Makale

İNSANLIK ONA MUHTAÇ

İNSANLIK
ONA MUHTAÇ

Abdulbaki İŞCAN
Ahmet ARSLAN
Yusuf KOL

Yaratılmışların en hayırlısı, insanların en seçkini olan Hz. Muhammed (s.a.s)’in doğumu, tüm insanlık için oldukça büyük önem arzetmektedir. O Makam-ı Mahmud sahibi, her bakımdan insanların en mükemmelidir. İnsanlığa duyurduğu, tebliğ ve telkin ettiği kuralları bizzat kendi yaşantısı ile ortaya koymuştur. O’nun hayatı İslam’ın ortaya koymuş olduğu değerler
sisteminin tatbikinden ibarettir.
İnsanlık barış istiyorsa O’na koşmalıdır. Huzur ve mutluluk istiyorsa O’nu anlamalıdır. Ve insanlık kötülüklerden, çirkinliklerden uzak bir dünya istiyorsa,
O’nu iyi
tanımalıdır.
O’nun güzel ahlakla yoğrulmuş hayat tecrübesini tanımaya, ondan yararlanmaya her zaman olduğu gibi bugün de muhtacız. O’nu gelişen dünya şartlarına yön verecek, insanlık problemlerine çözüm getirecek, Kur’an-ı Kerim zenginliği ile yeniden tanıma ve tanıtmaya ihtiyacımız var...
Peygamber Efendimizin doğduğu gece olan Mevlid Kandili de, biz müslümanlar için kutlu bir gecedir ve şuurla idrak edilmesi gereken bir bayramdır.
Bu mübarek gün vesilesiyle bizim de Yüce Mevla’dan niyazımız şudur:
“Allah’ım! Efendimiz (s.a.s.)’e malumatının sayısınca, Zatının rızası olduğunca, arş-ı azamin ağırlığınca, kelimelerinin mürekkebince, ilminin miktarınca, salavat ile selam ve rahmet et. O’nun aile efradına ve ashabına da bu salavatın mislini eyle.”

İSLAMİYETTEN ÖNCE ARABİSTAN

Peygamberimizin hayatım ve insanlık tarihinde yaptığı büyük inkılabı daha iyi kavrayabilmek için, o zamanki Arabistan’ın durumunu ve Araplar’ın yaşayış biçimlerini bilmekte fayda vardır.
O doğmadan önce Araplar, kabileler halinde yaşıyorlardı. Her kabile, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Genellikle çöllerde yaşayan Araplar, çadır ve göçebe hayatı sürüyorlardı. Şehir hayatı yok gibiydi. En önemli şehirleri Mekke, Yesrib (Medine) ve Taif’ti. Mekke’de Kureyş kabilesi, Taif’te Sakif kabileleri ile Kaynuka Oğuları, Nadir Oğulları ve Kurayza Oğulları olmak üzere üç Yahudi kabilesi oturuyordu. Kabileler savaşılması, kan dökülmesi haram olan Muharrem, Recep, Zilkade ve Zilhicce aylan hariç devamlı bir- birleriyle savaş halinde idiler.
Arapların çoğu putperestti. Yaptıkları heykellere tapıyorlardı. Mekke’de Kabe ve civarına 360 kadar put yerleştirmişlerdi. Her kabilenin kendine özel bir putu, bu putların her birinin özel bir ziyaret günü vardı. Yılın her gününde putlarını ziyaret etmeye gelenlerle dolup taşan Mekke, hem putperestliğin merkezi, hem de ticaret merkezi haline gelmişti. Putperestlerden başka Arabistan’da Mu
sevi, Hristiyan, Mecusi, ve Sâbiî dinlerine mensup insanlar da yaşamaktaydı. Çok az sayıda, Hz. İbrahim’in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek tann inancında olan “hanif’ler vardı.
İçki, kumar, vurgunculuk, hırsızlık önlenemez bir hale gelmişti. Yetimlerin, dulların, acizlerin hakları gasp edilmekteydi. Geçindirememe bahanesiyle çocukları öldürmek adet gibiydi. Kız çocuğu doğurmak, yüz karası sayılır, kız çocukları diri diri toprağa gömülür veya ellerinden tutulup su kuyularına atılırdı. Kadınlar ise bir eşya gibi muamele görürdü.
Dini buhran, içtimai, ahlaki buhranlardan daha az ve önemsiz değildi. Herşeyi inkar eden itikatsızlıklar, tuhaf tuhaf akideler, hurafeler, putperestlikler almış yürümüştü.
İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnızca Arabistan değil, bütün dünya insanları zulüm, sefâlet ve cehâlet içindeydi. Binbir türlü sıkıntılarla bunalmış olan insanlık artık bir kurtarıcı beklemekteydi. Kur’an-ı Kerim bu dönemi el-Rûm Suresi, 41. ayette şöyle anlatmaktadır. “İnsanlann kendi elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her tarafı) kapladı. Karada ve denizde yayıldı.”

