Makale

Uzaklardan Gelen Mektuba Açık Teşekkür

Uzaklardan Gelen Mektuba Açık Teşekkür

Teşekkür mektubum yerine varır mı bilmem; ama ben, kalbimin sızısını mensubu bulunduğum kurumumun güzel insanlarına duyurmak istedim. Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Görmez’in I. Latin Amerika Ülkeleri Müslüman Dinî Liderler Zirvesinde Yaptığı konuşması ile yüreğimizi titretti. Bu haykırışı bir solukta yazıya dökerek rahatlayabilecektim. Başkanımızın duygulu anlar yaşattığı konuşma ve “Her şey İmam Hanif’in gönderdiği bir mektupla başladı” diyerek bizlere aktardığı göz yaşartan mektup ya da mektuplar.
İçimizi acıtan bu mektuplar, bana Medine Mescidi’nde Allah Resulü’nün yanına Huzaa
Kabilesinden gelen şair Amr b. Salim’in okuduğu şiiri hatırlattı. Şair, Hudeybiye’de verdikleri misakı bozan Kureyş’i Efendimize (s.a.s.) şikâyet ediyordu. Gözü yaşlı bu çaresiz şairin sözleri bir büyük fethin kıvılcımı olmuştu. Yapılan sessiz hazırlığın ardından, bir çığ gibi büyüyen sessiz yiğitler ordusuyla Mekke yoluna düşülmüştü. Zübeyr b. Avvamlar, Beni Gıfarlar, Eslemler, Müzeyneler. Allah Resulü’nün yanında fethe doğru yürüyen bir büyük ordu. Sekiz yıl önce En Sevgilinin hüzünle dönüp baktığı kutlu belde Mekke, bugün Peygamber ordusuna “hoş geldiniz” diyordu, hasretle kucak açıyordu. İşte çaresizlik kokan şiir ve onunla gelen fetih! İşte çaresizlikle
Diyanet Aylık Dergi • Aralık 2014 • sayı288
çırpınan mektuplar ve geleceği beklenen gönüllerin fethi.
İmam Hanif’in, İmam Yahya’nın yürekleri yakan mektupları beni de can evimden vurdu. Kıymeti bilinmeyen onca nimetin içinde yüzüyor olmak, bu kardeşlerimize uzanamamak, bağlı bulunduğumuz kurumun değerini bilememiş olmak ve daha nice peş peşe gelen sorular, beynimi kemirdi durdu. Cemaati olmayan camilerimize mi yanalım, öğrenci bulmak için ev ev gezdiğimiz Kur’an Kurslarımıza mı? İnternetin sarhoş eden sokaklarına mı, bonzaiyle, birayla benliğinden, insanlığından hızla kaçan gençliğimize mi? Yıkılan yuvalara mı, hayasızlığın cirit attığı meydanlara mı?
Bir türlü yüreğine sıcaklığını hissettiremediğimiz İslam nuruna mı, biz yaklaştıkça kaybettiğimiz yavrularımıza mı? Namazsızlıktan çöken kalplere mi, haramla karılan düğün hamuruna mı? Daha neler neler gözlerimin önünden geçerken şükrünü eda edemediğimiz nimetlerin birer imtihan sebebi oluvereceği, ya da Allah korusun alıverileceği korkusu. Acaba cenneti dünyada mı yaşıyoruz telaşıyla; riyakârlıkta, dünya zevklerinde ön saflara mı yerleştik soruları art arda sıralandı zihnimde.
Diyanet İşleri Başkanımıza gelen mektupta: “Ne camimiz var ne mescidimiz, ne kitabımız var, ne öğretecek insanımız” çağrısı çağın Musaplarınaydı. Ben ne Musap olabildim, ne Sümeyye dedim kendi kendime. Gönlüm kanatlanıp Haiti’ye, Küba’ya uçmak istedi. Umreye gitmek bile bana acı verdi. Peygamberin kapısına gelip Müslüman olduktan sonra kavmine dönen ilk İslam öncülerinin yüzündeki o nuru seyredenler vardı ya! Hani bir türlü dünya gözüyle Allah Resulünü göremeyen Karenli Üveys’in, hasretini gidermek için Medine’den gelenleri gözyaşlarıyla dinleyişi vardı ya!
Siz ey Küba’dan gelen 10 yiğit! Her biriniz vatanınıza Musaplar olup döndünüz. “Ne olur birimizi umreye gönderin de oralara bakan gözlere bakalım” diyen yiğitler. Cennet yiğitleri. Mekke Medine sizinle daha bir güzel olmuştur, Allah Resulü size Ravza kapılarını ardına kadar açmıştır herhâlde. Bize de sizden dua beklemek düşer. Efendimiz (s.a.s.)’in diliyle: “Kardeşcik! Duanda bizi de unutma” diyordu ya Hz. Ömer’e. Allah sizler hürmetine bize uyanıklık nasip etsin. Sizin hürmetinize çatısı altında bulunduğumuz kurumumuza sahip çıkabilmeyi, layıkıyla hizmet edebilmeyi bizlere nasip etsin. Belki Haiti’ye, Küba’ya giden bir kutlu heyette bulunamadık ama yüreklerimiz, niyetlerimiz o heyetin içindeydi. Rabbim niyetlerimizi kabul etsin. Makamımızı helak sebebi değil, felah vesilesi kılsın. Huzaalı şairin Mekke fethine kıvılcım oluşu gibi inşallah bu mektuplar nice kalplerin fethine, nice ülkelerin İslam’ a uyanışına, bizim de yeniden canlanmamıza vesile olsun.