Makale

BİR SİVİL TOPLUM KURUMU OLARAK VAKIF

BİR SİVİL TOPLUM KURUMU OLARAK
VAKIF

MEHMET KERVANCI / TDV Genel Müdürü

Kavram ve Olgu Olarak Menşei

Kur’an-ı Kerim’deki “sadaka" kavramı, ödenmesi zorunlu devlet vergileri yanında ferdi ve ihtiyari bağış anlamına gelir. Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine tahsis edilen ve devamlılık niteliği taşıdığı için "Sadaka-i Cariye" denilen bu bağışlar-, yani kamu hukuku tahsisleri “sadaka-i mevkufe" adını alır. “Mevkuf” tabiriyle bunlara dokunulmazlık kazandırılmış ve böylece bazı kamu malları, kamu hizmetlerine tahsis edilerek İslâmî vakıf kurumu ortaya çıkmıştır.
İslam vakıf kurumunun teşekkül devrinde çevre hukuklardan (Roma, Bizans, Sasanî) etkilendiği tarzındaki görüşler büyük ölçüde sübjektiftir. Devlet dediğimiz toplumsal olgunun varlığından beri, bu tür kurumların olması gayet tabiidir. Burada üst yapı kurumlarının birbirlerini etkilemesinden çok, benzer alt yapıya sahip top- lumların ihtiyaçlarını gidermedeki özdeşlikten söz etmek daha doğru olur. Esas anlam itibariyle ve Islâm kamu hukukunun kurallarına bağlı kalınarak hayrî amaçlarla vakıf kurma; ayrı tüzel kişilikler meydana getirme olayında, belki diğer hukuk sistemleriyle amaç yönünden bir benzerlikten bahsedilebilir. Kaldı ki klasik Roma hukukunda bağımsız bir vakıf kurumu yoktur. Bizans hukukunda da kiliseye kazanç sağlama olayı vardır. Ama bunlar vakıf anlamında kişiliği haiz bir mal topluluğu değildir.

Osmanlılarda

Vakıf kurumu İslâmî bir kurumdur ve en zengin uygulamasını Müslüman Türk toplumlarında bulmuştur. .
Osmanlı hukuk düzeninde bugünkü anlamda kamu hukuku ile özel hukuk ayrımı olmamakla birlikte, kişilerin kendi mal varlıklarından tahsisler yaparak kurdukları ve adına "sahih vakıflar” denilen gerçek vakıflar mevcuttur. Bunun yanında devlet hâzinesine ait toprakların gelirlerinin tahsis edilmesiyle oluşan "gayrisahih vakıflar” da vardır. Kamu hizmetlerinin görülmesi için, yine kamu kaynaklarıyla yapılan tahsislerden oluşan bu vakıflarla geniş tarım topraklarında İktisadî bir güç oluşturuluyordu.
Altı yüzyıl üç kıtada hüküm sürmüş bir devletin tarım topraklarının mülkiyetini kendi elinde tutması; bu toprakların vergisini toplama ve buna karşılık devlete asker sağlama yetki ve görevini tımar sahibine bırakması, bunun yanında araziyi ekip biçen çiftçinin ise bir tür “’kiracı” durumunda olması hususunu, devrin şartlarını dikkate alırsak yadırgamamak gerekir. Bu günden bakarak geçmişi eleştirmek kolaydır. Osmanlı topraklarında yaşayan halk topluluklarının refah seviyesini, devletle olan ilişkilerini; o günün batı toplumlarıyla kıyaslamak bile mümkün değildir.
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tamamen hayri amaçlı vakıflar kurulmasının başlıca sebebi İslâm’ı daha çok insana ulaştırmak, yaşanılan dünyayı imar ve ihya etmekti. Bu hedefte, toplumla devlet arasında bir uyumsuzluk söz konusu değildi.
Ne var ki Tanzimat sürecine gelirken ve Tanzimatla birlikte-, hemen her alanda olduğu gibi hukuk anlamında da batı hukuku ve ilkeleri benimsenmeye başlamıştı. Bu çerçevede devlete ait gelirlerle yapılan tahsislere el konmuş ve bu şekilde oluşan vakıfların gelir kaynakları kaldırılmıştır. Büyük camiler ve diğer vakıf kuruluşları ise Evkaf Nezareti’nin yönetimine bırakılmıştır. Böylece “mazbut vakıf adı verilen vakıflar ortaya çıkmış ve zamanla bunların alanlarının genişlemesi süreci başlamıştır.