ÇÖLDE BİR NUR DOĞUYOR
Peygamberimiz milâttan sonra 571 yılında 12 Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi sabaha karşı, Mekke’nin doğusundaki Haşimoğulları mahallesindeki babasından kendisine miras kalan evde dünyaya geldi. Dedesi Abdulmuttalip, torununun doğumu sebebiyle bir ziyafet verdi. Ziyafette çocuğun adını soranlara, “Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O’nu hayırla yâdetsinler...” cevabını verdi. Annesi de O’na “Ahmed” ismini koydu.
İslâm tarihçileri Peygamberimiz (s.a.s.)’in doğduğu gece İran Kisrası’mn sarayının 14 sütununun yıkıldığını, Mecusilerin bin yıldan beri yanmakta olan “ateşgede”lerinin söndüğünü, Sâ- ve gölünün yere battığını, bin yıldan beri kurumuş olan Semave deresinin sularının taştığını, Mecusilerin büyük bilgini Mûdibân’ın korkunç bir rüya gördüğünü, Kâbe’deki putların yüz üstü devrildiğini kaydetmişlerdir.

HZ. PEYGAMBERİN SOYU (NESEBİ)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in babası Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah; annesi ise (Vehb’in kızı) Amine’dir. Babası Kureyş kabilesinin Haşimoğullan kolundan annesi ise Züh- reoğullan kolundandır. Her ikisinin soyu, birkaç batın yukarıda “Kilâb”da birleşmektedir.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Hz. İbrahim’in büyük oğlu Hz. İsmail’in neslindendir.
O nesilden nesile, aileden aileye seçilerek intikal eden Ademoğulları soylarının en temizinden naklolunmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Adnan’a kadar kesintisiz bilinen nesebi sırasıyla şöyledir: Abdullah, Abdulmuttalib, Haşim, Abdümenaf, Kusayy, Kilâb, Mürre, Kâb, Lüey, Galib, Fihr, Malik, en- Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike, İlyâs, Mudar, Nizâr, Maadd, Adnan (el-Buharî,4238; İbn Hi- şam, 1/1-2)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, Suriye seyahatinden dönerken Yesrib (Medine)’de hastalanarak 25 yaşında iken vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. Babasından kendisine miras olarak beş deve, bir sürü koyun, doğduğu ev ile Ümmü Ey men isminde Habeşli bir cariye kalmıştır.

