı, dünya şehri Tarsus’tan dünyanın başkenti İstanbul’a bir ilim yolculuğudur.
Kurra Hafız Mehmet Çevik Hoca Efendi reisülkurra Abdurrahman Gürses hocanın en seçkin öğrencilerinden birisidir. Hocasına olan sadakati, onu hocasının yakın ilgisine, teveccühüne, hüsn-ü şehadet ve duasına mazhar kılar; öyle ki, cenazesinde Abdurrahman Gürses Hoca Efendi şöyle der: “Bu dünyaya herkes masum gelir ama masum gidemez, inşallah oğlum masum geldi bu dünyadan masum gitmiştir.” Bu esnada orada bulunan Musa Topbaş Hoca Efendi biz de şahitlik ederiz, diyerek Abdurrahman Gürses Hoca Efendiyi onaylar.
Hayatını Kur’an’a adamış olan Kurra Hafız Mehmet Çevik Hoca Efendi’nin mutlu yuvasının kapısını da kerim kitabımız açar. Eşi Zehra Çevik Hoca Hanım anlatıyor: 1977 yılında hoca efendi, ailesi ile birlikte beni istemeye geldi; tam içeriye girip oturmuşlardı ki, elektrikler kesildi. Onlar kalkıp gidinceye kadar da gelmedi. Bir ara Hoca Efendi bir aşrı şerif okudu. Hoca Efendi’yi daha evvel hiç görmemiştim, o akşam da görememiştim. Dinlediğim aşrı şerif üzerine anneme şöyle dedim: “Anneciğim, Hoca Efendi’nin siması nasıl ve yaşı kaç olursa olsun ben bu hoca efendiye hizmet edeceğim.”
Zehra Çevik Hoca Hanım, eşinin hocasına itaat ve sadakatini şöyle anlatıyor:
‘’Eşim, Abdurrahman Gürses Hoca Efendiye karşı hayatı boyunca hep saygılı, edepli, sadık ve itaatkâr olmuştur. Öyle ki, Hoca Efendi ne zaman İstanbul dışına çıkacak olsa mutlaka hocasından izin alırdı. Bir defasında bana şöyle demişti: Ben hocamdan önce vefat edersem beni hocam nereye işaret ederse oraya defnedin. Hocam benden evvel vefat ederse beni hocamın yakınına defnedin. Onlar deyim yerinde ise babayla oğul, Mevlana’yla Şems gibiydiler.”
“Kurra Hafız Mehmet Çevik Hoca Efendi nasıl bir insandı?” sorumuzu, onun can yoldaşı hayat ve dava arkadaşı Zehra Çevik Hoca Hanım şöyle cevaplıyor: “Hoca Efendi, haza Müslümandı. Oldukça kibardı ve sade bir kişiliğe sahipti.” Hayatı boyunca yaptığı hizmetler karşısında kimseden hiçbir şey beklemedi. Gösterişi hiç sevmezdi, hep kıyıda köşede kalmayı yeğlerdi.
O her an Kur’an’la meşguldü. Bir saniyesi bile Kur’ansız geçmezdi. Evde, sokakta, yolda, arabada nerede olursa olsun o hep Kur’an okurdu.
Hoca Efendi tepeden tırnağa âdeta bir hamt abidesi idi, diyerek sözlerine devam eden Zehra Çevik Hoca Hanım, öyle bir hatıra anlattı ki hayret etmemek elde değil: “Bir gün Hoca Efendi diş çektirmiş eve geldi. Oldukça üzgündü, kendisine neden bu kadar üzülüyorsun parasını verirsin yeni bir diş taktırırsın dediğimde bana şöyle dedi: “Hatun! O diş bana yıllarca hizmet etti, ben o dişle dad harfini çıkarıyordum.”
Hoca Efendinin doğup büyüdüğü memleketi ile ilgili bir hayal, ideal ve özlemi olup olmadığını sorduğumuz Zehra Çevik Hoca Hanım, olmaz olur mu elbette vardı, diyor ve şöyle devam ediyor: “Onun hayali Adana, Mersin, Tarsus’tan her yıl en az on öğrenci getirip onları hafız edip yetiştirmekti.”
Kurra Hafız Mehmet Çevik Hoca Efendi hakkında görüşlerine başvurduğumuz ağabeyi (emekli din görevlisi) Hafız Ali Çevik Hoca söze şu cümle ile başlıyor: “O, bu dünyanın insanı değildi; gönlü hep ötelerde idi…” Şöyle devam ediyor: “Dünyaya hiç metelik vermedi, gücünün yettiği ölçüde çağrıldığı her yere gitti. Hiç kimseyi reddetmedi. O tam bir ilim âşığıydı, öyle ki, lise yıllarında gece gündüz yaptığı talim çalışmaları onu âdeta yemek yiyemez hâle getirmişti. O her zaman zora talip oldu. Oldukça temiz bir insandı, kendisine gelen iş tekliflerini elinin tersi ile itiyor ve şöyle diyordu: “Ben Kur’an’ın gölgesinde ölmek istiyorum!”
Mademki hayali olmayanın hakikati de yoktur. Öyleyse izninizle küçük bir hayal kurmak istiyorum; “Kim bilir belki bir gün Adana’da, Mersin’de ya da Tarsus’ta bir eğitim merkezi açılır ve oraya Kurra Hafız Mehmet Çevik ismi verilir.”
Niceleri gibi o da geldi ve gitti bu fani dünyadan. Temiz kalbi, sevgi dolu yüreği, Kur’an aşkı; onu bir ilçenin en uzak köyünden aldı, dünyanın başkenti İstanbul’un muhteşem camisi olan Süleymaniye’nin minberine çıkardı. O, tevazuyu kuşandığı için hep yükseldi. Kurduğu başka bir hayal var mıydı? Bilmiyorum. Ama gönüllere taht kurmuştu. Güzel yaşadı. Güzel bir ad bırakarak güzel bir ata binip gitti.