Cumhuriyet Döneminde Vakıflar

3 Mart 1924’te Hilafet kaldırılırken Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti de kaldırılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü bu bakanlığın yerini almıştır. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde; bazı vakıfların yerel yönetimlere aktarılarak tasfiye edilmeleri geleneği ise, ta Tanzimat yıllarına dayanıyordu.
1935 yılında çıkarılan ve küçük değişikliklerle günümüzde de yürürlükte olan 2762 sayılı Vakıflar Kanunuyla, Medeni Kanundan önce kurulan vakıfları, ayrı ayrı tüzel kişilikleri kalmayan “mazbut vakıflar" ile ayrı ayrı tüzel kişiliklerini sürdürmekle birlikte Vakıflar Genel Müdürlüğünün vesayeti altında olan "mülhak vakıflar" şeklinde ele almak mümkündür.
19. yüzyıldan beri giderek artan vakıf aleyhtarlığı, çoğu defa halkın duygularını incitecek yönde tasfiye uygulamaları, büyük sermaye birikiminin olamaması vs. 1967’de 903 sayılı kanuna kadar vakıf kurma yönünde bir isteksizliğe sebep olmuştur. 903 Sayılı Kanunun kamu yararına kurulan vakıflar için vergi bağışıklığı kuralları getirmesi, hukukî durumlarının iyileştirilmesi yeni vakıfların hızla kurulmasına imkan sağlamıştır. 1980’den sonra özellikle 2908 sayılı Dernekler Kanunu’ndaki düzenlemelerden sonra vakıfların sayısında bir patlama görülmüş ve bu olgu günümüzde de sürüp gitmektedir.

Modern Bir Kurum Olarak Vakıf

Baştan beri kısaca tarihî gelişimine işaret etmeye çalıştığımız vakıf olgusu, temelde bir sosyal hizmet ku- rumudur.
Belli bir malın ya da mal topluluğunun belirli bir amaca tahsis edilmesi yoluyla kurulan ve tüzel kişiliğe sahip olan vakıfların tarihî gelişimi incelendiğinde-, bunların, yoksul ve ihtiyaç sahiplerine yardım-, belirli topluluk, meslek ve aile üyelerinin sosyal, ekonomik ve eğitim konularında desteklenmesi; halkın yararlanacağı kamu hizmetleri niteliğindeki işlerin yapım, bakım ve işletilmesi gibi amaçlarla kurulduğu görülecektir. Zenginlerin, yoksulların yararlanması için kurdukları vakıfların yanında-, tabiatı, hayvanları korumak amacıyla, hatta ideal amaçla kurulmuş pek çok vakıf vardır. Bu olay temelde hayrı bir amacı hedeflediğinden dinî bir nitelik de arz etmektedir.
Böylece toplumsal dayanışmada dinin, üzerinde yaşanılan toprağın ve idealin birleştirici gücü hayata geçirilmektedir.
Bütün dünyada sivil toplum örgütleri, çoğulcu demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru kabul ediliyor. Üstelik sivil toplum örgütleriyle geleneğimizdeki ideal amaçlı vakıflar arasında bir çeşit fonksiyon birlikteliği de dikkatleri çekiyor.
Bunun en güzel örneklerinden biri Türkiye Diyanet Vakfı’dır. Bir taraftan geleneksel diğer taraftan çağdaş bir misyonu temsil ediyor. Din hizmetlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na katkılarıyla geleneksel; İslâm Ansiklopedisi, genç ilim adamlarına yatırım, Türk Cumhuriyetlerindeki ilahiyat fakülteleri, sağlık hizmetleri ve kültür yayıncılığı gibi alanlarda, çağdaş bir kurum olarak fonksiyon icra ediyor.
Şimdi yeni bir yüzyılın eşiğindeyiz. Geleneksel vakıf kurumunun dünyadaki yeni gelişmelere uygun hukukî imkanlarla ıslah edilip işler hale getirilmesi ve demokrasi için birer sivil toplum örgütü gibi telakki edilmesi, ülkemizin çağdaşlaşma yolunda bir kazanımı olacaktır.