HZ. MUHAMMED (SA.S.)
SÜTANNESİNDE
Eskiden Arap kabilelerinde erkek çocukların doğduktan sonra emzirilmek ve belli yaşa kadar büyütülmek üzere çöle gönderilmeleri yaygın bir gelenekti. Soyluluk ve özgürlük birbirinden ayrılmaz iki kavramdı ve göçebe özgürdü. Ruh için özgürlük, dil için saf Arapça, beden için temiz hava çölün avantajlarıydı. Çocuk emzirmek için direkt para alınmıyordu, çünkü süt karşılığında para almak oldukça aşağılayıcıydı. Alınan karşılık daha uzun vadeli ve daha dolaylıydı.
Bazı kabileler çocuklara bakma ve büyütmede şöhret kazanmışlardı. Beni Sa’d kabilesi de bu kabilelerden biri idi. Amine de oğlunu bu kabilelerden bir kadına vermek istiyordu. Beni Sa’dlılar Mekke’ye süt çocuğu almak için geldiklerinde Halime ’nin dışında hepsi birer çocuk sahibi olmuşlardı. Sadece en fakir çocuk süt annesiz, en fakir süt anne de çocuksuz kalmıştı. Sonra Halime, ‘Allah belki O’nun sayesinde bize lütfeder’ diye O yetim çocuğu aldı. Öyle de oldu. Halime’nin evi bereketle doldu. İki yaşına geldiğinde süt kardeşi ile beraber oynarken beyazlar giyinmiş iki kişi yanına geldi. Göğsünü açtılar. Kalbini ve göğsünü karla yıkadılar. Sonra Halime bir zarar gelmesinden korkarak O’nu annesine teslim etti.
Annesiyle beraber altı yaşına kadar Mekke’de kaldı. Sonra annesi O’nu akrabalarının yanına Yesrib’e götürdü. Yesrib’den ’dönüşte"annesi Ebva köyünde hastalandı. Kervandan ayrılıp orada kaldılar. Birkaç gün sonra Amine vefat etti ve cenazesi Ebva köyüne defnedildi. Şimdi O hem anneden hem de babadan yetimdi. Annesinin vefatından iki yıl sonra O’na bakan dedesi Abdul- muttalip vefat ederken, O’nu amcası Ebu Talib’e emanet etti. Ebu Talip de yeğenine dedesinin gösterdiği sevgi ve nezaketin aynısını gösterdi.
Ebu Talip varlıklı bir insan değildi. Geçimini çobanlık yaparak ve Mekkeliler gibi ticaretle sağlıyordu. Bir defasında ticaret için Şam’a giderken O’nu da yanında götürdü. Busra’da Mekke kervanlarının her zamanki konakladıkları yerde konakladılar. Burada Bahira adında bir rahip vardı. Kasabaya gelen kervanlarla ilgilenmediği halde, O’nun içinde bulunduğu kervanı karşılayarak onları davet etti ve ziyafet verdi. Bahira okuduğu kutsal kitaplardan edindiği bilgilerle simasından O’nun beklenen kişi olduğunu anladı. O’nunla konuştu. Sorular sordu. Aldığı cevaplar kanaatini kuvvetlendirdi. O son Peygamberdi. O’nun vasıfları İncil’de Tevrat’ta bildirilmişti. Şam yolculuğunun bu çocuk için tehlikeli olacağını Ebu Talib’e söyledi. Ebu Talip Şam’a gitmekten vazgeçip alışverişini burada yaparak Mekke’ye döndü.
O yirmi yaşını geçmişti ve zaman geçtikçe sık sık akrabaları ile birlikte sefere çıkıyor bazen de başkalarının kervanını götürüyordu. Kureyş’in ileri gelenlerinden şeref ve asalet sahibi Hz. Hatice güvendiği kimselere sermaye vererek ticaret ortaklığı yapıyordu. Bir defasında da, O’nu bir ticaret kafilesiyle Şam’a gönderdi. Fakat O, Şam’a kadar gitmeyerek malları Busra’da sattı. Beklenenin çok üzerinde bir kârla geri dönünce O’nun dlirüstliik ve gayretine Hz. Hatice hayran oldu. Daha sonra araya vasıtalar girdi, evlendiler. Hatice bir eş olduğu kadar O’na en yakın bir arkadaş, ideallerini ve isteklerini paylaşan bir dost oldu.
Örnek ve mutlu bir aile yuvası kurdular. İkisi erkek, dördü kız olmak üzere sırasıyla Kasım, Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah isimlerinde altı tane çocukları oldu. Çocuklarından Kasım ile Abdullah küçük yaşta öldüler. Kızları büyüdü. Ancak Fatıma’dan başka hepsi babalarından önce vefat etti. Fatıma da babasından sonra altı ay yaşadı. Peygamberimiz (s.a.s.)’in Mısırlı eşi Mariya’dan da İbrahim adında bir oğlu oldu. O da iki yaşına girmeden vefat etti.

KABE’NİN TAMİRİNDE HAKEMLİĞİ
Kureyşliler yağmur ve sel suları ile harap olmuş Kâbe binasını yıkarak, yerine yenisini yapıyorlardı. Hacer-i Esved’i yerine koyma sırası gelince, Kureyş’in bütün kollan bu şerefin kendilerine ait olmasını istediği için anlaşamıyorlardı. Dört gün süren bu anlaşmazlık kan dökülmek üzereydi ki, en ihtiyarları olan Ebû Umeyye veya Huzeyfe b. Mugire, Harem kapısından ilk girecek kimsenin hakem yapılmasını ve onun vereceği karara uyulmasını teklif etti. Teklif kabul edilmişti ki kapıdan O içeriye girdi. Buna herkes çok sevinmişti. Çünkü O “El-emin”di. Yanlarına gelince durumu anlattılar. Hz. Muhammed (s.a.s.) Hacer-i Esved’i bir örtünün üzerine koyarak, uçlarından Kureyş’in ulularını tutturarak taşıttı. Duvara konacak yere gelince kendisi alarak onu yerine koydu. Böylece anlaşmazlık çözümlenmiş herkes memnun kalmıştı. Kâbe’nin tamirinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat çalışmış, taş taşımaktan omuzları yara olmuştu.

İLK VAHİY
O farklıydı. Bütün inananlar da bu farklılığın farkındaydılar.
Otoriterdi, saygındı, emindi. Bu özellikleri dışa bir ışık gibi yansıyordu. Sonra bazı olağanüstü haller yaşamaya başladı. Şehirlerden, insanlardan, evlerden uzaklaşmak istiyordu. Tenha yerleri tercih etmeye başladı. Mekke’nin üstündeki tepelerden birine Hıra-Nur dağındaki bir mağarada inzivaya çekilmeyi adet haline getirdi. Zaten O her yıl Hıra-Nur dağında bir ay kadar kalır, orada ibadet ve tefekkürle meşgul oluyordu. Hz. Aişe’- nin dediği gibi onun kalbine büsbütün yalnızlık sevgisi düşmüştü. Hıra-Nur dağındaki mağaranın içinde yapayalnız kalıyor, sadece yiyecek birşeyler almak için evine uğruyor, sonra tekrar mağaraya dönüyordu.
Kırk yaşıma geldiğinde o yılki Ramazan ayının Kadir gecesinde yine mağarada örtüsüne bürünmüş, murakabeye dalmış bir halde iken bir sesin kendisini ismi ile çağırmakta olduğunu duydu, başını kaldırıp etrafa baktığında her tarafı kaplamış bir nurdan başka bir şey göremedi, dayanamayıp bayıldı. Kendisine geldiğinde karşısında vahy meleği Cebrail’i gördü. Melek O’na ‘oku’ dedi. O ‘Ben okuma bilmem’ diye cevap verdi. Sonra melek O’nu aldı, güçsüz bırakıncaya kadar sıkıştırdı ve tekrar ‘oku’ dedi. O yine ‘Ben okuma bilmem’ dedi. Üçüncü defa aynen sıktı, bıraktığında şöyle dedi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku, O insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabbın kerem sahibidir.”
O da bu sözleri meleğin arkasından, tekrarladı. Gözleri uyudu, kalbi ezberledi, kulağı işitti. Sonra mağaradan çıktı. Dağdan inerken yukarıdan bir sesin şöyle dediğini duydu. “Ey Muhammedi Sen Allah’ın Resulüsün, ben de Cebrailim”. Başını yukarı kaldırdığında Cebrail’i gördü. Korku içinde evine döndü. Başından geçenleri Hz. Hatice’ye anlattı. Hz. Hatice daha sonra O’nu amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e götürdü. Tevrat ve İncil saliklerinden birçok şey işitmiş olan Varaka, Hz. Peygamber’in anlattıklarını dinledi ve O’na gördüğünün, Yüce Allah’ın Musa Peygambere gönderdiği vahy meleği Cebrail olduğunu söyledi. Bir süre vahyin kesintiye uğramasından sonra vahiy tekrar devam etti. Ona öğretilenleri dilini kıpırdatmadan dinledi, sonra onları kolayca okuyuverdi.
Hz. Muhammed artık bu andan itibaren Peygamberdi. 23 yıl süreyle binbir çeşit eziyete göğüs gererek, İslam Dini’ni tebliğ etti.
En yakın akrabadan başlamak üzere ona em- rolunanı açıkça ortaya koydu, müşriklere de aldırmadı. Başta O’nu önemsemez göründüler, O’nu ve O’na inananları alaya aldılar. Sonra onlara düşman oldular, hakaret etmeye başladılar. Sözlerinden dönmesini istediler. O sözlerinden dönmedi, en ufak taviz bile vermedi. “Sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar yine görevimi bırakamam” dedi. Sonra ona para, mal-mülk teklif ettiler. İstersen seni başkanımız, reisimiz olarak seçelim, dediler, kabilelerinin en asil ve en güzel kadınları ile evlenmesi teklifinde bulundular, hastaysan tedavi ettirelim dediler, O’ndan davasından vazgeçmesini istediler. O ise ‘Bana indirilene iman ederseniz dünya ve ahirette mutlu olursunuz. İnkar ederseniz, Cenab-ı Hak aramızda hükmedinceye kadar sabredip bekleyeceğim’, dedi. Doğru söze kulaklarım tıkadılar. Yüzlerini gerçeğin ta kendisinden çevirdiler. O’na ve ona tabi olanlara eza ve işkence ettiler. Buna rağmen, İslam Dini bir çığ gibi büyüdü.
İslam’ı tebliğ eden Hz. Peygamber, bugün yaşıyormuşcasına her şeyi ile belirgin pırıl pırıl bir şahsiyettir. İslam’ın ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, bir harfine, bir noktasına halel gelmeden gözümüzün önünde ve ellerimizin arasındadır. Hükümleri bugün gelmişcesine tazeliğini ve yeniliğini korumaktadır.

KAYNAKLAR:
- İslam Tarihi, Hz. Muhammed (sxu.) ve İslamiyet c.I, M. Asım Koksal.
- Hz. Muhammed’in Hayatı, Martin Lirıgs.
- Peygamberimizin Hayatı, İrfan Yücel.